YIKIMLAR RAPORU

YIKIMLAR RAPORU

14 Nisan 2026

2025 | EKİM - KASIM - ARALIK

PDF olarak indir!

ÖZET

Gazze’de yaşanan, yalnızca binaların çöküşü değil; bir halkın tarihinin, kültürünün, doğasının, umudunun ve uluslararası düzenin temel taşlarının sistematik yok edilişidir.

Bu rapor, 7 Ekim 2023 itibarıyla Gazze’deki yıkımı katman katman açığa çıkarıyor. İnsanlığın en temel haklarının çiğnendiği bir soykırım manzarası, kültürel mirasın kasıtlı silinişi, edebiyatın ve sanatın susturuluşu, çevrenin geri dönüşsüz tahribatı, küresel şirket ve kurumların bu yıkımdaki suç ortaklığı, uluslararası hukukun açıkça ihlal edilip etkisizleştirilmesi ve Birleşmiş Milletler temelli uluslararası sistemin iflasını ortaya koyuyor.

Kudüs Çalışma Grubu’nun bu çalışması, görmek ve hatırlamak isteyenler için bir belge, harekete geçmek isteyenler için bir başlangıç.

TAKDİM

Çağımızda, dünyanın gözleri önünde Gazze’de yaşananlar, ne yazık ki haber başlıklarıyla, sayılarla ya da kısa açıklamalarla özetlenebilecek kadar basit bir durum değildir. Şahit olduğumuz bu süreç; insanın, toplumun, kültürün, doğanın ve hukukun “eş zamanlı olarak” hedef alındığı, çok katmanlı bir yıkımı gözler önüne sermektedir. 

Bu kapsamlı yıkım, yalnızca bugünü değil, geleceği de derinden etkileyecek ve şekillendirecek kalıcı izler bırakmıştır. Kurumumuzun mazlumlara yardım ve hakikati topluma duyurma idealini yansıtan “Yıkımlar” başlıklı bu rapor, Gazze’de yaşanan süreci parçalar halinde değil, bütüncül bir bakış açısıyla ele alma çabasını yansıtmaktadır. 

İnsanî yıkımdan kültürel tahribata, çevresel zarardan uluslararası hukukun aşınmasına kadar uzanan bu tablo, yaşananların tesadüfî ya da geçici olmadığını; sistematik ve zincirleme bir sürecin sonucu olduğunu göstermektedir. Değerli yazarlarımızın raporda yer alan çalışmaları, Gazze’deki yıkımı farklı yönleriyle incelerken, aynı zamanda bu süreci besleyen küresel aktörlerin ve kurumların rolünün de altını çizmektedir.

Gerçekleştirdiğimiz bu çalışma, yalnızca anlatmak için değil; aynı zamanda anlamak ve anlatılanı kalıcı bir kayda dönüştürmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın en önemli yönlerinden biri, Gazze’de yaşanan yıkımı bütüncül bir yaklaşımla derleyip toparlayan tarihî bir kayıt niteliği taşımasıdır. Bugün yaşananların yarın unutulmaması, yıllar sonra dönüp bakıldığında “Orada gerçekten ne oldu?” sorusunun cevapsız kalmaması için bu çalışma titizlikle hazırlanmıştır.

İnanıyoruz ki bu rapor, Gazze’ye dair toplumsal hafızanın diri tutulmasına, yaşananların doğru ve bilimsel bir zeminde anlaşılmasına ve hakikatin korunmasına önemli katkılar sunacaktır. Bu çalışma, sessiz kalmamanın değil; doğru, tutarlı ve sorumlulukla konuşmanın bir ifadesidir.

Konya Büyükşehir Belediyesi bünyesinde faaliyet gösteren Kudüs Çalışma Grubu tarafından yayına hazırlanan bu eserin, Konya’dan Gazze’ye uzanan bir dostluk elinin nişanesi olacağına, mazlumların sesinin duyurulmasına güçlü bir vesile teşkil edeceğine inanıyor, emeği geçen tüm yazarlarımızı ve çalışma arkadaşlarımızı tebrik ediyorum.

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı
Uğur İbrahim ALTAY

PDF formatında indirip okumak için buraya tıklayın.

İNSAN YIKILIRKEN

Gazeteci- Yazar Taha KILINÇ

Özet

Bu bölümde, El-Cezîre Medya Enstitüsü tarafından hazırlanan "Zulmün Tek Şahidiyiz Biz" adlı eserde yer alan tanıklıklar ışığında, Gazze’deki çok boyutlu insani kriz ve yıkım irdelenmektedir. Metin, Filistinli gazeteci Hişâm Zakût’un sahadaki tecrübeleri üzerinden, basın mensuplarının yaşadığı lojistik imkânsızlıkları, doğrudan hedef alınmalarını ve en temel yaşam malzemelerine erişim sorunlarını somut bir dille aktarmaktadır. İşgalin yarattığı tahribat; ailelerin parçalanması, kalıcı fiziksel ve psikolojik travmalar, toplumsal hafızanın ve kişisel öykülerin silinmesi, derinleşen değersizlik hissi ve geleceğe dair umutların yok olması gibi beş temel başlık altında analiz edilmektedir. Fiziksel enkazın ötesinde toplumun iç dünyasındaki çöküşe dikkat çekilmekle birlikte, Gazze halkının sergilediği manevi direnç ve metanet, varoluşsal bir umut kaynağı olarak değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Gazze, İnsani Kriz, Toplumsal Hafıza, Psikolojik Yıkım.

“Gözümün önünden gitmeyen bir görüntü var. Üst üste yığılmış taşlar, karanlık bir göğün kapanan çenesi gibi toprağın avını yutuyor. Enkaz altından yükselen çığlıklar, kırılmış uzuvlar, kum ve toz içinde boğulan bedenler, karanlıkta hayatta kalanların soluğu, bir ayak, bir boyun arayışı... Ve umutsuzca dokunmak, bir hayata ulaşmak ya da artık ölümün kesinliğini kabul etmek…

Koşuyorum. Elimde kameram, yanımda kaderim. Ölüm sahnesinin çevresinde dönüyorum. Olan bitenin izini sürüyorum. Bir sonraki füzeye, bir sonraki patlamaya karşı, zamana karşı yarışıyorum. Parçalanacak bedenlere, dağılacak et ve kemiklere doğru koşuyorum. 

Sanki dayanabiliyormuşum gibi davranıyorum. Ama acıya gerçekten kayıtsız kalabilir miyim? Ateşin, bombardımanın ve tarifsiz kayıpların ortasında, kardeşlerimi, arkadaşlarımı, komşularımı kıvranırken görmezden gelebilir miyim?

27 Mayıs 2023’te silah sesleri durmaksızın devam etti. Refah’taki evimizin yakınında yaşanan bombardıman, şimdiye kadar deneyimlediğimiz hiçbir şeye benzemiyordu. Güneş battıktan hemen sonra, hiçbir uyarı yapılmaksızın, Refah’ın doğu mahallelerinde konuşlanmış işgal güçleri, batı yakasındaki -özellikle Tel es-Sultan’a giden ana caddeye yakın bölgemize- yoğun bir topçu ateşi başlattı.

Hava karardıkça bombardıman şiddetlendi. Çevremizi tamamen sardılar. Dördüncü kattaki dairemizden İsrail tanklarını sadece birkaç metre ötemizde görebiliyorduk. İçimize korku düştü. Eşyalarımızı toparlayıp alt kata indik. Çünkü dışarı çıkmak kesin ölüm demekti. Ama o ölüm korkusunun ortasında bile içimizdeki gazeteci sesi yükseldi. Olan biteni kaydetmeye başladık. Bu bir içgüdüydü, tanıklık etme refleksiydi. Bu görüntüler, bu videolar belki de son kayıtlarımız olacaktı. Belki de burada yaşadığımızın, var olduğumuzun tek kanıtı olacaklardı. Sevdiğimiz, bedenimizin bir parçası gibi olan gazetecilik ekipmanlarımız artık elimizde değildi. Kameralarımız, lenslerimiz, hepsi o karmaşanın içinde ulaşılamaz hâle gelmişti. Eskiden yedek olarak kullandığımız telefon artık bizim can damarımızdı. O tek cihazla kayıt yapıyor, haberleri çekiyor ve dış dünyaya ulaştırmaya çalışıyorduk.

Bu savaş farklıydı. Ne güvenli bir yer vardı ne de istikrar. Ekipmanlarımızın çoğunu Gazze kentindeki merkezimize bırakmıştık. Kısa sürede geri döneceğimizi sanıyorduk. Ama savaş uzadıkça uzadı. Habercilik sorumluluğu hiç durmadı. Üstelik artık sadece kameraları değil, kameramanları da doğrudan hedef alıyorlardı. Kullandığımız araçları tek tek kaybediyorduk. Kaybettiğimiz şey sadece ekipman değildi. Yanımızda omuz omuza çalışan, acıyı görüntüleyen, hayatını riske atarak gerçeği kaydeden cesur kameramanlardı. Bilinçli ve doğrudan hedef alınan onlar oldu.”

“Gazze’de savaşı takip etmek her zaman “ölümle dans etmek” gibi olmuştur. Gazeteciler ya yalan yere suçlanır ya da doğrudan hedef alınır. Kaybettikleri her şey için yeni bir yol, yeni bir çözüm üretmeye zorlanırlar. Yeni ekipman, yeni korunma yolları, yaşam için gereken en temel şeylere ulaşma çabası... Bütün bu arayışlar, İsrail işgalinin gazetecileri hedef almasına yönelik gerekçelerini ortadan kaldırmak içindir. Ama çoğu zaman onların zaten bir gerekçeye ihtiyacı yoktur. Bu bir yıllık savaş boyunca evlerimizin yerini çadırlar aldı. Ne ofis kaldı ne kurum ne de güvenli bir mekân. Çadırlarımızı yanımızda taşıdık. Hava saldırılarından ve tahliye bölgelerinden kaçarken çadırlarımızı hayvan arabalarına, kamyonlara ya da sırtımıza yükleyerek yol aldık.

Çadırlarımızı deniz kenarlarına kurduk. Elektriğin, suyun ve yakıtın olmadığı, en temel ihtiyaçların dahi bulunmadığı bölgelere. Gelen az miktarda yakıt, sadece uluslararası kuruluşlara ayrılıyordu. Biz ise ilkel koşullarda yaşamayı kabullenmek zorunda kaldık. Hastaneler ya da onların çevresi, geçici merkezlerimiz hâline geldi. Kapılarına çadırlarımızı kurduk. En temel hizmetlere erişebilmek umuduyla oradaydık. Çünkü Gazze’de elektriği olan tek yer hastanelerdi. Onlar da ancak uluslararası yardımlarla çalıştırılan jeneratörler sayesinde ayakta kalıyordu. Bu da suya ve internete ulaşabilmek demekti. Bu sayede görevimize devam edebildik.”

“Gazze halkı, yaşam koşullarının tamamen çöktüğü bir dönemin içinden geçiyor. Giyim eşyalarının ithalatına getirilen mutlak yasak, bu çöküşü daha da derinleştirdi. Üzerimdeki kıyafetlerin artık lime lime olduğunu gizlemeyeceğim. Kaçarken giydiğim ayakkabılar parçalanmak üzere. Bu kadar uzun süre yerinden edilmiş bir şekilde kalacağımızı hiç düşünmemiştik. Elbette dünyanın böyle suskun bir şekilde bu soykırıma tanıklık edeceğini de beklememiştik. Bu, modern tarihte eşi benzeri olmayan bir vahşet. İnsanlık vicdanının ölümüne tanıklık ediyoruz.

Yaz yerini kışa bıraktı. Kendimizi ve ailemizi bir nebze olsun sıcak tutacak kıyafet bulabilmek için yalnızca akraba ve dostlarımızın desteğine sığınabildik. Savaşın üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Gazze Şeridi’ne tek bir parça kıyafet ya da ayakkabı bile girmedi. Sürekli kan kaybeden, tükenmiş bedenlerimizi örtmek için elimizde hiçbir şey yok. Sadece yaşamak, sadece var olmak bile İsrail işgalini ve onun liderlerini rahatsız ediyor sanki. Bombalardan sağ çıkanlar, bu kez hastalıkla, açlıkla ya da umutsuzlukla öldürülmek isteniyor.

Tüm bu ayrıntılar ve burada yer veremediğim sayısız başka tanıklık, belgelenmeli. On yıllardır savaşın dehşetini yaşayan bir halkın uğradığı bu büyük suçlar karşısında sessiz kalınmamalı. Bugün ise farklı bir savaş biçimi, özgürlük ve kurtuluşa dair geriye kalan son umudu da söndürmeye çalışıyorlar. 

Hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra, içimde de sessiz bir savaş verdim. Detaylarında boğulmamaya çalıştım. Bu anlamsız savaşın sona ereceğine dair bir umuda tutundum. Aklımın bir gün susacağına, kalbimin huzur bulacağına dair dualar ettim. Bu, müttefiksiz bir savaştı. Çünkü dostlarım, meslektaşlarım, akrabalarım, komşularım, hepsi gitmişti. Birlikte yaşadığım, savaşın acı günlerine birlikte dayandığım insanlar artık yoktu.”

Yukarıdaki uzun alıntıyı, El-Cezîre Medya Enstitüsü (Aljazeera Media Institute) tarafından hazırlanan, Türkçe edisyonuna da benim bir takdim yazısıyla katkıda bulunduğum, “Zulmün Tek Şahidiyiz Biz” adlı kitaptan yaptım. Okuduğunuz şahitlikler, Filistin medyasının önemli isimlerinden Hişâm Zakût’a ait. İşgal altındaki İsdûd köyünden zorla göç ettirilen bir ailenin çocuğu olarak Nusayrat Mülteci Kampı’nda dünyaya gelen Zakût, doktorasını psikoloji alanında yaptığı için, Filistinlilerin iç dünyasındaki kapsamlı yıkımın hem teorik hem de pratik şahitlerinden. İç dünya, Filistin topraklarında 1948’den günümüze devam etmekte olan İsrail işgalinin hiç şüphesiz en derin tesirler bıraktığı alan. Gazze’de İsrail’in düzenlediği son ve en büyük soykırım, bu anlamıyla insanî yıkımın bütün dünyanın gözlerinin önünde yaşandığı bir sahneye dönüştü. Herkesin gördüğü, izlediği ve ama müdahale etmekte zorlandığı / geri durduğu bir tiyatro sahnesi gibi adeta.

Söz konusu yıkımı birkaç başlık altında ele almamız mümkün: 

Ailelerin Parçalanması ve Can Kayıpları

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve dağılma dönemlerinde kadim Filistin topraklarında kök salmaya başlayan Siyonist işgal, ilk ve en büyük etkisini sıradan sivil halk üzerinde gösterdi. Nekbe (1948) ve sonrasında yaşanan sürgünler bir yandan aileleri dağıtırken, diğer yandan da çok sayıda cana mal oldu. Sayısız örnekten sadece biri olarak, 1948-1949 aralığında, bugünkü Tel Aviv yakınlarında yer alan Lud (Lodd) ve Ramle kasabalarında yaşayan on binlerce insan, geleceğin İsrail başbakanlarından Yitzhak Rabin’in tek bir kararıyla tehcir edilirken, yaz sıcağında yollarda ölen binlerce insan bugün tamamen unutulmuştur. İsrail tamamen kan ve gözyaşı üzerine tesis edilmiş bir terör devletidir.Filistinliler, asırlar boyunca yaşadıkları ve etle tırnak gibi bir oldukları vatanlarından sökülüp atılmış, 2023 ve sonrasında da bu durum hız kesmeden devam etmiştir.   

Ölümlere ve Yaralanmalara Bağlı Travmalar

Ölüme alışmak mümkün olabilir mi? Herhalde bu sorunun en net cevabını Filistinliler verecektir. Bazen aynı gün içinde geniş ailelerinden onlarca kişiyi kendi elleriyle toprağa vermek zorunda kalan bir millet için, ölüm artık hayatın normallerinden biridir. Yine de ölümlerin, yaralanmaların ve sakatlanmaların herkes üzerinde derin bir tesir bıraktığı kesindir. Bugün Gazze’ye baktığımızda belki sadece hayatını kaybedenleri -onları da ne yazık ki birer rakam olarak- görüyoruz. Ancak ölümler, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Esas imtihan sakat kalan, yaralanan, fizyolojik ve psikolojik travmalara sürüklenen insanların bundan sonraki ömürleri boyunca yaşadıkları ve yaşayacaklarıdır hiç kuşkusuz.   

Hatıraların ve Öykülerin Kayboluşu

Her savaş ve işgal gibi, İsrail’in Filistin ve Gazze’deki sivillere uyguladığı korkunç soykırım, insanların günlük rutinlerini, alışkanlıklarını, hatıralarını ve öykülerini de beraberinde götürdü. Savaştan önce kendi hayatlarını sade ve gösterişsiz bir biçimde yaşayan, doğan, okullarına giden, seven, sevilen, nişanlanan, evlenen, çocukları dünyaya gelen, acı ve tatlı nice hatıralar yaşayan Gazzeliler, tüm bu zamanları silik birer hatıra gibi yaşıyor şimdi. Gazze’de bir zamanlar “normal” bir hayat akışının mümkün olabildiği şimdi hepimize imkânsız birer efsane gibi görünse de, her şey bir zamanlar oralarda da sıradan ve rutindi. Enkaz altında kalan aile albümleri, kullanıcıları öte âleme göçen sosyal medya sayfaları, önceki zamanlarda yapılmış paylaşımlar… Hepsi, işgalin şahitleri durumunda şimdi.     

Duygusal Çöküş ve Değersizlik Hissi

Filistin’in etrafı, halka halka Müslüman devletlerden oluşuyor. On milyonlarca Müslüman, kardeşlerinin bir avuç Siyonist tarafından katledilişini seyrediyor. Dışarıdan bakanlar için, bu durum belki bir ömür boyu hiç unutulmayacak bir utanç iken, soykırımı yaşayanların iç dünyasında duygusal çöküşle birlikte sahipsizlik ve değersizlik hissi de derinleşip kökleşiyor. Filistinliler, ırk ve din bakımından kardeşlerinin kendilerine sahip çıkmadığı, onları kabullenmediği ve uğurlarına hiçbir fedakârlığa katlanmadığı gerçeğiyle de mücadele etmeye çalışıyor. Üstelik medya ve sosyal medya eliyle, bu değersizlik ve sahipsizlik hissini besleyecek nice tablolar da gözlere ve gönüllere zerk ediliyor.      

Geleceğe Dair Umutların ve Hayallerin Dağılması

“Bir savaşın meydana getirdiği en büyük yıkım nedir?” diye sorulsa, herhalde bu sorunun muhtemel cevaplarından biri şudur: Geleceğe dair umutların ve hayallerin dağılması. İnsanoğlu hayalleriyle ve hedefleriyle var olabilen bir varlıktır. Hayata tutunmanın en temel motivasyonunu oluşturan bu imkânı onun elinden aldığınızda, artık varlık anlamını tümüyle yitirmeye başlar.

Gazze’de bütün ailesini kaybetmiş, hatıraları enkaz altında kalmış, etrafında hiç kimse kendisine sahip çıkmamış bir çocuğun iç dünyasında kopan fırtınaları tahayyül etmeye çalışın mesela. Bu çocuk hayata nasıl ve neresinden tutunacak, geleceğe yürürken hangi zemine ayağını basacak ve içine hangi umutları dolduracaktır? Bugün Filistinlilerin ve Gazzelilerin karşı karşıya bulunduğu en ağır imtihanlardan biri budur.

Tüm bunların yanında, Gazze’de bambaşka tablolar da görmekteyiz:

Parçalanan ailelere ve can kayıplarına, ölümlerin ve sakatlanmaların meydana getirdiği travmalara, hatıraların ve öykülerin kayboluşuna, derinden hissedilen duygusal çöküş ve değersizlik hissine ve geleceğe dair umutların kaybolmasına rağmen, yine de gülümseyen, şuurunu kaybetmeyen, istikametini bozmayan, kendisini toparlayabilen, etrafına moral ve huzur aşılayan insanlarla dolu Gazze. Dışarıdan bakanların adeta imkânsızı gördüğü, hatta ölümleri izleyenlerin bile gördükleri karşısında sarsılıp dirildiği, bakanlara iman ve hayat aşılayan Gazzeliler… İstikbalimize dair bir ümidimiz ve heyecanımız varsa, onlardadır.  

GAZZE'DE YIKIMIN ALTI ZİNCİRİ

Dr. Öğr. Üyesi Mehmet RAKİPOĞLU

Özet

Raporun devam eden bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki saldırıları “Yıkımın Altı Zinciri” kavramsal çerçevesiyle tasnif edilerek soykırımın çok katmanlı yapısı analiz edilmektedir. Metinde; çocuk nüfusun kitlesel hedef alınması, eğitim kurumlarının (eğitim soykırımı) ve kültürel mirasın yok edilerek toplumsal hafızanın silinmesi süreçleri somut verilerle irdelenmektedir. Analiz, sağlık sisteminin çökertilmesiyle yaşam hakkının gaspını, hapishanelerdeki sistematik ihlalleri ve gazetecilerin öldürülmesiyle hakikatin karartılmasını birer "soykırım halkası" olarak tanımlamaktadır. Bu altı boyutlu strateji, sadece fiziksel bir yıkım değil, Filistin halkının geçmişini, bugününü ve geleceğini topyekûn ortadan kaldırmayı amaçlayan bütüncül ve modern bir soykırım projesi olarak nitelendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Sistematik Soykırım, Eğitim Soykırımı, Medya Soykırımı, Yıkımın Altı Zinciri.

Giriş

İsrail, 21. yüzyılın en modern soykırımcı bir aktörü olarak anılmaktadır. Nitekim İsrail’in özellikle Gazze Şeridi’ndeki saldırılarının uluslararası hukuka göre soykırım teşkil ettiği yönünde birçok kurum çeşitli raporlar yayımlamıştır. Bu anlamda Amnesty International’ın[1] Aralık 2024 tarihli kapsamlı incelemesi, Human Rights Watch’un rapor[2] ve açıklamaları ve Birleşmiş Milletler’in gerek yetkililerinin açıklamaları gerekse yayımladığı raporlar, İsrail’in Gazze’de Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde yasaklanan fiilleri, belirli bir grubu yok etme kastıyla gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır. Zikredilen raporlarda İsrail’in işlediği fiiller arasında toplu öldürmeler, ciddi bedensel ve zihinsel zarar verme ile yaşam koşullarını fiziksel imhayı getirecek şekilde kasten kötüleştirme, Filistinli sivilleri hayatta kalmak için gereken su gibi temel ihtiyaçlardan bilerek mahrum bırakma, bunun sonucunda binlerce sivilin öldürülmesi ve bu politikanın insanlığa karşı suç olan toplu imha (extermination) ile soykırım fiilleri anlamına geldiği vurgulamıştır. Nitekim içme suyu, gıda, elektrik, sağlık hizmetleri gibi hayati kaynakların kasten kesilmesi ve bunun geniş kitlelerin yok olmasına yol açması, soykırım suçunun bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

İsrail’in Gazze’de süregiden soykırımı, modern dönem soykırımları içinde en şiddetli, devamlılık arz eden ürkütücü bir konuma sahiptir. Nitekim Gazze, 2006’dan beri dünyadaki “en büyük açık hava hapishanesi” olarak anılırken[3], bu abluka altında son 15 yılda İsrail tarafından beş büyük saldırıya maruz kalmış ve her seferinde binlerce can kaybı yaşanmıştır. Bu yönüyle Gazze soykırımı, örneğin Ruanda veya Srebrenitsa gibi kısa sürede gerçekleşen katliamlardan farklı olarak, İsrail’in provoke edildiği iddiası belli aralıklarla fakat süregelen bir yok etme siyaseti şeklinde tezahür etmektedir. Ayrıca nüfusun Gazze’ye kıstırılmış olması, yani Gazze halkının ne kaçış yolu ne de sığınma imkânı bulamadan yoğun bombardıman ve kıtlığa maruz bırakılması, modern çağda eşi görülmemiş bir durumdur. Sonuç olarak Gazze’deki durum, soykırım kavramının 21. yüzyıldaki en belirgin örneklerinden biri haline gelmiştir. Bu çalışmada, Gazze’ye yönelik soykırım niteliğindeki yıkım politikaları “Yıkımın 6 Zinciri” başlığı altında altı kategoride incelenmektedir. İsrail istisnacılığının bir ürünü olan Gazze soykırımının çocuk, eğitim, kültür, hastane, hapishane ve medya alanlarına nasıl yansıdığı ele alınmıştır.

Çocuk Soykırımı

İsrail’in 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de öldürdüğü çocuk sayısı tarihte eşi görülmemiş düzeydedir. Dolayısıyla İsrail’in Gazze soykırımı en çok çocuk nüfusunu vurmaktadır ve bu durum bir “çocuk soykırımı” boyutuna ulaşmıştır. Ağustos 2025 itibariyle İsrail tarafından öldürülen ve yaralanan çocuk sayısı BM verilerine göre 50 bine yaklaşmıştır.[4] Bu rakam, İsrail tarafından Gazze’de öldürülen sivillerin yaklaşık %50’sine tekabül etmektedir. Bu korkunç bilanço, Gazze’yi çocuklar için dünyanın en ölümcül yeri haline getirmiştir.

Nitekim Save the Children örgütü, Gazze’de birkaç aylık bir sürede öldürülen çocuk sayısının, son yıllarda dünya genelinde çatışmalarda ölen çocuk sayısını geride bıraktığını vurgulamıştır.[5]

İsrail’in soykırım stratejisinde çocukların bu denli yüksek oranda öldürülmesi, tesadüf veya “yan hasar” kavramıyla açıklanamayacak bir sistematik saldırganlığa işaret etmektedir. Yoğun nüfuslu sivil yerleşim alanlarına ayrım gözetmeksizin yapılan hava saldırıları, okul, kreş ve sığınak gibi yerlerin defalarca vurulması, İsrail’in çocukları fiilen hedef haline getirdiğini kanıtlamaktadır. Örneğin, Gazze’nin kuzeyindeki Cebaliye Mülteci Kampı’nda veya güneydeki Han Yunus’ta meydana gelen saldırılarda düzinelerce çocuğun hayatını kaybettiği vakalar kayda geçmiştir. Hayatta kalan çocuklar ise derin travmalar, ağır yaralanmalar, ebeveynlerini ve yakınlarını kaybetme gibi tarifsiz acılarla yüz yüzedir. Bu anlamda, Gazze’de çocukların maruz kaldığı bu ölçekteki fiziksel ve psikolojik tahribat bir neslin imhası anlamına geldiği ifade edilebilir. Nitekim soykırım suçu, tanımı itibarıyla, sadece doğrudan öldürmeyi değil, bir grubun geleceğini yok etmeye yönelik eylemleri de kapsamaktadır. İsrail’in Gazze’de on binlerce çocuğu öldürmesi ve sağ kalanları da eğitim, sağlık ve güvenlikten mahrum bırakması, Filistin toplumunun gelecek kuşağını yok etmeye matuf bir strateji izlendiğini göstermektedir.[6]

Eğitim Soykırımı

İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkım politikasının bir diğer zinciri, eğitim altyapısının ve kurumlarının sistematik imhasıdır. Okulların, üniversitelerin ve eğitimle ilgili tüm yapıların hedef alınması, Gazze’de adeta bir “eğitim soykırımı” (scholasticide) yaşandığı yönünde uluslararası uzmanlarca dile getirilmektedir.[7]

7 Ekim’den beri devam eden saldırılarda Gazze’nin eğitim sistemi eşi görülmemiş bir yıkıma uğramış, BM verilerine göre Gazze’de 10.000’e yakın öğrenci, 500’e yakın öğretmen ve 100’ün üzerinde akademisyen öldürülmüştür.[8]

Gazze’deki tüm üniversitelerinin (12) İsrail saldırılarıyla tamamen tahrip edildiği; kütüphaneler, kültür merkezleri ve müzelerin de ya yok edildiği ya da yağmalandığı kayıt altına alınmıştır. Ayrıca Gazze’deki okulların %80’inden fazlasının ya tamamen yıkıldığı ya da hasar gördüğü bildirilmektedir. Bu kapsamda Birleşmiş Milletler’e ait 183 okuldan birçoğu da ya doğrudan bombardımana maruz kalmış ya da hasar almaları nedeniyle eğitim veremez hale gelmiştir.

Eğitim altyapısının bu ölçüde tahrip edilmesi, Filistinli çocuk ve gençlerin eğitim hakkının topluca ellerinden alınması anlamına gelmektedir. İsrail saldırıları nedeniyle Gazze’de resmi eğitim durmuş, yüz binlerce öğrenci okula gidememektedir. İsrail ordusunun sık sık okulları hedef alan saldırıları – hatta çoğu zaman sivillerin sığındığı BM okullarının vurulması – dünya kamuoyunda infial yaratmıştır. UNESCO, çatışmalarda okulların ve eğitim kurumlarının korunmasına dair uluslararası hukuk kurallarını (BM Güvenlik Konseyi’nin 2601 sayılı kararı gibi) hatırlatarak eğitim yerleşkelerinin hedef alınmasının ve savaş amaçlı kullanılmasının savaş suçu olduğunu belirtmiştir.[9] Bu kapsamda “scholasticide” kavramı, Gazze’de tanık olunan eğitim alanındaki yıkımı tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu kavram, Karma Nabulsi tarafından ortaya atılan ve eğitim sisteminin toplu imha edilmesini, öğretmen, öğrenci ve personelin öldürülmesi veya hapsedilmesiyle eğitim altyapısının yok edilmesini ifade etmektedir.[10] Nitekim İsrail’in Filistin toplumunu yok etmeye yönelik stratejisinde eğitimli kesimin ve gençliğin hedef alınması merkezi bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla İsrail’in Gazze’de okulları, üniversiteleri ve kütüphaneleri yok etmesi, Gazze halkının entelektüel birikimini ve geleceğini hedef alan bir soykırım zinciri halkası olarak görülebilir.

Kültür Soykırımı

Soykırımın bir diğer boyutu da kültürel mirasın ve kimliğin yok edilmesidir. Gazze’de 2023 sonundan itibaren yürütülen sistematik saldırılar, bölgenin binlerce yıllık kültürel mirasını da büyük ölçüde hedef almıştır. Bu nedenle uzmanlar Gazze’de olanları “kültür soykırımı” (cultural genocide) olarak nitelendirmektedir.[11] İsrail hava saldırıları sonucu tarihi ve kültürel önemi haiz yaklaşık 200 mekan ilk 3 ay içinde tamamen yıkılmış veya ciddi hasar görmüştür. UNESCO’nun verilerine göre Haziran 2024’e gelindiğinde en az 50 kültürel miras alanı (ibadet yerleri, tarihi yapılar, sanat merkezleri vb.) tahrip olmuştur; bu sayı Mayıs 2025’te 110’a yükselerek yıkımın boyutunu ortaya koymuştur.[12]Bu yapılar arasında 13. yüzyıldan kalma büyük camiler, kiliseler, Osmanlı ve Roma dönemlerine ait eserler de bulunmaktadır. Örneğin Gazze’nin en eski ve önemli ibadethanelerinden Büyük Ömer Camii (El-Omari Camii) Aralık 2023’te bir İsrail hava saldırısıyla yerle bir edilmiş, camide bulunan paha biçilmez el yazması eserlerin de büyük kısmı muhtemelen yok olmuştur. Benzer şekilde, Gazze’deki dört müzenin ikisi savaşın ilk günlerinde bombalarla tamamen yıkılmıştır.

Kütüphaneler, arşivler, sanat galerileri de bu kültürel yıkımdan nasibini almıştır. Gazze Şehri’nde ünlü sanatçılar birliğinin binası, müzik okulları ve hatta geleneksel çömlek atölyelerinin bulunduğu El-Fevâhir semti enkaza dönmüştür. Kültürel mirasın kasıtlı tahribi, bir halkın hafızasını ve kimliğini silmeyi amaçlayan bir stratejidir. Merkezi arşivlerin, kültür merkezlerinin ve dini yapıların bombalanması, askeri zorunlulukla açıklanamayacak ölçüde yaygın ve sistematiktir.

Sonuç olarak, Gazze’de kültürel varlığın zincirleme şekilde tahrip edilmesi, Filistin kimliğinin köklerinin kazınmasına yönelik bir politika olup soykırım kavramının kültürel boyutunu gözler önüne sermektedir.

Hastane Soykırımı

Gazze’ye uygulanan yıkım politikalarının en vahim halkalarından biri de sağlık sisteminin çökertilmesi olmuştur. İsrail güçleri, savaşın başından itibaren hastaneleri, klinikleri, ambulansları ve sağlık personelini doğrudan ya da dolaylı hedef almış; uygulanan abluka ile de sağlık altyapısını işlemez hale getirmiştir. Bu durum literatürde “hastane soykırımı”[13] olarak anılmaya başlanmıştır, zira sağlık hizmetlerinin yok edilmesi sonucunda yaralı ve hasta sivillerin ölüme terk edilmesi, bir imha metodu olarak kullanılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve BM insani yardım kuruluşlarının verileri, Gazze’de sağlık sektörünün uğradığı tahribatın boyutlarını ortaya koymaktadır. 36 hastanenin bulunduğu Gazze’de 2024 ortası itibariyle 22 hastane hizmet veremez hale gelmiştir; 2025 başına gelindiğinde ise sadece 18 hastane kısmen çalışabilir durumda kalmıştır.[14] Sadece binalar değil, su ve elektrik altyapısının kasıtlı imhası nedeniyle çalışabilir durumdaki hastaneler de yakıt ve enerji yokluğu yüzünden işlevlerini yerine getirememiştir. İsrail’in yakıt girişini engellemesiyle jeneratörler durmuş, yoğun bakım üniteleri ve kuluçka makinelerindeki (küvöz) bebekler büyük risk altına girmiştir. Nitekim Kasım 2023’te elektrik yokluğu nedeniyle yenidoğan bebeklerin hayatını kaybettiği trajediler dünya basınına yansımıştır.

İsrail ordusu, hastanelerin bir kısmını doğrudan bombalamış veya baskınlar düzenlemiştir. Özellikle Gazze’nin en büyük hastanesi olan Şifa Hastanesi Kasım 2023’te kuşatılarak günlerce çatışma alanına dönmüş; bu süreçte ambulansların girişine izin verilmemesi sebebiyle çok sayıda hasta tahliye edilemeden ölmüştür. Ekim 2023’te ise El-Ehli Arap Hastanesi avlusuna düşen bir patlayıcı yüzünden yüzlerce sivil sığınak durumundaki hastane bahçesinde hayatını kaybetmiştir (saldırının sorumluluğu tartışma konusu olsa da olay, savaşın en kanlı hadiselerinden biri olarak kayda geçmiştir). Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, Ocak 2025’e dek Gazze’de sağlık kurumlarını ve personeli hedef alan 668 saldırı vakası tespit edilmiştir; bu saldırılar sonucu 886 kişi (hasta, refakatçi veya sağlık personeli) hayatını kaybetmiş, 1.355 kişi yaralanmıştır. Dolayısıyla İsrail’in Gazze sağlık sistemini hedef alması, tedavi imkânlarını ortadan kaldırarak dolaylı kitlesel ölümlere yol açmaktadır. Yaralılar tedavi edilememekte, kronik hastalar ilaçsız kalmakta, salgın riski artmaktadır. Bu durum, insancıl hukuk ihlali ve Soykırım Sözleşmesi’nin II-c maddesi kapsamına girmektedir.

Hapishane Soykırımı

İsrail’in Filistinlilere yönelik yıkım zincirinin bir halkası da hapishanelerdeki uygulamalardır.

Bu bağlamda, özellikle İsrail hapishanelerinde tutulan Filistinli mahkûmlara yönelik sistematik kötü muamele ve ihlaller, “hapishane soykırımı” kavramıyla açıklanmaktadır.[15]

İsrail, Gazze’ye karşı yürüttüğü savaş paralelinde, Filistinli nüfusu fiziki ve ruhsal açıdan çökertmek amacıyla cezaevi sistemini bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. Filistinli direnişçileri, siyasetçileri veya muhalifleri hedef alan yargısız ve süresiz gözaltılar (idari tutuklama) rutin bir uygulamadır. Ekim 2023’te savaşın başlamasıyla İsrail, çok sayıda Gazze sakini erkeği kitlesel olarak gözaltına almış; bazılarını sahada infaz edercesine yaralı halde tutuklayarak İsrail içindeki gözaltı merkezlerine nakletmiştir. 2025 yılı başlarında İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklu sayısı 10.000’i aşmış, sadece Ekim 2023’ten bu yana en az 100 Filistinli tutuklu İsrail gözaltında can vermiştir.[16] Bu ölümlerin çoğunun, işkence, tıbbi ihmal veya kötü cezaevi koşulları sonucu gerçekleştiği bildirilmektedir.

İsrail hapishanelerinde Filistinli tutuklulara uygulanan muameleler, uluslararası hukukun koruduğu en temel hakların ihlalini içermektedir. Mahkûmlar geniş çapta fiziksel ve psikolojik işkenceye, uzun süreli tecrit (hücre hapsi) uygulamasına, açlık sınırında beslenmeye ve tıbbi bakımın kasten engellenmesine maruz kalmaktadır. Özellikle Hamas’ın silahlı kanadıyla ilişkilendirilen (Abdullah Bergusi gibi) veya Filistin direnişinin sembolü olmuş mahkûmlara (Mervan Bergusi gibi) yönelik baskılar katbekat fazladır. Ocak 2024’te İsrail, Filistinli tutuklulara yönelik aile görüşlerini askıya almış, kantin ve kişisel eşya haklarını kısıtlamış, yaygın şiddet ve işkence uygulamıştır. Bu kolektif cezalandırma politikası, suç isnat edilmeyen mahkûmları da kapsayarak sistematik bir ayrımcılık ve insan hakları ihlali haline gelmiştir.

Tüm bu bulgular ışığında, İsrail’in Filistinli mahkûmlara dönük uygulamaları, “soykırım niteliğinde sistematik insan hakları ihlalleri” olarak değerlendirilebilir. İsrail’in Filistinli mahkûmlara yönelik fiziksel taciz, tecrit, darp, yetersiz beslenme, aile ziyaretinden mahrum bırakma, sağlık ve eğitim haklarının engellenmesi gibi uygulamalar, insan onurunu hedef alan ve mahkûmların fiziksel-psikolojik varlığını yok etmeyi amaçlayan bir tür yavaş imha politikasıdır. Bu yönüyle İsrail’in hapishane pratiği, soykırımın daha az göz önünde olan ancak kritik bir cephesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nasıl ki Nazi rejimi döneminde toplama kampları soykırımın mekanları olduysa, İsrail de cezaevlerini birer “yok etme” aracına dönüştürmüş durumdadır.

İsrail hapishanelerindeki uygulamalar, Üçüncü Cenevre Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası hukukun esir/mahkûm haklarına dair hükümlerini açıkça ihlâl etmektedir.

Medya Soykırımı

Gazze soykırımının bir diğer boyutu, medya ve bilgi akışının hedef alınması, yani bir bakıma “medya soykırımı” olarak tanımlanabilecek uygulamalardır. İsrail, Gazze’de işlediği fiillerin dünyaya yansımasını engellemek ve Filistin halkının sesini duyurmasını önlemek için sistematik bir şekilde gazetecileri ve medya altyapısını hedef almaktadır. Ekim 2023’ten bu yana Gazze, gazeteciler için dünyanın en tehlikeli ve ölümcül bölgesi haline gelmiştir. Committee to Protect Journalists (CPJ) verilerine göre 2023 yılı içinde dünya çapında öldürülen gazetecilerin %75’ten fazlası Gazze savaşında hayatını kaybetmiştir.[17] Savaşın ilk on haftasında 68 gazeteci ve medya çalışanı öldürülmüş; yıl sonunda bu sayı en az 77’ye ulaşmıştır (bunların 70’i Filistinli gazetecilerdir). Ağustos 2025 itibarıyla ise el-Cezire’nin derlediği bilgilere göre, savaşın başından beri Gazze’de öldürülen gazeteci ve medya çalışanı sayısı yaklaşık 270’e ulaşmıştır.[18] Bu rakam, modern tarihte bir çatışma sırasında medya mensuplarının uğradığı en büyük kayıp olarak kayıtlara geçmektedir.

Hatta bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Brown University “Costs of War” projesi verileri Gazze’de bir yıldan az sürede öldürülen gazeteci sayısının, Amerikan İç Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları, Kore ve Vietnam Savaşları, Yugoslavya iç savaşları ve 20 yıllık Afganistan savaşında öldürülen gazetecilerin toplamından fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Bu çarpıcı istatistik, Gazze’de medya mensuplarının bilinçli biçimde hedef alındığını ve çatışmanın “tarihte gazeteciler için en öldürücü savaş” olduğunu göstermektedir.

İsrail’in gazetecileri hedef alması uluslararası hukuka göre bir savaş suçudur ve bu durum uluslararası meslek örgütlerince defalarca kınanmıştır. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, 2024 yılını gazeteciler için en ölümcül yıl ilan ederken, Gazze’de basına yönelik saldırıları “ifade özgürlüğüne ve hakikate kasteden bir kampanya” olarak tanımlamıştır. Enes el-Şerif[19] başta olmak üzere el-Cezire yönetimi de muhabirlerinin öldürülmesini “basın özgürlüğüne yönelik açık ve kasıtlı bir saldırı” olarak nitelemiştir. CPJ raporlarında, her öldürülen gazeteciyle birlikte savaşın belgelenmesinin ve anlaşılmasının daha da zorlaştığı ifade edilerek, İsrail’in bilgi akışını boğmaya yönelik bir strateji izlediği ima edilmektedir. Nitekim soykırım suçunun evrensel tarihi incelendiğinde, faillerin genellikle tanıkları susturmaya, delilleri yok etmeye ve dünyayı bilgi karanlığına itmeye çalıştıkları görülmektedir. Gazze bağlamında İsrail hem fiilen gazetecileri öldürerek hem de haberleşmeyi kesip propagandayla kendi anlatısını yayarak, Gazze’de yaşananları dünya gözünden kaçırmaya gayret etmektedir. Bu da soykırım zincirinin son halkası olarak, hakikatin ve hafızanın yok edilmesi girişimi anlamına gelmektedir.

Sonuç

İsrail, tarihi Filistin topraklarını işgal ederek kurulduğu günden beri soykırım icra eden bir aktördür. Süreklilik arz eden bu soykırım Gazze’de altı nokta üzerinden zuhur etmiş ve “Yıkımın Altı Zinciri” başlığı altındaki her alanda (çocuklar, eğitim, kültür, sağlık, hapishane, medya) kendini göstermektedir. Her bir kategori, Filistin halkının farklı bir varoluş boyutunu hedef almakta ve birleştiğinde bir halkın topyekûn imhasına yönelik kapsamlı bir strateji ortaya çıkmaktadır.

Çocukların öldürülmesi, toplumun geleceğinin yok edilmesidir; eğitim ve kültürün tahribi, hafızanın ve kimliğin silinmesidir; sağlık altyapısının çökertilmesi, hayatta kalma şartlarının ortadan kaldırılmasıdır; kitlesel gözaltı, işkence ve hapishane zulmü, direncin ve nüfusun fiziksel olarak baskı altına alınıp eritilmesidir; medyanın susturulması ise, bu suçların örtbas edilerek devamının sağlanmasıdır.

Bütün bu halkalar, uluslararası hukukun ayrı ayrı ağır ihlâlleri olduğu gibi, birlikte değerlendirildiğinde soykırım suçunun vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak İsrail’in Gazze soykırımı, modern dönemde eşi benzeri görülmemiş bir biçimde tüm dünyanın gözü önünde cereyan etmiş ve uluslararası toplumun etkili müdahalesiyle karşılaşmamıştır. İsrail’in sürdürdüğü bu soykırım zinciri, yalnızca Filistin halkının varlığını değil, bölgesel ve küresel barış umutlarını da tehdit etmektedir.

Kaynakça

Alessandra Bajec, “Israel’s War on Hospitals in Gaza”, The New Arab, 21 Kasım 2023.

Amnesty International, “Amnesty International investigation concludes Israel is committing genocide against Palestinians in Gaza”, 5 Kasım 2024.

Carmen Molina Acosta, “Over 75% of all journalists killed in 2023 died in Gaza war, per CPJ”, International Consortium of Investigative Journalists, 16 Şubat 2024.

Human Rights Watch, “Israel’s Crime of Extermination, Acts of Genocide in Gaza”, 19 Kasım 2024.

Ilan Pappe, The Biggest Prison on Earth: A History of the Occupied Territories, Tantor Audio: London, 2001.

Indlieb Farazi Saber, “A ‘cultural genocide’: Which of Gaza’s heritage sites have been destroyed?”, Al-Jazeera, 14 Ocak 2024.

Izzeldin Abuelaish ve Altaf Musani, “Reviving and rebuilding the health system in Gaza”, EMHJ, Sayı 31, No 2, 2025.

Marium Ali ve Hanna Duggal, “Here are the names of the journalists Israel killed in Gaza”, Al-Jazeera, 11 August 2025.

Mehmet Rakipoğlu, “Batı Medyası Gazze Soykırımının Suç Ortağı mı?”, Kritik Bakış, 11 Ağustos 2025.

Mehmet Rakipoğlu, “Gazze’de Eğitim Soykırımı”, Anadolu Ajansı, 25 Nisan 2024.

Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Çocuk Soykırımı”, Kritik Bakış, 5 Temmuz 2025.

Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Hapishane Soykırımı”, Fokus Plus, 19 Temmuz 2024.

Mera Aladam, “How Israel's abuse of Palestinian prisoners escalated after 7 October”, Middle East Eye, 19 August 2025.

Rabia Ali, “‘Scholasticide’: How Israel is systematically destroying Palestinian education in Gaza”, Anadolu Ajansı, 12 Şubat 2024.

Save the Children, “GAZA: 10,000 Children Killed in Nearly 100 Days of War”, 11 Ocak 2023.

Sonia Boulos, “The Palestinian academic community in the shadow of Genocide”, Security Context, 21 June 2024.

UNESCO, “Gaza Strip: Damage assessment”, 28 May 2025.

UNICEF, “Gaza: UNESCO calls for an immediate halt to strikes against schools”, 27 October 2023.

UNICEF, “‘Unimaginable horrors’: more than 50,000 children reportedly killed or injured in the Gaza Strip”, 27 Mayıs 2025.

Son Notlar

[1] “Amnesty International investigation concludes Israel is committing genocide against Palestinians in Gaza”, Amnesty International, 5 Kasım 2024.

[2] “Israel’s Crime of Extermination, Acts of Genocide in Gaza”, Human Rights Watch, 19 Kasım 2024.

[3] Ilan Pappe,The Biggest Prison on Earth: A History of the Occupied Territories, Tantor Audio: London, 2001.

[4] “Unimaginable horrors’: more than 50,000 children reportedly killed or injured in the Gaza Strip”, UNICEF, 27 Mayıs 2025.

[5] “GAZA: 10,000 Children Killed in Nearly 100 Days of War”, Save the Children, 11 Ocak 2023.

[6] Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Çocuk Soykırımı”, Kritik Bakış, 5 Temmuz 2025.

[7] Sonia Boulos, “The Palestinian academic community in the shadow of Genocide”, Security Context, 21 June 2024.

[8] Mehmet Rakipoğlu, “Gazze’de Eğitim Soykırımı”, Anadolu Ajansı, 25 Nisan 2024.

[9] “Gaza: UNESCO calls for an immediate halt to strikes against schools”, UNICEF, 27 October 2023.

[10] Rabia Ali, “‘Scholasticide’: How Israel is systematically destroying Palestinian education in Gaza”, Anadolu Ajansı, 12 Şubat 2024.

[11] Indlieb Farazi Saber, “A ‘cultural genocide’: Which of Gaza’s heritage sites have been destroyed?”, Al-Jazeera, 14 Ocak 2024.

[12] “Gaza Strip: Damage assessment”, UNESCO, 28 May 2025.

[13] Alessandra Bajec, “Israel’s War on Hospitals in Gaza”, The New Arab, 21 Kasım 2023. 

[14] Izzeldin Abuelaish ve Altaf Musani, “Reviving and rebuilding the health system in Gaza”, EMHJ, Sayı 31, No 2, 2025.

[15] Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Hapishane Soykırımı”, Fokus Plus, 19 Temmuz 2024.

[16] Mera Aladam, “How Israel's abuse of Palestinian prisoners escalated after 7 October”, Middle East Eye, 19 August 2025.

[17] Carmen Molina Acosta, “Over 75% of all journalists killed in 2023 died in Gaza war, per CPJ”, International Consortium of Investigate Journalists, 16 Şubat 2024.

[18] Marium Ali ve Hanna Duggal, “Here are the names of the journalists Israel killed in Gaza”, Al-Jazeera, 11 August 2025.

[19] Mehmet Rakipoğlu, “Batı Medyası Gazze Soykırımının Suç Ortağı mı?”, Kritik Bakış, 11 Ağustos 2025.

GAZZE'DE KÜLTÜREL MİRASIN YIKIMI (CULTURICIDE)

Araştırmacı Yazar Ahmet Faruk Asa

Özet

Raporun devam eden bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki saldırıları "Culturicide" (kültür kıyımı) kavramı ekseninde ele alınarak, mekânsal ve hafızaya dayalı yıkımın stratejik boyutları irdelenmektedir. Metinde, Gazze’nin kadim medeniyetlerin kesişim noktası olduğu vurgulanırken; cami, kütüphane, eğitim kurumları, tarihi sit alanları ve sivil konutların sistematik imhasının, Filistin halkının geçmişle ve toprakla kurduğu bağı koparmayı amaçladığı savunulmaktadır. İşgalin, fiziksel tasfiyenin ötesine geçerek tapu kayıtlarından şahsi arşivlere kadar toplumsal belleği hedef alması, uluslararası hukuka aykırı bir "epistemik şiddet" ve kimliksizleştirme politikası olarak analiz edilmektedir. Batı kökenli oryantalist yaklaşımlar ve güncel siyasi projelerle (örneğin Riviera Planı) desteklenen bu sürecin, Filistinlilerin gelecekteki hak iddialarını ve tarihsel tanıklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bütüncül bir silme girişimi olduğu sonucuna varılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Culturicide, Toplumsal Hafıza, Epistemik Şiddet, Kültürel Miras.

Gazze, dar bir coğrafi alana sahip olmanın ötesinde, kadim geçmişin ve medeniyetlerin izlerini toprağında biriktiren bir kültür havzasıdır. Özel konumuyla çağlar boyunca medeniyetler arası bir köprü ve stratejik merkez olmuştur. Bu topraklar, sayısız gücün egemenliğinde kalmış ve her devlet, bugün büyük bir yıkımla karşı karşıya olan Gazze’de kültürel katmanlara etki etmiştir. İslamiyet’in gelişiyle birlikte Gazze, Bilad-ı Şam’ın önemli bir kapısı haline gelmiş, yüzyıllar boyunca farklı kültürlere ve inançlara sahip insanlar Gazze’de huzur içinde hayatına devam etmiştir. Bugün Gazze sadece Filistinlilerin değil, tüm insanlığın ortak hafızası, kadim medeniyetlerin somut bir kanıtıdır. 

İsrail’in kurulmasıyla beraber pek çok veçhesini gördüğümüz yerleşimci kolonyal politikaların, üzerinde daha fazla durmayı hak eden boyutlarından biri de bu hafızaya içkin kültürel yıkımdır. İsrail’in kurulmasına giden yolda Filistinlileri ortadan kaldırmanın yegâne ve tek çözüm olmadığı konusunda fikir birliği içerisinde olan askeri ve siyasi elitler, güvenlik hedeflerini Filistin direnişinin kitlesel imhası ile sınırlamamışlardır. Bu durum, aynı zamanda günümüzde de devam eden işgalin psikolojik boyutunu anlamak açısından önemlidir. 

Mazisi 1948’in çok daha gerisine uzanan bu yıkım biçimi, 7 Ekim süreci ile en doruk noktasına ulaşmış, İsrail yüz binlerce insanı hedef alırken adeta Gazze’nin kültürel mirasını da tarumar etmiştir. Nekbe ile tarumar edilen ve haritadan silinmek zorunda kalan yüzlerce Filistin köyü, tarihin akışında Filistin’in karşı karşıya kaldığı kültürel miras tehdidinin sistematik yönünü anlamak açısından önemlidir. 7 Ekim süreci, sistematik kültür işgalinin son halkası olarak, kültür yıkımı geleneğinde yeni bir sayfa açılmasını sağlamıştır. 

Kültürel miras, toplumun toprakla, dinle, mekânla, geçmişle, gelecekle ve birbiri arasında kurduğu bağların nişanesi olarak geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Bu mirasın hedef alınması, bir toplumun bizatihi yok edilmesi gibi o toplumun tüm hafızasını, toprakla ve birbiriyle kurduğu bağların da ortadan kaldırılması amacını taşır.

Camiler, kütüphaneler, arşivler, evler, tapular, tarihi yapılar, eserler, evlerin temelindeki taşlar ve diğer tüm somut göstergeler, bu mirasın taşıyıcıları olarak İsrail tarafından saldırıya uğramışlardır. 

Filistin’de kültürel mirasın hedef alınması, işgal politikalarının merkezinde yer almaktadır. Yahudilerin bölgeye göç etmeye başladığı 1800’lerin ikinci yarısından itibaren coğrafyadaki İngiltere-Yahudi iş birliği, önce kültürel sahada kendisini göstermiştir. Filistin’de kültürel yıkıma dair başlangıç referansımız 1800’lerin ortası olduğu için, bu yıkımda tek pay sahibi Yahudiler diyemeyiz. Zira mezkûr yıllar, Siyonizm’in sistemli bir harekete dönüşmesi için henüz çok erkendir. Ancak bu tarihler Batı’nın, Filistin topraklarına olan ilgisinin oldukça yükselişte olduğu bir dönemdir. Dinî, siyasi ve ekonomik hedefler doğrultusunda bölgedeki rolünü arttırmak isteyen başta İngiltere olmak üzere Batı ülkeleri, Filistin’in stratejik konumundan faydalanmak istemişlerdir. İsrail, bu mirası devralarak ve derinleştirerek bölgedeki hakimiyetini güçlendirmiş, yerleşimci kolonyal projelerini bir anlamda Batı’nın Filistin tahayyülüne dayandırmıştır. 

Oryantalist düşüncenin etkileriyle beraber dinî ve siyasi faktörler, Filistin’i yaşayan bir coğrafya olarak değil, Kitab-ı Mukaddes anlatısının arka planı olarak görülmesine yol açmıştır. Doğu’nun kendi tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamından koparılarak, Batı’nın epistemik tahakkümü altındaki bir bilgi sahası olarak değerlendirilmesi, Filistin’i “yeniden keşfedilmesi gereken” bir bölge haline getirmiştir. Kurumlar ve aktörler aracılığıyla arkeoloji, göçlerin finansesi gibi alanlarda yeniden keşif süreci örtülü sömürgecilikle kendini göstermiştir. Bu arkeolojik ve kültürel müdahale, zamanla sadece Batı’nın değil, İsrail’in de ideolojik mirası hâline gelmiştir. 1948 sonrasında kurulan İsrail devleti, oryantalist söylemin bu epistemik yaklaşımını devralarak, kolonyal şiddeti merkezine yerleştirmiştir. 

Yaklaşık 100 yıllık ideolojik arka planı birkaç satırda özetlemek zor olsa da İsrail’in başta 7 Ekim olmak üzere Filistinlilerin somut ve soyut kültürel mirasını doğrudan hedef alması, bir işgal geleneğinin son halkasını oluşturmaktadır. Ancak İsrail, Batı’dan bu mirası devralırken daha da ileriye gitmiştir. Artık sadece toprakla İsrail arasındaki bağın kurulması yeterli görülmemiş, bir öteki olarak Filistinlilerle toprağın/geleneğin arasındaki bağı simgeleyen her şey ortadan kaldırılmak istenmiştir. Bu simgeler, özne mahiyetinde genel itibariyle zihinlerde insan toplulukları olarak karşılık bulsa da ağaç, taş, ev, cami, anıt, mezarlık vb. hepsi geleneğin tanıkları olarak İsrail’in hedefinde yer almıştır. 7 Ekim’in başlamasından bu yana İsrail sistemli bir şekilde merkezi olarak Gazze’de, eş zamanlı olarak Batı Şeria’da bu tanıkları hedef almıştır. Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde dinî yapılar, eğitim merkezleri, kütüphaneler, arşivler, müzeler ve sit alanları ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. 

Kültürel yıkımın boyutları, rakamların soğuk diliyle daha çarpıcı hale gelmektedir. 800’den fazla cami, 200’den fazla sit alanı, 100’den fazla kütüphane, 100’den fazla müze ve kültür alanı, 100’den fazla okul, son olarak yaklaşık 300.000 ev tamamen yok edilmiştir. Kültürel yıkım denildiğinde evlerin neden bu kapsama dahil edildiği soru işaretleri oluşturabilir. Ancak bu evlerle beraber, Gazze halkının evlerinde bulundurduğu arşivler, albümler, tapu kayıtları, fotoğraflar, kişisel bilgiler de tarihe karışmıştır.

Evin küçük bir parçası sayılabilecek anahtar ikonunun dahi Filistin’in direniş sembollerinden biri haline geldiğini düşündüğümüzde, bizatihi evlerin yıkılması, geçmişle gelecek arasındaki miras aktarımının da inkıtaya uğraması riskini taşımaktadır.

Zira her bir ev, direnişe karşı ayakta kalabilmeyi simgelemektedir. Evler gibi kültürel mirasın izlerinin en iyi gözlemlenebildiği ve İsrail’in odağındaki yerlerden biri de eğitim kurumları olmuştur.  

Filistin halkı, işgale karşı direnişin en önemli boyutlarından birinin eğitim olduğunu en iyi bilen toplumlardan biridir.

Nekbe’den bu yana gerek Filistin coğrafyasının içinde gerek diasporada, Filistinliler eğitim ile öne çıkan, aydın, okumaya düşkün bir halk olarak tarif edilmiştir.

Şartlar ne olursa olsun, eğitim kurumları her zaman öncelikli imar sahası olmuştur. Şu anda direnişi devam ettiren öncü kadroların neredeyse tamamı iyi bir eğitim geçmişine sahiptir. Bazıları Gazze Üniversitesi gibi Filistin içinde bazıları da ABD ve dünyanın farklı yerlerinde tahsillerini tamamlamıştır. Eğitime olan bu ilgi, Gazze’nin her noktasının kütüphaneler ve eğitim kurumları ile donatılmasının önünü açmıştır. 

İsrail, 7 Ekim’in ardından sistematik şekilde eğitim yapılarını hedef almıştır. Gazze'deki okul ve üniversite binalarının yüzde 90'ından fazlası, İsrail saldırılarında yok edilmiştir. Eğitim kurumlarının tamamen kullanılamaz hale gelmesi, eğitim çağındaki yüz binlerce Gazzelinin iki yıldır eğitim-öğretim haklarının elinden alınmasına yol açmıştır. ‘Kültürel yıkımın’ eğitim boyutu oldukça önemlidir. Zira kitlelerin seneler içinde eğitimden uzak düşmesi, yalnızca sosyal problemlerin değil aynı zamanda kültürel bir kayboluşun da işaretçisi olmaktadır. Benzer bir durum Batı Şeria için de geçerlidir. Orada bizzat Gazze kadar yıkıcı bir tahribat olmasa da İsrail’in daha uzun zamana yaydığı politikalar, genç Filistinlileri eğitim haklarından mahrum bırakmaktadır. Ayrım noktaları, kontrol noktaları ve diğer sosyal izolasyonlar, burada da kitlelerin okul/üniversite ile buluşmasına engel olmaktadır. 

Gazze Üniversitesi, bu coğrafyadaki eğitim/kültür havasının en iyi şekilde teneffüs edilebileceği yerlerden biri olarak, yıkılan eğitim kurumlarına önemli bir örnektir. Bu üniversite, Gazze'nin akademik havzasının temel taşlarından biri olmuş, bölgenin entelektüel temellerini ve geleceğini şekillendiren bilim alanlarında programları senelerce devam ettirmiştir. Şimdi ise Gazze’deki diğer üniversiteler ile aynı kaderi paylaşmaktadır. 

Filistin hafızasının matbu olarak bir araya getirildiği kütüphaneler, bu süreçte yıkılmış, Gazze’deki Filistin arşivlerinin tamamına yakını yok edilmiştir. Abbas ve Umari gibi önemli kütüphaneler, artık tamamen harabe haline gelmiştir. Kültürel depo olarak da adlandırabileceğimiz kütüphane ve diğer alanların yıkımı, tıpkı sivillerin hedef alınması gibi savaş suçu örneğidir. Lahey Sözleşmesi’nde açıkça belirtildiği üzere ülkeler savaş esnasında kültürel alanları korumakla mükelleftir. Uluslararası mahkemelerde açıkça yargılanması ve ceza alması gereken İsrail, bu sözleşmelere aykırı politikaları yıllardır arttırarak devam etmesine karşın yıkımı durdurmada herhangi bir etkin yaptırım ile karşılaşmamıştır. 

Kütüphanelerin dışında şehrin ve kültürün hafızasının bir arada olduğu diğer mekânlar da İsrail saldırılarından nasibini almıştır. Gazze belediyesi bu bağlamda üzerinde durulması gereken örneklerden bir tanesidir. Belediyenin merkez binası İsrail saldırılarından etkilenmiş, Osmanlı döneminden kalan tapu arşivleri gibi yüz yıllara dek uzanan bir hafızanın muhafaza edildiği bu mekân, 7 Ekim’den sonra kullanılamaz hale gelmiştir. 

Dört bir yanı camilerle mamur Gazze’de ibadethaneler de İsrail’in kasıtlı olarak hedef aldığı yerlerden bir diğeri olmuştur.

Camilere ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Zira Nekbe’den sonra dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek yeri haline gelen Gazze’de mültecilik ve sosyal krizlerin gün geçtikçe hayatı daha da zorlaştırdığı dönemlerde camiler bu halkın sığınakları olmuştur. Kitleler camilerde bir araya gelmiş, kararlar camilerde alınmış, sohbetler camide edilmiş, faaliyetlere buradan başlanmıştır.

Ezan sesleri, hutbeleri, avluları, vaazlarıyla camiler, Gazze halkının birbiri ve ümmet ile kenetlendiği, işgalin boğucu havasının arasında soluklandığı yerler olmuştur. Filistin’de camiler, şehrin kültürel dokusunun en yakından teneffüs edilebildiği yerlerdir. 

Cami ve kültürel hayatın Gazze özelinde önemli bir örneği Peygamberimizin büyük dedesi Haşim Bin Abdülmenaf’tır.

Haşim Bin Abdülmenaf’ın Gazze’de Seyyid Bin Hişam Camii’nde kabrinin bulunması, Gazze’nin İslam dünyası için taşıdığı önemli anlamlardan yalnızca bir tanesidir.

Bu kabre ithafen Gazze yüz yıllar boyunca Haşim’in Gazze’si yani Gazze’tül Haşim olarak anılmıştır. 7 Ekim’in ardından İsrail’in doğrudan hedef aldığı yerlerden birisi de burası olmuştur. 

Filistinlilerin “küçük Mescid-i Aksa” olarak tarif ettiği Ömer Camii de bu süreçte yıkılan kültürel mirasın en önemli örneklerinden birini oluşturmaktadır. Filistin’in en büyük üçüncü camisi olan yapı, aynı zamanda Gazze’nin en eski camisidir. İçerisinde arşivler, tarihi eserler bulunmaktadır. Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan, geniş avlusuyla Gazze halkına kucak açan yapı, Gazze’de yıkılan yüzlerce camii ile benzer bir akıbeti yaşamıştır. Camiye çevrilmeden önce Hristiyan Kilisesi olan bu yapı, geçmiş yıllarda da hasar görmüş ancak her defasında yenilenmişti. Günümüzde yapının karşı karşıya kaldığı manzara, yapının ruhunu geri kazansa bile eski formunun ortaya çıkmasını adeta imkânsız hale getirmiştir. 

7 Ekim’in başlangıcından bu yana koruma altındaki sit alanları da İsrail saldırılarının hedefinde yer almıştır. Filistinlilerin toprakla olan tarihsel bağlarının önemli bir göstergesi olarak sit alanlarının yıkımı, kolektif kimliği zedelemektedir.

Filistin coğrafyasında kesintisiz bir Yahudi varlığı anlatısını desteklemek için toprakla Filistinliler arasındaki bağın somut görünümleri, ulusal bir politika kapsamında hedef alınmaktadır. 

Paşa Sarayı, Gazze işgalinin neticesinde varlığı doğrudan hedef alınan bir diğer önemli kültür mirasıdır. Memlükler döneminde inşa edilen yapı, daha sonrasında saray, okul, karakol ve nihayetinde müze olarak hizmet vermiştir. 7 Ekim’in ardından yapılan saldırılarda sadece birkaç duvar parçası ve bir kemer ayakta kalmış, müzeden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.

Filistin’e ait kurum ve kuruluşlar her ne kadar bu yapıların korunması konusunda önlem almaya çalışsa da bugün koruma altında tutacak bir yapı bile Gazze’de neredeyse kalmamış durumdadır. Teknik olarak bu sürecin takipçisi olan araştırmacıların da saldırılar sonucunda hayatını kaybetmesi, durumun vahim boyutlarının Gazze’yi çoktan aştığını göstermektedir. 

Gazze’deki kültürel yıkımda en büyük faktör olsa da İsrail’in tek faktör olmadığını unutmamak gerekir. Kültürel soykırım, Gazze’nin silüetini harabe ve enkaza çevirirken, Trump’ın zaman zaman sunmuş olduğu yeni Gazze planları, bu yıkımın tek ortağının İsrail olmadığını da gösteriyor. Kamuoyuna Riviera Planı olarak da takdim edilen plan, bunun önemli bir örneğidir. Trump, Gazze halkını tahliye ederek bölgeyi sil baştan yenileyerek cazibe merkezi haline getirmek istediğini açıklaması, kültürel mirası ayakta tutmak bir yana tamamen yok etmeyi amaçlamaktadır. Filistin’in kadim şehirlerinden Yafa’nın akıbeti adeta Gazze içinde hayata geçirilmek istenen plana dönüşmüştür. Geçmişte Filistinlilerin kültür başkenti olan Yafa nasıl zaman içerisinde Tel Aviv sınırlarına hapsedilen bir mahalleye hüviyetine büründüyse, Gazze de ABD tarafından kadim mirası yok sayılarak dönüştürülmek istenmiştir. Bu duruma benzer dönüşümler Batı Şeria’da yıllardır yaşanmaktadır. İsrail, Filistinlilere ait kadim yapıları, farklı arkeolojik ya da siyasi sebeplerle ele geçirip, yıkım gerçekleştirmiş, ardından çevresinde yaşayan yerli halkı göçe zorlamıştır. 

Kültürel miras sadece binalar veya eserlerden ibaret değildir; bir halkın kimliğinin, tarihinin ve geleceğinin vücut bulmuş halidir. Bu mirası tahrip etmek, yalnızca geçmişi yok etmek değil, geleceğe yönelik de umutları ortadan kaldıran psikolojik bir eşiktir. Kendisini inşa eden insanlardan daha uzun süre ayakta kalmış bu yapılar, aidiyetin önemli bir göstergesi olarak toplumsal bağların sürekliliğine katkı sağlamaktadır. 

Kültürel yıkımın önemli bir boyutu da epistemik sahadadır. Hafızanın silinmesi ve mülksüzleştirme bu bağlamda kontrol aracı olarak İsrail’in sıklıkla başvurduğu bir politikadır.

2 yıldır devam eden saldırılarla ortaya çıkan hasarın büyüklüğü, Gazze’nin geleceğinde hayati öneme sahip bazı sorumlulukları da uluslararası kuruluşlara hatırlatmaktadır. Koordineli girişimler, teknik destekler, savunuculuk/diplomasi ve diğer atılımlar ile Gazze'nin kültürel kaynaklarının belgelenmesi, korunması ve restorasyonuna yönelik girişimlerin hayata geçmesi gerekmektedir. Zira İsrail, bu saldırılarla tahayyül ettiği Filistin coğrafyası için geride tanık bırakmamak, Filistinlilerin bu topraklarda hak iddia etmesini engellemek istemektedir. Tarihsel iddiaların somut kanıtlarını ortadan kaldırmak, bu yönüyle soykırımın farklı bir yönünü oluşturur. 

Unutulmamalıdır ki Nekbe’nin ardından yok edilen yüzlerce Filistin köyünün izine bugün üretilen haritalarda rastlanmamaktadır. Kadim evlerin yerinde çoktan yeller esmektedir. Filistinlilere ait mezarlıkların bile üzerinde İsrail yapıları bulunmaktadır. Bahsedilen kültür soykırımı, basit bir mimari değişimin çok ötesinde bir halkın varlığının ortadan kaldırılması amacına yönelik bir girişimdir.

Gazze'nin kültürel ve tarihi alanları, dünya mirasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bunlar yalnızca Filistinlilere değil, tüm insanlığa aittir. Bu kültürel mirası korumak ve İsrail'i uluslararası suç teşkil eden ihlallerinden sorumlu tutmak için uluslararası toplumun ve ilgili kurumlarının acilen harekete geçmesi gerekmektedir. Bu bağlamda devletlerin, bireylerin ve kitlelerin daha etkili adımlar atması, hayati önem taşımaktadır. 

GAZZE'DE EDEBİYAT VE SANATIN YIKIMI

Yazar Peren Birsaygılı Mut

Özet

Raporun kültürel soykırımı (Culturicide) ele alan önceki bölümünü tamamlayıcı nitelikteki bu kısımda, İsrail’in Filistin hafızasını taşıyan canlı tanıklara; yazar, şair ve sanatçılara yönelik sistematik suikastleri mercek altına alınmaktadır. Metinde, Filistin edebiyatı ve sanatının yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda Siyonist "unutturma" politikalarına karşı hayati bir direniş ve hafıza mekanizmi olduğu vurgulanmaktadır. 7 Ekim sonrası süreçte Rıfat el Arir ve Hiba Ebu Nada gibi elliyi aşkın entelektüelin hedef gözetilerek katledilmesi, toplumsal belleği ve gelecek kuşaklara aktarılacak anlatıyı yok etmeyi amaçlayan stratejik bir hamle olarak tanımlanmaktadır. Bu kıyım, kalemin ve fırçanın şahitliğini susturmaya yönelik bir girişim olsa da, geride bırakılan eserlerin direnişin sürekliliğini sağladığı ve kültürel varoluşun fiziksel imhaya galip geldiği sonucuna varılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Kültürel Direniş, Entelektüel Kıyım, Toplumsal Bellek, Filistin Edebiyatı.

Filistin edebiyatı ve sanatı, Filistin direnişi içerisinde her zaman öncü bir rol üstlendi. Şiir, hikâye, roman, resim, müzik ya da tiyatro yalnızca estetik ve sanatsal bir üretim olarak var olmadı. Esas olarak işgale karşı bir direniş biçimi, bir hafıza ve kimlik aracı olarak işlev gördü. Siyonizmin varlığını bile inkâr ettiği Filistin toplumunun yaşadıklarını en etkileyici biçimde dünyaya anlattı. Balfour Deklarasyonu ile başlayan süreç ve 1948’de Nekbe’yle doruğa ulaşan kolonizasyon faaliyeti esnasında yaşayan her şeyi kayda geçmeye devam etti.  Şehirleri ve köyleri boşaltan, insanlar sistematik olarak yerinden eden İsrail’in en büyük amacı, yaptığı zulmü unutturmaktı. Ancak Filistinli yazarlar, şairler ve sanatçılar, hayatlarını riske atarak, bu unutturmanın önüne geçtiler. Yani siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların temel hedeflerinden biri olan unutturmaya karşı çok kararlı bir duruş ve dünyada eşine az rastlanır bir direniş sergilediler. Yazdıkları şiirler, romanlar, hikâyeler ya da çizdikleri resimlerin her biri adeta birer manifesto haline geldi. Yalnızca yaşanan acıyı anlatmakla kalmadı, hafızayı canlı tutmak, Filistin’de yaşananları gelecek kuşaklara aktarmak ve unutturmaya karşı koymak için de büyük bir araç oldu.  Onlar sayesinde Filistin, bütün yıkıma rağmen kültürel bir direniş hattı kurarak, varlığını hem kendi toplumunda hem de dünyada güçlü bir şekilde sürdürebildi.

Siyonist işgalciler ise, Filistin’in edebiyatı ve sanatının sahip olduğu gücü çok iyi bildikleri için, her zaman en tehlikeliler listesinde gördüler onları. Çünkü karşılarında, her türlü tehdide rağmen davasını savunmaktan vazgeçmeyen, tamamen direnişle yoğrulmuş bir edebiyatçı ve sanatçı ordusu vardı. Filistin toprakları, en ağır bedellerle karşılaşıldığında bile geri adım atmayan onlarca yazar, şair, ressam ve müzisyeni yetiştirmişti. Hepsi de, tıpkı Naci el Ali’nin Hanzala’sı gibi, tek kelime Arapça bilmeyenlerin dahi Filistin’de yaşanan zulmü anlamasını sağlayan bir güce sahiptiler. 

Bu nedenle Filistin direnişinin tarihi, aynı zamanda edebiyat ve sanatı hedef alan çok sayıda alçakça suikastin tarihiydi. Sözün ve sanatın haysiyetini canı pahasına savunanların destansı hayat hikâyeleriyle doluydu. 1972’de Beyrut’ta evinin önünde şehit edilen Gassan Kenefani, 1973’te şehit edilen şair Kemal Nasır, 1987’de şehit edilen Naci el Ali’nin hikâyeleri gibi. Kayıplara rağmen yılmayacak, hakikatı haykırmaktan vazgeçmeyeceklerdi. Şehit edilen her kalem, yeni kalemlerin doğumunu müjdeliyordu bir yandan da, yeni eserlere ilham oluyordu. 

7 Ekim 2023’ten Sonra Da Özellikle Hedef Alındılar

Gazze’de 7 Ekim’den bu yana devam eden soykırım esnasında da ilk hedef alınanların başında yazarlar ve sanatçılar geliyordu. Çünkü onlar, yalnızca Gazze’de yaşananları belgelemiyorlar,  aynı zamanda halklarının sesini bütün dünyaya duyuruyorlardı. Bu nedenle onlara yönelik saldırılar da, yalnızca bir yazarın ya da sanatçının öldürülmesini değil, Filistin’in hafızasını, düşünsel üretimini ve geleceğe aktarılacak hikâyelerini ortadan kaldırmayı hedefliyordu.  

6 Aralık 2023 günü şehit edilen şair -ve Gazze İslam Üniversitesi profesörlerinden- Rıfat el Arir, geride bıraktığı vasiyet niteliğindeki şiirinde şunları yazmıştı; “Eğer ben ölürsem, sen yaşamalısın. Yaşamalı ve hikâyemi anlatmalısın…”

Şehit edilmeden önce uzunca bir süre ölüm tehditleri alan Rıfat el Arir’in bulunduğu yer, İsrail askerleri tarafından özellikle hedef alınan yerlerin başında geliyordu. Ancak buna rağmen yüzlerce Filistinli yazar ve sanatçı gibi yazmaya ve anlatmaya devam etmişti. Gün boyunca üzerlerinde gezinen savaş uçaklarının gölgesi ve çevreye düşen bombaların gürültüsü, hayatlarının sıradan bir parçası hâline gelmişti. Ve siyonistlerin savaş uçakları ve bombaları varsa, onların da birer şahin gibi gökyüzünde kanat çırpan kelimeleri vardı. Yıkılan her bina, omuzlarında yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.

Şair ve yazar Ömer Ebu Şaviş ise, 7 Ekim 2023 günü Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki evine isabet eden füze sonucunda 36 yaşında şehit edilmişti. Nekbe’yle birlikte yerinden edilen ve dünyaya gözlerini bu kampta açan Ömer Ebu Şaviş’in yazdıkları şarkı haline getirilmiş, ulusal ve uluslararası ödüller kazanmıştı.  Sadece kendi hikâyelerini değil, artık aramızda dolaşması mümkün olmayan, çoktan hayattan koparılmış insanların hikâyelerini de anlatıyordu. Yani heyecanla oradan oraya koşuşturuyor ve durup dinlenmeksizin çalışmaya devam ediyordu. Genç şair Hiba Ebu Nada gibi. 20 Ekim 2023 günü Gazze Şeridi’ndeki evinde 32 yaşında şehit edilen Hiba Ebu Nada, 2017 senesinde Arap dünyasının en büyük edebiyat ödüllerinden birisi olan Sharjah Ödülleri’nde ikincilik kazanmıştı. Haysiyetli bir hayat uğruna gösterdiğin o büyük mücadele, saatler boyunca çalışmakla geçen zamanlar, o bitmek bilmez öfke ve halkına duyduğun eşsiz bağlılık, Filistin halkının yaşadığı trajediyi bütün dünyaya duyurulabilecek kadar büyük bir güce sahip olmanı sağlamıştı. Ve kendisinden geriye kalan onlarca cümlenin birinde şunları söylüyordu; “Gazze'deki her birimiz kurtuluşun ya tanığıyız ya da şehidiyiz. Her birimiz, Allah katında hangisi olacağını görmek için bekliyor. Ve cennette yeni bir şehir inşa etmeye çoktan başladık.”

Gazze Şeridi’nde yer alan Aksa Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun olan ressam Heba Zagout, 39 yaşında şehit edilmişti. Gazze’deki Bureyc Mülteci Kampı’nda doğmuş, kendini resim yoluyla vatanını savunmaya adamıştı. Aynı zamanda Gazze’deki bir ilkokulda resim öğretmeniydi. Filistin’in zengin kültürünü ve kimliğini vurgulayan resimleri, siyonist işgalcileri öfkeden deliye döndürüyordu. Filistin halkının yaşadığı ne varsa, onun tuvaline yansıyordu. 13 Ekim 2023 günü, yanındaki iki küçük çocuğuyla birlikte şehit edildiğinde, geriye yüzlerce resim bırakmıştı. 

24 Ekim 2023 akşamı, Gazze Şeridi’nin güneyinde yer alan evinde, ailesiyle birlikte şehit edilen 76 yaşındaki Abdülkerim El-Haşaş, Filistin’in yaşayan kültür hafızası gibiydi. Gelenek, görenek ve şarkılar da dâhil olmak üzere Filistin halk mirasıyla ilgili sayısız araştırmaya imza atan Abdülkerim El-Haşaş,  henüz birkaç aylık bir bebekken mülteci konumuna düşmüş ve büyük bir mücadelenin ardından veda etmişti hayata.

Filistin direniş edebiyatının önemli şair ve yazarlarından Saleem Al-Naffar da ailesiyle birlikte şehit edilen şairler arasındaydı. 1963 senesinde Gazze yakınlarındaki bir mülteci kampında dünyaya gelen Saleem Al-Naffar, 67 Arap-İsrail Savaşı esnasında, ailesiyle birlikte Suriye’nin Lazkiye yakınlarındaki başka bir mülteci kampına sürgün edilmişti. 1994’ten bu yana Gazze’de yaşamını sürdürüyordu ve yayınladığı şiir ve romanların yanı sıra çeşitli dergilerde editör olarak çalışıyordu. Saleem Al-Naffar’ın şiirleri, Filistin’de yaşananları dünyaya duyurmada önemli bir rol oynamıştı. 

6 Kasım 2023 günü, bütün ailesiyle birlikte şehit edilen Shahadah el-Buhbahan ise, Filistin direnişi, Filistin’deki islami miras ve Filistin tarihi üzerine yoğunlaşan dokuz şiir kitabı ve yüzlerce yazı kaleme almıştı.  Gazze’deki Bureyc Mülteci Kampı’nda yaşayan ve 73 yaşında şehit edilen Shahadah el-Buhbahan, Filistin halkının soylu kavgasını, kaleminin ucuyla sırtlanan isimlerin başında geliyordu. O kalem, mermisi asla bitmeyen bir silah olarak dikilmişti siyonist zalimlerin karşısına. Gazzeli yazar ve sanatçılar yeni şehitler vermeye devam ediyordu. 11 aylık bir bebekken ailesi ile birlikte kamplarda yaşamaya başlayan ve ilk resimlerini kamplarda yapan Filistin direnişinin en büyük ressamlarından Gazzeli sanatçı Fethi Ghaben ise, İsrail tarafından tedavi hakkı engellendiği için 25 Şubat 2024 günü, 77 yaşında şehit olacaktı. Ressam ve animasyon sanatçısı Mahasen el-Hateeb, 18 Ekim 2024 günü, henüz 30 yaşındayken Cibaliye Mülteci Kampı’nda şehit edilecekti. 7 Ekim’den kısa bir süre önce kendisine küçük bir stüdyo kurmuş ancak bu stüdyo, soykırımın ilk günlerinde bombalanarak yerle bir edilmişti. 20 yaşındaki yazar Yusuf Davas ise, 14 Ekim 2023 günü, kuzeydeki Beyt Lahiya kasabasında ailesiyle birlikte şehit edilmişti. Tarihçi yazar Cihad El-Masri, Yermük Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra vatanı Gazze’ye dönmüş, Han Yunus'taki El-Kudüs Üniversitesi Sözlü Tarih Merkezi Müdürlüğü gibi pek çok idari görevde bulunmuştu. Ailesiyle birlikte şehit edilen Cihad El-Masri’nin, Filistin tarihine dair pek çok önemli çalışması bulunuyordu. 

İsrail, 7 Ekim 2023’ten bu yana 50’nin üzerinde Filistinli yazar ve sanatçıyı katletti. Hepsi de, gösterdikleri büyük kahramanlığa rağmen sarsıcı tevazu ile gelip geçtiler aramızdan. 

Onlarca tehdide rağmen Gazze’yi terk etmeyerek, yani ölüme meydan okuyarak ayrıldılar aramızdan. Cesaretleri karşısında hayrete düştüğümüz Gazze halkını, henüz 8-9 yaşlarında olmalarına rağmen korkusuzca işgalcilerin üzerine yürüyen çocukları, anestezi dahi olmadan hastalarını ameliyat etmeye çalışan doktorları, evladını kendi elleriyle toprağa koyan ana babaları anlatabilmek için meydan okudular ölüme. Ölümü, sessiz bir kararlılıkla karşılayan o kararlı duruşları, onların tüm dünyaya bıraktığı en güçlü mesaj oldu. Kendi hayatlarını değil, halklarının hikâyelerini tamamlamayı daha önemli görerek bu dünyadan sessizce çekildiler. Arkalarında yarım kalan şiir defterleri ve romanlar, tamamlanamamış tablolar bırakarak gittiler.

Ancak siyonist zalimlerin ve onların işbirlikçilerinin unuttuğu bir şey var: Filistin’de yarım kalan her cümle, kurulacak yeni cümlelerin ilk satırı oluyordu. 

YIKIMDA ŞİRKETLERİN ROLÜ

Kudüs Çalışma Grubu Araştırmacıları
Turgut Sağlam – Tuğana Kadan

Özet

Raporun bu bölümünde, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin verileri ışığında, İsrail’in işgal ve soykırım pratiklerini besleyen iktisadi yapı ve küresel şirketlerin rolü irdelenmektedir. Metinde, teknolojik, askeri ve finansal desteğin sadece ticari bir faaliyet değil, "soykırım ekonomisinin" (genocidal economy) yapısal bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. İşgalin "yerinden etme" ve "yerine geçme" stratejilerinin, ağır iş makinelerinden yapay zeka teknolojilerine kadar uzanan kurumsal bir ağ tarafından nasıl fonlandığı ve kolaylaştırıldığı analiz edilmektedir. Şirketlerin "tarafsızlık" maskesi ardında işlediği suçlar ve uluslararası sistemdeki "cezasızlık mimarisi", Filistin’deki yıkımın sürekliliğini sağlayan ve kâr odaklı "kırmızı yaka" suçlarını meşrulaştıran temel dinamikler olarak tanımlanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Soykırım Ekonomisi, Küresel Şirketler, Cezasızlık Mimarisi, Yerleşimci Sömürgecilik.

Giriş

Beyaz yaka, mavi yaka tanımlarının yanına,            —işgalden kazanç elde etmeyi ifade eden— “kırmızı yaka” kategorisini ekleyen hiçbir girişim, iktisadın meşru normları içinde kendisine kalıcı bir yer bulamamıştır. Bir kuruluşun işgal veya soykırıma verdiği doğrudan veya dolaylı destek, kurumsal sloganlarla, ekonomik rasyonalite ile ve sıradan insanların anlayamayacağı şablon açıklamalarla normalleştirilmemelidir.

Bu çalışma, Birleşmiş Milletler (BM) İşgal Altındaki Filistin Toprakları Özel Raportörü avukat Francesca Albanese tarafından hazırlanan, İsrail’in işgal politikalarının ekonomik boyutunu inceleyen 2 Temmuz 2025 tarihli “A/HRC/59/23: From economy of occupation to economy of genocide” başlıklı raporda[1] yer alan veriler ve bulgular esas alınarak hazırlanmıştır. Yazı boyunca “Rapor” olarak geçen BM raporu, devlet dışı aktörlerin —özellikle şirketlerin, finans kuruluşlarının ve akademik kurumların— uzun süreli bir işgal rejimiyle kurduğu yapısal ilişkilerinin sistemini ortaya koymaktadır. Çalışmanın temel amacı, Rapor’da anlatılan İsrail’in Filistin’e uyguladığı işgalde destek aldığı ekonomik sistemi aktarmaktır. Herhangi bir bireysel ve öznel yorum amacı taşımamaktadır.

Rapor’a göre Gazze’deki ve diğer Filistin bölgelerindeki yıkım, yalnızca askerî bir süreç değil; ekonomik çıkar üreten[2] ve işletmelerin de dâhil olduğu yapısal bir sistemin parçasıdır[3].

Bu bağlamda bazı şirketler, ahlaki yatırım söylemleri ile fiilî pratikleri arasında açık bir gerilim taşımaktadır.

Bu durumda bazı şirketler, sonuçları itibarıyla ağır suçlara eklemlenen yapılar olarak konumlanmaktadır[4].

Rapordan elde edilen bulgular, dünyada yürütülen boykot girişimleriyle birlikte ele alındığında, boykot aktörlerine yeni bilgiler sunabilir.

Yazı boyunca kullanılan “soykırım” ve “soykırım ekonomisi” kavramları, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Özel Raportörü’nün A/HRC/59/23 sayılı raporunda kullanılan terminolojiye (örneğin rapor başlığı, sayfa 20’deki genocidal mode tabiri) dayanmaktadır. Bu kavramların hukuki çerçevesi ise Uluslararası Adalet Divanı’nın Gazze bağlamında verdiği geçici tedbir kararlarında yer alan “soykırım riski” ve “makul olasılık” değerlendirmeleri esas alınarak kullanılmaktadır[5].

Kâr, Filistin’den Önemli mi?

Rapordan aktarılan bilgilere göre firmalar İsrail’in işgal eylemlerine doğrudan veya dolaylı, bilinçli veya bilinçsiz olarak destek olmakta ve bu durum şirketleri sorumluluktan kurtaramamaktadır[6].

Şirketler İsrail’le ilişkilerini sürdürürken hukuki belirsizlikten ve ahlâki tartışmalardan habersiz değildir çünkü bazı şirketlere ahlaki sorumlulukları sivil toplum kuruluşları tarafından kendilerine on yıllardır hatırlatılmıştır[7].

Bu hatırlatmalar dikkate alındığında, bazı şirketlerin işgalin organizasyonunda yer almalarının, riskler gözetilerek ve bilinçli tercihler çerçevesinde devam ettirdiği yönünde güçlü bir izlenim oluşmaktadır. Bu durumda mesele cehalet değil; öncelik meselesi olabilir. Küresel veya çok uluslu bir şirketin böylesi bir sorumluluktan haberdar olmaması, hayatın olağan akışıyla ne ölçüde bağdaşmaktadır?

Rapor, şirketlerin soykırım iddialarına rağmen faaliyetlerini sürdürmesini, zamanında gerekli özeni göstermiş olsalar İsrail ile olan ilişkilerini çoktan sonlandırmış olacaklarına işaret ederek sorgulamaktadır[8]. Bazı şirketlerin İsrail’e sağladığı imkânlar, işgalde maddi koşulları üretmektedir[9] ve bu durum onları sorumlu tutmak için kullanılabilir[10].

İşgalin tüm altyapı desteği ile devam ettiği göz önüne alındığında; Gazze’de yaşanan vahşet, birçok şirket açısından bir kırılma noktası olmamıştır. Aksine, artan askerî harcamalar, genişleyen altyapı projeleri, güvenlik teknolojileri ve finansal enstrümanlar sayesinde yeni “kâr” alanları doğmuştur. Bu süreçte birçok askeri şirket yüksek kâr elde etmiştir[11]. Yıkım, ekonomik sistem açısından istikrarsızlık değil, fırsat üretmiştir.

Rapor’da yer alan tablo, şirketlerin savaş ve işgal koşullarında nasıl konumlandığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu tespitler, insan hayatı ve hukuki normların, sermaye akışının sürekliliği karşısında ikincil değişkenler hâline gelebildiğini göstermektedir. Raporda, özellikle akademik kurumlar bağlamında, bazı aktörlerin “nötrlük” iddiası altında tarafsızlık perdesi oluşturarak fiilî etkileri görünmez kıldığı vurgulanmaktadır.[12]

İşgalin Fonlanması

İsrail, 1901 yılında kurulan Yahudi Ulusal Fon’u aracılığıyla Arap Filistinlileri topraklarından zorla göç ettirip yerlerine Yahudi nüfusu yerleştirerek Filistinlilerin topraklarını kolonileştirip sömürmektedir[13]. Kâr amacı gütmeyen Fon, dünyanın dört bir tarafından bağış toplayarak, İsrail topraklarının %15’ine sahip olmuştur[14]. Rapor’a göre yerleşimci-sömürgeci işgal politikasını fonlayan kurum ve kuruluşlar, ticaretten tarıma, sanayiye, ağaç dikimine, sigortacılığa, bankacılığa ve balıkçılığa kadar pek çok sektörden oluşmaktadır. Bu kurum ve kuruluşlar Filistinli iş gücünü ve kaynaklarını sömürmüş, doğal kaynakları tahrip etmişlerdir[15]. Bu kurumlar Rapor’da kavramsallaştırıldığı şekliyle, yıkımı, yerinden etmeyi[16] ve nüfusun tasfiyesini ekonomik olarak rasyonel, kârlı ve sürdürülebilir hâle getiren bir “soykırım ekonomisi”nin[17] parçası hâline gelmiştir.

Bu tablo, işgal ve imha eylemlerinin rastlantısal uygulamalar değil; yerinden etme, yerine geçme ve bu süreci mümkün kılan kolaylaştırıcılar üzerinden kurulan üçlü bir politika mimarisi içinde yürütüldüğünü göstermektedir.

“Yerinden Et” Politikası

“Yerinden et” politikası, Filistinli nüfusun yaşadığı alanlardan zorla çıkarılmasını ve bu alanlara geri dönüş ihtimalinin sistematik biçimde ortadan kaldırılmasını esas alan, yerleşimci-sömürgeci bir tasfiye stratejisidir[18]. İsrail Devleti’nin yerleşimci-sömürgeci politikasını yürüten militarize şiddet, nüfusu yerinden etmeyi, alanı boşaltmayı ve sonrasında yeniden düzenlemeyi hedefleyen yapısal bir araçtır. Söz konusu “yerinden et” politikası Rapor’a göre genel olarak iki koldan yürütülmektedir[19]. Birincisi Filistinlileri kendi ana vatanlarından çıkarmak ve ortadan kaldırmak için İsrail menşeli ve bazı uluslararası üreticiler tarafından geliştirilen silahlar, askerî araçlar aracılığıyla yapılmaktadır. İkincisi ise işgalci İsrail tarafından altyapıların, sosyal alanların, tarım arazilerinin ve evlerin yıkılması; ardından ağır iş makinelerinin devreye sokularak bu yıkımın kalıcılaştırılması ve Filistinlilerin geri dönüşünü fiilen imkânsız hâle getiren mekânsal bir tasfiyenin gerçekleştirilmesidir.

“Yerine Geç” Politikası

Yerine geç politikası, yıkılan evlerin, tarım arazilerinin ve sanayi alanlarının yerine yeni yerleşimlerin inşa edilmesini ve bu alanlara yasa dışı yerleşimci nüfusun yerleştirilmesini esas alan bir uygulamadır[20]. Yerine geç politikası, Ekim 2023 tarihinden sonra özellikle Gazze Şeridi’ne su, elektrik ve yakıt vb. kesilmesi ile Filistin nüfusunu yok etmeye yönelik uygulamaları da kapsamıştır. Politikanın uygulanabilmesindeki en önemli bileşenlerden birisi yolları, evleri ve diğer hayati altyapıyı yıkan makinelerdir[21]. Ağır makineler hem var olan binaları yıkarken bir taraftan da askerî silahların yarattığı molozları kaldırıp yerine, hukuk dışı yerleşimciler için alanlar inşa etmekte kullanılmaktadır[22].

Kolaylaştırıcılar

İşgalci İsrail Devleti’nin kuruluşundan itibaren yürüttüğü politikaları destekleyen “Kolaylaştırıcılar Politikası”, üçlü politika ayağının sürdürülebilir olmasını imkânlı kılmıştır ve kılmaya da devam etmektedir. Finans, hukuk, medya, araştırma, danışmanlık vb. sektörlerin firmaları İsrail’i bilgi, fon, network, finansal danışmanlık, sigorta, yatırım gibi alanlarda uzun süreli zaman diliminde desteklemektedir[23]. Bu destek İsrail’in savaşı sürdürmesini ve hatta başka cepheler açmasına olanak sağlayan önemli bir mekanizmadır. Çünkü İsrail’in savaş sürecinde ihtiyacı olan kesintisiz ekonomik sürdürülebilirlik Rapor’a göre bu mekanizma ile aşılmıştır[24].

Rapor’da hukuki, ticari ve kurumsal kolaylaştırmanın çerçevesi; İsrail’in ürettiği ürünleri başka ülkelere tedarik etmede hukuki problemleri aşmasını sağlayan şirketler olarak tanımlanır[25].

BM Özel Raportörü tarafından hazırlanan raporda, İsrail’in işgal politikalarıyla ilişkili olduğu iddia edilen şirketlere yer verilmiştir.

Tablo 1: Raporda adı geçen şirketler.

Tablodaki ve tablo altında devam eden şirket ismi ile verilen tüm bilgiler, BM Özel Raportörü’nün A/HRC/59/23 sayılı raporunda adı geçen şirketlerdir. Bu liste, Rapor’da yer verilen iddiaların birebir aynı kelimelerle olmasa da aynı anlama gelen özetidir; nihai hukuki nitelendirme değildir.

Ana Sektör

Kuruluş

Destek (BM Raporu’na Göre)

Askerî Sektör

Elbit Systems

İsrail ordusuna silah tedariği sağlamaktadır[26].

 

Israel Aerospace Industries

İsrail ordusuna silah tedariği sağlamaktadır[27].

 

Leonardo S.p.A

İsrail’in askerî operasyonlarına destek sağlayan şirket olarak geçmektedir[28]

 

Lockheed Martin

İsrail Hava Kuvvetleri’ne F-35 savaş uçağı ve mühimmat sağladığı bilgisi geçmektedir[29].

Tedarikçiler

FANUC Corporation

Silah üretim hatları için robotik makinelerin sağlanması olarak geçmektedir[30].

 

A.P. Moller – Maersk A/S

Bileşen, parça ve hammaddelerin taşınması olarak geçmektedir [31].

 

NSO Group

Pegasus yazılımı üretimi olarak geçmektedir[32].

Teknoloji

IBM

Rapor’da teknoloji şirketlerinin aşağıdaki konularda hizmet verdikleri ileri sürülmüştür:
• Nüfus ve kimlik veri sistemleri (IBM ve HPE şirketi)
• Hapishane sistemleri teknolojisi (HP Inc.şirketi)
• Askerî ve sivil veri entegrasyonu (Microsoft şirketi)
• Gözetim ve yapay zekâ tabanlı analiz
• Bulut bilişim ve çekirdek dijital altyapı (Alphabet Inc.şirketi)
• Project Nimbus (Amazon ve Alphabet şirketleri)

Detaylar, ilgili Rapor sayfasında (sayfa 10) yer almaktadır[33].

 

Hewlett Packard Enterprise

 

HP Inc.

 

Microsoft

 

Alphabet Inc.

Yıkım Faaliyetleri

Caterpillar Inc.

 

Yerleşim, yıkım ve altyapı faaliyetlerinde kullanılan ağır iş makinelerinin tedariği olarak geçmektedir[34].

 

HD Hyundai

 

Doosan

 

Volvo Group

 

RADA Electronic Industries

D9 buldozerinin otomatikleştirilmesi bağlamında geçmektedir[35]

 

Merkavim Transportation Technologies

Yerleşimlere hizmet vermek üzere satılan zırhlı otobüsler bağlamında geçmektedir[36].

 

Heidelberg Materials

Batı Şeria’da Filistin köylerinden zorla el konulan arazilerde dolomit kaya yağmalanması (pillage) şeklinde geçmektedir[37]

 

Yerine Geç Politikası

 

Hanson

Heidelberg Materials’ın iştiraki olarak geçmektedir[38].

 

CAF (Construcciones Auxiliar de Ferrocarriles)

Kudüs Hafif Raylı Sistemi Kırmızı Hattı’nın bakımını ve genişletilmesini üstlenmiş ve yeni Yeşil Hat’ın inşasını gerçekleştirdiği şeklinde geçmektedir[39].

 

 

 

Keller Williams Realty

Kanada ve ABD’de, yerleşimlerdeki konutların pazarlanmasına yönelik uluslararası bir tanıtım faaliyeti yürüttüğü geçmektedir[40].

 

Homein

Doğal Kaynaklar

Mekorot

Mekorot, işgal altındaki Filistin topraklarında su tekelini elinde bulundurduğu geçmektedir[41].

Elektrik, Gaz ve Yakıt

Drummond Company, Inc.

 

 

İsrail’in elektrik üretiminde kullandığı kömürün tedariği,

Kömür, petrol, gaz tedariği sağlanması bağlamında geçmektedir[42].

 

Glencore PLC

 

Chevron Corporation

 

 

Delek Group

İşgal altındaki deniz sahalarında doğal gaz çıkarımı yapan ve İsrail enerji altyapısına entegre çalışan şirket olarak geçmektedir[43].

 

NewMed Energy

Leviathan ve Tamar doğal gaz sahalarındaki faaliyetleriyle, İsrail’in enerji arzının büyük bölümünü sağlayan konsorsiyumun parçası olarak geçmektedir[44].

 

BP PLC

Filistin deniz yetki alanlarını da kapsayan bölgelerde arama faaliyetlerinde geçmektedir[45].

Tarım Ticareti

Tnuvva (Tnuva Group Co.) - Bright Food (Group) Co.

 

Yerleşimci tarım sisteminin merkezinde yer alan en büyük gıda şirketlerinden birisi olarak geçmektedir[46].

 

Netafim ve Orbia Advance Corporation

Batı Şeria’daki su kaynaklarının yoğun ve ayrımcı kullanımını mümkün kılan damla sulama teknolojilerinin geliştirilmesi[47].

Turizm

Booking Holdings Inc. ve
Airbnb, Inc.

İşgal altındaki veya yerleşimlerdeki topraklarda yer alan yerleşimlerde konaklama ilanları sunma bağlamında geçmektedir[48].

Akademi

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)

İsrail Savunma Bakanlığı tarafından finanse edilen silah ve gözetleme araştırmaları yürüten laboratuvarları bulunmaktadır şeklinde geçmektedir[49].

 

Technical University of Munich (TUM)

İsrailli askerî ve teknoloji şirketleriyle ortak projeler için Horizon fonlarından milyonlarca avro kullandığı bağlamında geçmektedir[50].

 

University of Edinburgh

Bağış fonunun %2,5’ini İsrail’le bağlantılı büyük teknoloji şirketlerine yatırdığı belirtilmektedir[51].

Tablo 1’deki verilere ek olarak aşağıdaki şirket bilgileri de ilgili BM Raporu’ndan alınmıştır.

Finans Sektörü        

  • Şirket: BlackRock (ABD) – Vanguard (ABD) - Varlık Yönetimi 
    Faaliyet: İsrail’in soykırımcı silahlanma cephaneliğinde kilit rol oynayan silah şirketlerinin en büyük yatırımcıları arasında yer aldığı şeklinde geçmektedir[52].

  • Şirket: iShares - ABD (BlackRock iştiraki) - Yatırım Araçları
    Faaliyet: BlackRock iştiraki olarak faaliyetlerde bulunduğu bağlamında geçmektedir [53].

  • Şirket: PIMCO – ABD - Varlık Yönetimi
    Faaliyet: İsrail devlet bütçesinin finansmanına katkı sağlama olarak geçmektedir[54].

  • Şirket: Allianz (Almanya) - AXA (Fransa) - Finansal Destekler
    Faaliyet: İşgal ve soykırımla bağlantılı hisse ve tahvillere büyük meblağlarda yatırım yaptığı şeklinde geçmektedir[55].

  • Şirket: Caisse de dépôt et placement du Québec – Kanada – Varlık Yönetimi
    Faaliyet: İşgalle bağlantılı şirketlere yüksek tutarlı yatırımlar yaptığına dair adı geçmektedir[56].

  • Şirket: BNP Paribas (Fransa) ve Barclays (Birleşik Krallık) – Bankacılık
    Faaliyet: Kredi notu düşürülmesine rağmen, bu tahvillere aracılık ederek İsrail’in faiz primini sınırlamış ve piyasa güvenini artırdığı bağlamda geçmektedir [57].

Hayır Kurumları Sektörü

  • Şirket: Israel Gives – İsrail – Hayırseverlik ve Bağış
    Faaliyet: İsrail askerî birlikleri ve yerleşimciler için vergiden düşülebilir kitlesel fonlama yapılmasına imkân tanıdığı şeklinde geçmektedir[58].

  • Şirket: Yahudi Ulusal Fonu (KKL-JNF) – İsrail - Çevre ve Arazi Geliştirme
    Faaliyet: Yerleşimlerin genişlemesini ve askerî bağlantılı projeleri finanse ettiği şeklinde geçmektedir[59].

Bilgi Sektörü

  • Şirket: Horizon Europe Program     Avrupa Birliği Araştırma ve İnovasyon
    Faaliyet:
    İsrail Savunma Bakanlığı dâhil olmak üzere İsrailli kurumlara milyarlarca avro aktararak ve Avrupa üniversitelerini bu ağın parçası hâline getirerek iş birliğini sürdürmekte olarak geçmektedir[60].

Yukarıdaki tablo Rapor’un nesnel boyutunu ortaya koymaktadır. Şirketlerin ve kurumların rolüne ilişkin Rapor’daki bu tespitler, İsrail işgalinin ekonomik boyutunun anlaşılmasına katkı sunmaktadır.

Kapitalizm iktisat anlayışının bir sonucu olan etik değerlerden uzaklaşma, kâr odaklı olma, bireyselleşme “ırkçı kapitalizm” kavramını da beraberinde oluşturmuştur. Rapor da ticari çıkarların Filistin halkının topraklarından mülksüzleştirilmesi durumuna “sömürgeci ırkçı kapitalizm” demektedir[61]. Bu kavram, başkalarının ırksal kimliklerinden faydalanma sistemini belirtmektedir[62]. Cedric Robinson, Black Marxism: The Making of the Black Radical Tradition adlı kitabında, "Kapitalist toplumun gelişimi, örgütlenmesi ve genişlemesi esasen ırksal yönelimler izlemiştir.” diyerek ırkçılık ve kapitalizmin birbirini tamamlayan iki öğe olduğunu belirtmiştir.  İsrail Filistin’de ırksal kapitalizmin ekonomik yıkıcı gücünü kullanarak soykırım ekonomisini inşa etmiştir. Soykırım ekonomisinin bir parçası olan bazı kuruluşlar için Filistin bir laboratuvar olmuştur. Filistin’de “başarısı” kanıtlanan silahlar, uluslararası pazarda talep artışı yaşamaktadır[63].

Cezasızlık Mimarisi

Rapor’dan elde edilen verilerin doğru olduğu varsayıldığında, işgalin yalnızca silahlarla değil, uluslararası bir yaptırımın olmayışı ile de mümkün olduğu açık biçimde ortaya konulmaktadır. Kurumsal oluşumların bu düzende rahatça hareket edebilmesinin temel nedeni kurumsallaşmış uluslararası yapının yaptırım gücünün olmamasıdır. Bu rejimin detaylarına bu yazının da içinde olduğu “Yıkımlar” adlı rapordaki Uluslararası Sistemin Yıkımı[64] ve Uluslararası Hukuk’un Yıkımı[65] konulu yazılarda yer verilmiştir. Adaletsiz yapısı, çatışmaları durdurmaması nedeniyle sık sık ağır eleştirilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı, uluslararası sistemde boşluklar üretmekte, sorumluluğu dağıtmakta ve nihayetinde hiçbir aktörün gerçek bedel ödemediği bir yapı inşa etmektedir.

Uluslararası hukuk, özellikle ekonomik aktörler söz konusu olduğunda, yaptırımdan çok tavsiye üretmektedir. Bu durum işgallerde bir şekilde payı olan aktörlere geniş bir manevra alanı sağlamaktadır.

Cezasızlık mimarisinin en işlevsel boyutu, sorumluluğun parçalanmasıdır[66]. Tedarik zincirleri, yan kuruluşlar, taşeronlar, yatırım fonları ve sigorta mekanizmaları sayesinde hiçbir aktör açıkça görünmez[67]. Rapor’a göre, adı geçen kuruluşlar işgal altındaki Filistin topraklarındaki ihlalleri mümkün kılan daha geniş bir kurumsal yapının küçük bir parçasıdır[68].

Sonuç

BM Raporu’ndan hasıl olan bilgiler, Gazze’deki yıkımın yalnızca askerî ya da ideolojik bir süreç değil; sürecin içinde olan şirketler, kolaylaştırıcılar ve cezasızlık mimarisi üzerinden taşınan bir sistem olduğunu gösteriyor.

Rapor’daki tespitler ışığında şirketler ve kurumsal aktörler bu ilişkileri, “bilmeden” değil, bilgi dahilinde ve riskleri hesaplanarak sürdürmektedir. Bu nedenle mesele öncelik tercihidir.

Yerinden et–yerine geç–kolaylaştırma ekseninde işleyen yapı, yalnızca yıkımı üretmekle kalmamakta; yıkımın ardından kurulan yeni düzenin (yerleşim ve ilhak pratikleri dahil) maddi zeminini de hazırlamaktadır. Böylece şiddet “anlık” değil, süreklilik kazanmış bir ekonomi haline gelmektedir.

Küresel sistemdeki “cezasızlık mimarisi” sadece Gazze değil birçok işgal bölgesindeki suçlulara güvenli hareket alanı açmaktadır: Savaşlarda sorumluluk yan kuruluşlar, tedarik zincirleri, taşeronlar, fonlar ve sigorta mekanizmaları üzerinden parçalanmakta; hiçbir aktör “merkezde” görünmediği için bütün sistem işlemeye devam etmektedir.

Bu çalışmanın etki alanlarından biri, boykot tartışmaları bağlamında yapılacak değerlendirmelerdir. Raporda sunulan tespitler, tüm taraflardan boykot aktörlerine yeni bilgiler sunabilir.

İsrail’in işgallerini destekleyen ekonomik bağ kopmadıkça, yıkımın altyapısı kendini yeniden üretmeye devam edecektir.

Kaynakça

Albanese, F. (2025). From economy of occupation to economy of genocide: Report of the Special Rapporteur on the situation of human rights in the Palestinian territories occupied since 1967 (A/HRC/59/23). United Nations Human Rights Council. https://www.un.org/unispal/document/a-hrc-59-23-from-economy-of-occupation-to-economy-of-genocide-report-special-rapporteur-francesca-albanese-palestine-2025

Aral, B. (2025). Uluslararası sistemin yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

Biscontini, T. (2024). Racial capitalism. EBSCO Research Starters. https://www.ebsco.com/research-starters/history/racial-capitalism

Deveci, M. (2021, 11 Şubat). İsrail basını: Ulusal Yahudi Fonu, Yahudi yerleşimlerini genişletmek için Batı Şeria’da toprak satın alacak. Anadolu Ajansı. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-basini-ulusal-yahudi-fonu-yahudi-yerlesimlerini-genisletmek-icin-bati-seriada-toprak-satin-alacak/2142125

Dowling, P. (2023, 17 Kasım). Dirty secret of Israel’s weapons exports: They’re tested on Palestinians.https://www.aljazeera.com/features/2023/11/17/israels-weapons-industry-is-the-gaza-war-its-latest-test-lab

Karaoğlu, A. O. (2025). Uluslararası hukukun yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

Adalet Divanı’nın Gazze Şeridi'nde Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmenin Uygulanması (Güney Afrika - İsrail) - Geçici Tedbirler kararları: International Court of Justice. (2024, January 26). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (South Africa v. Israel) – Provisional Measures. https://www.icj-cij.org/case/192/provisional-measures

Son Notlar

[1] Albanese, F. (2025). From economy of occupation to economy of genocide: Report of the Special Rapporteur on the situation of human rights in the Palestinian territories occupied since 1967 (A/HRC/59/23). United Nations Human Rights Council. https://www.un.org/unispal/document/a-hrc-59-23-from-economy-of-occupation-to-economy-of-genocide-report-special-rapporteur-francesca-albanese-palestine-2025

[2] Albanese, a.g.e.

[3] Albanese, a.g.e., s. 14.

[4] Albanese, a.g.e., s. 5.

[5] Uluslararası Adalet Divanı’nın Gazze Şeridi'nde Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmenin Uygulanması (Güney Afrika - İsrail) - Geçici Tedbirler kararları:
International Court of Justice. (2024, January 26). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (South Africa v. Israel) – Provisional Measures. https://www.icj-cij.org/case/192/provisional-measures

[6] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 6.

[7] Albanese, a.g.e., s. 35.

[8] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 26.

[9] Albanese, a.g.e., s. 5.

[10] Albanese, a.g.e., s. 5.

[11] Albanese, a.g.e., s. 9.

[12] Albanese, a.g.e., s. 6.

[13] Albanese, a.g.e.,s. 5.

[14] Deveci, M. (2021, 11 Şubat). İsrail basını: Ulusal Yahudi Fonu, Yahudi yerleşimlerini genişletmek için Batı Şeria’da toprak satın alacak. Anadolu Ajansı. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-basini-ulusal-yahudi-fonu-yahudi-yerlesimlerini-genisletmek-icin-bati-seriada-toprak-satin-alacak/2142125

[15] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 6.

[16] Albanese, a.g.e., s. 6.

[17] Albanese, a.g.e., s. 26.

[18] Albanese, a.g.e., s. 2.

[19] Albanese, a.g.e., s. 7 ve s. 12.

[20] Albanese, a.g.e., s. 12.

[21] Albanese, a.g.e., s. 12.

[22] Albanese, a.g.e., s. 12.

[23] Albanese, a.g.e., s. 20.

[24] Albanese, a.g.e., s. 20.

[25] Albanese, a.g.e., s. 19 ve s. 20.

[26] Albanese, a.g.e., s. 7.

[27] Albanese, a.g.e., s. 7.

[28] Albanese, a.g.e., s. 25.

[29] Albanese, a.g.e., s. 8.

[30] Albanese, a.g.e., s. 9.

[31] Albanese, a.g.e., s. 9.

[32] Albanese, a.g.e., s. 9.

[33] Albanese, a.g.e., s. 10.

[34] Albanese, a.g.e., s. 12 ve s.13.

[35] Albanese, a.g.e., s. 12.

[36] Albanese, a.g.e., s. 13.

[37] Albanese, a.g.e., s. 14.

[38] Albanese, a.g.e., s. 14.

[39] Albanese, a.g.e., s. 14.

[40] Albanese, a.g.e., s. 15.

[41] Albanese, a.g.e., s. 15.

[42] Albanese, a.g.e., s. 16.

[43] Albanese, a.g.e., s. 16.

[44] Albanese, a.g.e., s. 16.

[45] Albanese, a.g.e., s. 18.

[46] Albanese, a.g.e., s. 18.

[47] Albanese, a.g.e., s. 18.

[48] Albanese, a.g.e., s. 19.

[49] Albanese, a.g.e., s. 24.

[50] Albanese, a.g.e., s. 24.

[51] Albanese, a.g.e., s. 25.

[52] Albanese, a.g.e., s. 25.

[53] Albanese, a.g.e., s. 21.

[54] Albanese, a.g.e., s. 21.

[55] Albanese, a.g.e., s. 21.

[56] Albanese, a.g.e., s. 22.

[57] Albanese, a.g.e., s. 21.

[58] Albanese, a.g.e., s. 23.

[59] Albanese, a.g.e., s. 23.

[60] Albanese, a.g.e., s. 24.

[61] Albanese, a.g.e., s. 2.

[62] Biscontini, T. (2024). Racial capitalism. EBSCO Research Starters. https://www.ebsco.com/research-starters/history/racial-capitalism

[63] Dowling, P. (2023, 17 Kasım). Dirty secret of Israel’s weapons exports: They’re tested on Palestinians.https://www.aljazeera.com/features/2023/11/17/israels-weapons-industry-is-the-gaza-war-its-latest-test-lab

[64]  Aral, B. (2025). Uluslararası sistemin yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

[65] Karaoğlu, A. O. (2025). Uluslararası hukukun yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

[66] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 3.

[67] Albanese, a.g.e., s. 3.

[68] Albanese, a.g.e., s. 26.

GAZZE'DE ÇEVRESEL YIKIM

Doç.Dr. Muhammed Hüseyin Mercan
Arş. Gör. Hasan İlkbahar

Özet

Raporun çevresel boyutunu mercek altına alan bu bölümde, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımın yol açtığı ve "ekokırım" boyutuna varan ekolojik tahribat somut verilerle analiz edilmektedir. Çalışmada; hava ve kara saldırılarının 61 milyon ton moloz yığını oluşturarak halk sağlığını tehdit eden hastalıkların türemesine yol açtığı, su ve kanalizasyon altyapısının sistematik imhasıyla temiz suya erişimin imkânsız hale geldiği belirtilmektedir. Tarım arazilerinin, zeytinliklerin ve seraların yok edilmesiyle gıda güvenliğinin çökertildiği; deniz ve hava ekosisteminin geri dönülemez biçimde kirletildiği vurgulanmaktadır. Bu süreç, sadece insani bir kriz değil, Gazze’nin yaşanabilir bir coğrafya olma vasfını yitirdiği topyekûn bir çevresel felaket olarak nitelendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Çevresel Yıkım, Su Güvenliği, Gıda Güvenliği, Ekolojik Tahribat.

Giriş

Siyonist yönetim, Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından tarihsel süreçte eşine az rastlanır bir saldırganlıkla Gazze’de soykırım başlattı. Uluslararası hukukun ayaklar altına alındığı, her türlü insan hakları normlarının çiğnendiği ve insani ve ahlaki tüm değerlerin yok sayıldığı bu soykırım sürecinde Gazze’deki canlı ve cansız bütün varlıklar hedef alındı. İşgal ordusu bir yandan Gazze halkına yönelik katliam stratejisi uygularken diğer yandan da Gazze’nin bütün alt ve üst yapısını tahrip ederek eşi benzeri görülmemiş bir yıkım meydana getirdi. Yeşaya kehaneti ve Amâlika halkının yok edilmesi gibi dini anlatı ve sembollerle meşrulaştırılmaya çalışılan soykırım sürecinde aynı zamanda ciddi derecede çevresel yıkım meydana geldi.

Resmi söyleminde çölü yeşertmesi ve çölde çiçek açtırmasıyla övünen, çevreci sivil toplum örgütlerine verdiği destekle ön plana çıkan ve yeşil alan projeleriyle dünya kamuoyunun gözünü boyayan Siyonist yönetim, bu süreçte telafisi mümkün olmayan bir çevre katliamının altına imzasını attı.

Bu bölümde, yaklaşık iki yıl süren soykırım sürecinde Gazze’de meydana gelen çevresel yıkım ve bu tahribatın Gazzeliler üzerinde yol açtığı olumsuz etkiler üzerinde durulacaktır. Moloz yığınlarının çevreye yönelik zararları; su kaynaklarının kirletilmesi ve su altyapısının yok edilmesi; toprak ve arazi yapısının uğradığı hasar, tarım alanlarına, meyve bahçelerine ve zeytinliklere yönelik tahribat; deniz ekosisteminin bozulması, deniz kıyısının kirlenmesi ve mevcut hava kirliliği başlıca ele alınan konular arasında yer almaktadır. Bunun yanı sıra Netanyahu ve kabinesinin çevresel yıkım meydana getiren saldırganlığının Gazze halkının su güvenliği ve gıda güvenliği üzerindeki etkisine odaklanılırken diğer yandan da bölgede meydana gelen hava kirliliğinin olumsuz etkileri üzerinde durulacaktır. Gazze’deki çevresel yıkımın bütün boyutlarıyla ortaya konulması amaçlanan bu çalışmada Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), BM Çevre Programı (UNEP), BM Uydu Merkezi (UNOSAT), BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA), Dünya Bankası (DB), Filistin Merkezi İstatistik Bürosu (FMİB), Oxfam International gibi kurum ve kuruluşların çalışmalarından yararlanılmıştır.

Moloz Yığınları

7 Ekim 2023 tarihinden itibaren Gazze’de gerçekleşen soykırım sürecindeki çevresel yıkımı tüm boyutlarıyla ortaya koyabilmek adına ilk olarak bölgedeki genel yıkımın analiz edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Siyonist yönetimin hava ve kara saldırıları Gazze’nin kentsel çevresinde genel bir yıkım meydana getirerek bölgede moloz yığınlarının oluşmasına yol açmıştır. Moloz yığınlarının ortaya çıkmasındaki en temel belirleyici faktör ise binaların ve yolların zarar görmesi ve önemli bir kısmının tamamen yıkılmasıdır. Nitekim Birleşmiş Milletler Uydu Merkezi (UNOSAT) tarafından açıklanan verilere göre 11 Ekim 2025 tarihi itibarıyla Gazze’de zarar gören bina sayısı 198.273’tür. Nitekim bu rakamlara göre Gazze’deki binaların yaklaşık %81’i kısmen veya tamamen tahribata uğramıştır.[3] Öte yandan 12 Eylül 2025 tarihi itibarıyla, UNOSAT’ın paylaştığı veriler Gazze’de yaklaşık 3.479 km’lik yolun zarar gördüğünü göstermektedir. Bu yolların 1.511 km’lik kısmı tamamen yok olurken; 484 km’lik bölüm ciddi bir şekilde, geri kalan 1.484 km’lik yol ise kısmen zarar görmüştür. Böylelikle Gazze’deki mevcut anayolların yaklaşık %77’si ciddi bir tahribata maruz kalmıştır.[4]

Gazze’nin üst yapısını oluşturan bina ve yol tahribatının en temel sonucu ise Gazze’nin kentsel çevresine zarar veren ve çevre kirliliğine neden olan moloz yığınlarının oluşmasıdır. Bu minvalde, BM Çevre Programı’na (UNEP) göre Temmuz 2025 itibarıyla Gazze’de 61 milyon ton moloz bulunmaktadır. Rakamın büyüklüğünün önemi ve mahiyeti geçmiş saldırılarla yapılan kıyaslama sonucunda ortaya çıkmaktadır. Nitekim 61 milyon ton moloz; 2008, 2012, 2014 ve 2021’de Gazze’ye düzenlenen saldırılar sonucunda ortaya çıkan moloz miktarının 20 katından fazlasına tekabül etmektedir. Bu durum ise Gazze’de yaşanan yıkımın mahiyetini gözler önüne sermektedir. Moloz yığınlarının çevreye verdiği zararın ve oluşturduğu kirliliğin yanı sıra, bünyesindeki çeşitli kimyasal madde ve tehlikeli materyaller insan sağlığını son derece olumsuz etkilemektedir.

Molozların üstünde gezinen bit, pire ve tatarcıklar yerinden edilen Gazzeliler arasında layşmanyaz hastalığının yaygınlaşmasına neden olmaktadır.[5]

Tüm bu nedenlerden ötürü moloz yığınları neticesinde Gazze’de çevresel yıkımın ve çevre felaketinin arttığını ve molozların insan sağlığını olumsuz bir şekilde etkilediğini söylemek mümkündür.

Su Kaynakları

İşgal ordusunun Gazze’de yürüttüğü soykırım sürecinde çevresel yıkımın en yoğun gerçekleştiği başlıca alan su kaynaklarıdır. Siyonist yönetimin yoğun hava ve kara saldırıları bir yandan Gazze’nin temiz ve içilebilir su kaynaklarının kirlenmesine neden olurken bir yandan da bölgenin su ve kanalizasyon altyapısını yok ederek çevre kirliliğine yol açmıştır. Dolayısıyla su kaynakları ve su altyapısı bağlamında işgal yönetiminin çevreye verdiği zararın ve yıkımın boyutları iki temel alt başlıkta incelenebilir: su kaynaklarının kirlenmesi ve su altyapısının tahrip edilmesi. Nihayetinde her iki durumun Gazze’de kişi başına düşen su miktarının minimum seviyeye inmesine ve sudan kaynaklı hastalıkların yaygınlaşmasına neden olduğu ileri sürülebilir. Bu sebepten ötürü; su kaynaklarında oluşan kirliliğin ve su altyapısının tahrip edilmesinin boyutları açıklandıktan sonra Gazze’de kişi başına düşen su miktarı ve su güvenliğinin güncel durumu üzerine odaklanılacaktır.

Gazze’nin su kaynaklarındaki mevcut kirliliğin kökleri işgal devletinin kurulduğu yıllara kadar uzanmaktadır. 1947 ve 1949 yılları arasındaki “Etnik temizlik”[6] politikasıyla Filistinlileri zorla yerinden ederek mülteci konumuna düşüren Siyonist yönetim, Gazze’nin yegâne doğal su kaynağı olan Kıyı Akiferi’nin önemli bir bölümünü kontrol altına almıştır. Akiferden yapılması gereken yıllık ortalama su çekim miktarı 55 milyon m3 iken işgal yönetiminin 120 milyon m3’e varan su çekimi nedeniyle akiferin su seviyesinde azalma olmuş ve akabinde deniz suyunun akifere karışmasıyla birlikte kirlilik meydana gelmiştir.[7] BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA) göre akiferdeki mevcut kirlilik oranı %97’dir.[8] Dolayısıyla Gazzelilerin temiz su elde etmek için akiferden yeterince yararlanamadığını belirtmek yerinde olacaktır.

Gazze halkının temiz ve içilebilir suyu iki temel yolla elde ettiği ileri sürülebilir. Bunlardan birincisi İsrailli kamu şirketi Mekorot’un Gazze’ye ulaştırdığı üç farklı boru hattıdır. Bununla birlikte suyun oldukça pahalıya satılması ve sıklıkla gerçekleşen su kesintileri gibi nedenlerle boru hatlarının işlevinin yeterli olmadığı ileri sürülebilir.[9] Öte yandan Gazze’nin su altyapısının önemli unsurları arasında yer alan arıtma tesislerinin su tedariki noktasında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Nitekim günde 37 bin m3 su üreten tesislerden Gazze nüfusunun yaklaşık %35’i yararlanmaktadır.[10] Buradan hareketle 7 Ekim öncesinde Gazze’de hâlihazırda bir su krizinin varlığından bahsedilebilir. Bu sorun 9 Ekim 2023 tarihinde dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın Gazze’ye yönelik herhangi bir şekilde su, gıda, elektrik ve enerji verilmeyeceğini açıklaması[11] ve hava saldırılarının yoğunluğunu arttırarak su altyapısının hedef alınmasıyla daha da artmıştır.

İşgal ordusunun saldırıları sonucunda Gazze’nin içme suyu kuyuları, tarımsal sulama kuyuları, kanalizasyon altyapısı, atık su tesisleri, arıtma tesisleri gibi su altyapısının önemli unsurları hedef alınmıştır. İşgal ordusunun suyu silah olarak kullandığını belirten Oxfam International raporuna göre 3 Haziran 2024 tarihi itibarıyla su altyapısının yaklaşık %67,6’sı yok edilmiş veya tahrip edilmiştir.[12] Öte yandan OCHA’nın 5 Ekim 2025 tarihinde yayınladığı son durum değerlendirme raporunda bölgenin su altyapısının yaklaşık %89’unun tamamen yok edildiği veya tahrip edildiğinin altı çizilmiştir.[13] Bunun yanı sıra Dünya Bankası (DB), Avrupa Birliği (AB) ve BM tarafından hazırlanan ve Şubat 2025’te yayınlanan Gazze ve Batı Şeria Geçici Hızlı Hasar ve İhtiyaç Değerlendirmesi başlıklı raporda Gazze’deki su altyapısının yıkımına yönelik önemli tespitler bulunmaktadır. Bu minvalde altı atık su arıtma tesisinden biri tamamen yok olmuş kalan 5’i ise hasar görmüştür. Bunun yanı sıra Gazze’de temiz ve içilebilir su sağlanan üç Mekorot boru hattından ikisi hasar almıştır. Ek olarak Gazze’nin su tedarikinde ve su sisteminin işleyişinde kritik rol oynayan Gazze Elektrik Santrali de zarar gören altyapı unsurları arasında yerini almıştır.[14] Su altyapısının uğradığı zararın boyutları BM Çevre Programı’nın (UNEP) Ekim 2025’te hazırladığı raporda da gözler önüne serilmektedir.

Bu doğrultuda 214 yeraltı suyu desalinasyon (tuzdan arındırma) tesisinin 134’ü; 54 su depolama havzası ve pompalama istasyonundan 45’i; 28 yağmur suyu toplama göletinden 15’inin zarar gördüğü tespit edilmiştir.[15]

Gazze’nin su kaynaklarının kirletilmesinin ve su altyapısının önemli bir bölümünün yok edilmesi kişi başına düşen günlük su miktarını oldukça derinden etkilemiştir. Bununla birlikte 7 Ekim öncesinde dahi Gazze’de kişi başına düşen su miktarının oldukça düşük olduğunu vurgulamamız gerekmektedir.

Bu doğrultuda Filistin Merkezi İstatistik Bürosu’nun (FMİB) 2022’de yayınladığı verilere göre Gazze’deki miktar 26,8 litredir.[16] Özellikle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün kişi başına düşen günlük minimum su miktarı için önerdiği rakamın 100 litre olduğu dikkate alındığında; Gazze’deki rakamın 7 Ekim öncesinde dünya standartlarının oldukça altında olduğu söylenebilir.

Öte yandan Aksa Tufanı’nın akabinde gerçekleşen soykırım sürecinde bu rakamın daha da aşağılara indiği söylenebilir. Nitekim

Oxfam International’a göre 7 Ekim sonrasında Gazze’de kişi başına düşen su miktarı yaklaşık 4,74 litredir.[17]

DSÖ’nün acil durumlar için geçerli olmak üzere belirlediği minimum su seviyesinin 7,5-15 litre arasında olduğu göz önüne alındığında,[18] Gazze’deki rakamın en acil durumlar için geçerli olması beklenen standartların dahi altında kaldığı görülmektedir. Ek olarak Gazze’de temiz ve içilebilir suya erişimin olmaması başta çocuklar olmak üzere kirli ve güvenilir olmayan sudan kaynaklanan hastalıkların çoğalmasına neden olmuştur. Bu minvalde Oxfam International’ın Temmuz 2025’te yayınladığı verilere göre Gazze’de akut sarılık oranı %101, sulu ishal oranı %150 ve kanlı ishal oranı ise %302 artış göstermiştir.[19] Bunun yanı sıra sudan kaynaklı olarak çocuk felci, kolera, hepatit A, dizanteri gibi hastalıkların sayısında da artış gözlemlenmiştir.[20]

Toprak, Arazi ve Tarım Alanları

Gazze’de gerçekleşen soykırım sürecinde çevresel bağlamda yıkımın gerçekleştiği konulardan diğeri toprak ve arazi hususunda gerçekleşmiştir. Bu bağlamda Gazze’nin tarım alanları, meyve ağaçları, sebze ekili arazileri ve sera bölgeleri Siyonist yönetimin saldırıları sonucunda yok olmuştur. Bunun yanı sıra işgal ordusunun kullandığı silahlar ve savaş malzemeleri Gazze topraklarının kirlenmesine ve bu toprakların yapısının bozulmasına yol açmıştır.[21] Gazze halkı genelinde açlık ve kıtlığın yaygınlaşması bu durumun en temel sonuçlarından birini oluşturmuştur. Bu nedenden ötürü ilk olarak Gazze’nin toprak ve arazi altyapısının gördüğü zarara odaklanılacak ardından da yaşanan gıda güvensizliğinin, açlığın ve kıtlığın boyutları açıklanacaktır.

Yukarıdaki girizgâhtan hareketle ilk olarak Gazze’deki tarım arazilerinin gördüğü zarara odaklanılabilir. Gazze’nin yüzölçümü yaklaşık 365 km2’dir ve bunun da 150 km2’si tarım arazilerinden oluşmaktadır.

UNOSAT’ın Temmuz 2025 tarihli değerlendirme raporuna göre yaklaşık 130 km2’lik tarım arazisi işgal ordusunun saldırıları sonucunda tahrip edilmiştir.[22]

Öte yandan BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Ekim 2025 tarihinde açıkladığı veriler zararın boyutunu hektar bazında yüzdelik olarak incelemektedir. FAO’ya göre Gazze’de yaklaşık 15.053 hektarlık tarım arazisi bulunmaktadır. Bu arazilerden %54,1’i tahrip edilmiş ve erişilemez vaziyettedir. Öte yandan bu arazilerin %32,8’lik dilimi zarar görmüş olmasına karşın erişilebilir durumdadır. Nihayetinde geriye kalan  %13,1’lik arazi diliminin ise %9,1’lik bölümü zarar görmemiş olmasına rağmen erişilemez haldeyken %4’lük dilim ise zarar görmemiş ve erişilebilir durumdadır.[23] Dolayısıyla Gazze’nin tarım alanlarından yalnızca %4’ünün kullanılabilir ve faydalanılabilir durumda olduğu ileri sürülebilir. Ek olarak zarar gören tarım alanlarının bölgesel dağılımına ilişkin bilgiler de bulunmaktadır. Bu doğrultuda FAO’nun Kasım 2025’te yayınladığı verilere göre yüzdelik olarak zararın en fazla olduğu bölge Kuzey Gazze (94,1) iken tarım alanlarının en fazla hasar gördüğü bölge ise Han Yunus’tur (3.531 hektar).[24]

Din merkezli soykırım sürecinde çevresel yıkımın önemli bir boyutunu oluşturan tarım alanlarının uğradığı zararın açıklanmasının ardından sebze ekili alanlar, tarla bitkilerinin ekildiği alanlar ve meyve bahçeleri ve diğer ağaçlar bazında olmak üzere tarım alanlarının gördüğü zararın kategorik dağılımı üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda yaklaşık 7.871 hektarlık meyve bahçesi ve diğer ağaçlar kategorisine dâhil olan tarım arazisi zarar görmüştür. Bunun yanı sıra tarla bitkilerinin ekildiği alanlardan yaklaşık 2.626 hektarlık arazi ve sebze ekili alanlardan ise 2.572 hektarlık arazi tahrip edilmiştir.[25] Tam da bu noktada yazılı ve görsel medyayı en fazla meşgul eden konuların başında gelen zeytin ağaçları konusuna değinmekte fayda vardır.

FAO’nun Kasım 2025’te yayınladığı verilere göre Gazze’de en fazla hasarın gerçekleştiği bahçe kategorisi zeytinliklerdir. Nitekim 3.104 hektarlık müstakil zeytinlik bölgesinin yaklaşık 2.797 hektarlık bölümü tahrip edilmiştir (%90,3).

Bunun yanı sıra Gazze’de aynı zamanda zeytin ve diğer ağaçların bir arada bulunduğu bahçeler de bulunmaktadır. Toplamda 2.388 hektarlık araziyi kaplayan bu bahçelerin yaklaşık 2.142 hektarlık bölümü hasar görmüştür (%90,2).[26]

Seralar soykırım sürecinde çevresel yıkımın gerçekleştiği diğer bir alanı oluşturmaktadır. 7 Ekim öncesinde mevcut 1.305,3 hektarlık sera arazisinin yaklaşık 1.038,7 hektarlık bölümü işgal ordusunun saldırıları sonucunda hasara uğramıştır (%79,6). Bunun yanı sıra Gazze kent merkezindeki seraların tamamı zarar görürken Kuzey Gazze’de (%99,8) ve Refah’ta %93,7) yer alan seraların ise neredeyse tamamı tahrip edilmiştir. Yüzdelik olarak seraların en az hasar gördüğü bölgeler ise Deyr el-Belah (%62,3) ve Han Yunus’tur (%70,3).[27]

Gazze’deki tarımsal altyapının önemli unsurları arasında yer alan ve tarımın sürdürülebilirliğinde önemli bir rol oynayan yapıların başında tarımsal sulama kuyuları gelmektedir. İşgal ordusunun sulama kuyularını hedef alması aynı zamanda çevresel yıkımı ortaya çıkaran etmenler arasında yer almıştır. Bu minvalde 7 Ekim öncesinde Gazze’de mevcut 2.261 sulama kuyusunun 1.960’ı kullanılamaz vaziyettedir. FAO’nun Kasım 2025’te açıkladığı verilere göre Gazze kent merkezindeki 609 adet tarımsal sulama kuyusunun 582’si yararlanılamaz hale gelmiştir (%95,6). Öte yandan Kuzey Gazze’de zarar gören sulama kuyusu sayısı 556 iken Han Yunus’ta 351, Deyr el-Belah’ta 325 ve son olarak Refah’ta 146 adet tarımsal sulama kuyusu tahrip edilmiştir.[28]

Siyonist yönetimin soykırım sürecinde Gazze’nin tüm alt ve üst yapısını hedef aldığı bu tür saldırılar bir yandan bölgede çevresel bir yıkım meydana getirirken diğer yandan da Gazze’de gıda güvensizliğinin yaşanmasına neden olmuştur. Özellikle 7 Ekim sürecinde tarımın Gazze ekonomisinde ve Gazzelilerin gıda güvenliğinin sağlanmasında oynadığı rol dikkate alındığında tarım alanlarının hedef alınmasının en önemli sonucu gıda güvensizliğinin ortaya çıkmasıdır. Bunun yanı sıra Netanyahu hükümetinin ateşkes sürecine kadar Gazze’ye yönelik her türlü insani yardım faaliyetlerini engellemesi ve ateşkes sürecinde de yardımların geçişini yavaşlatması Gazze’de açlık ve kıtlığın yaygınlaşmasına neden olmuştur.[29] Bunun sonucunda ise açlık ve kıtlıktan kaynaklanan ölüm sayısı 400’ü aşmıştır.[30] Dolayısıyla işgal ordusunun Gazze’nin tarım alanlarını hedef alması bir yandan bölgede çevresel yıkım meydana getirirken diğer yandan da gıda güvensizliğinin artmasına ve insan sağlığının olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Gazze’deki açlık ve kıtlık durumu verilerle de desteklenmektedir. Bu noktada gıda güvenliğini 1’den 5’e gruplandıran Entegre Gıda Güvenliği Evre Sınıflandırması’nın 1 Temmuz ve 15 Ağustos 2025 tarihleri arasını kapsayan çalışmasına göre Gazze nüfusunun %20’sinin kriz evresinde (3. Evre), %54’ünün aciliyet evresinde (4. Evre) ve geriye kalan %26’sının ise yıkım evresinde (5. Evre) yer aldığı görülmektedir.[31] Dolayısıyla Siyonist yönetimin soykırım sürecinde yol açtığı çevresel yıkımın beraberinde insan sağlığını ve gıda güvenliğini son derece olumsuz etkilediği öne sürülebilir.

Deniz ve Kıyı Ekosistemleri

Siyonist yönetimin Gazze’de uygulamaya koyduğu ve tarihsel süreçte eşi benzeri görülmeyen soykırım sürecinde çevresel yıkımın gerçekleştiği diğer bir husus deniz ve kıyı ekosistemleridir. 7 Ekim öncesinde Gazze kıyı ekosisteminde varlığını sürdüren balık türleri bölgedeki biyoçeşitlilik ve gıda güvenliği açısından kritik bir öneme haizdir. Bunun yanı sıra yaklaşık 40 kilometre uzunluğundaki Gazze kıyı şeridi ticaret, deniz taşımacılığı ve deniz suyunun arıtılması noktasında Gazze halkının su güvenliği ve ticari faaliyetleri hususunda önemli rol oynamıştır. Bununla birlikte Siyonist yönetimin yoğun hava ve kara saldırısı akabinde Gazze’nin su ve kanalizasyon altyapısında meydana gelen tahribat beraberinde atık suyun denize sızmasına neden olmuş ve Gazze kıyı şeridinin işlevsiz hale gelmesine yol açmıştır.[32]

Hava Kirliliği

Siyonist yönetimin Gazze’de yürüttüğü soykırımın yol açtığı çevresel yıkımın diğer bir önemli boyutunu hava kirliliği oluşturmaktadır.[33] Her ne kadar su, arazi, toprak ve deniz ekosistemlerinde meydana gelen yıkım gibi doğrudan verilerle ifade edilemese de Gazze’ye yönelik yoğun bombardıman sonucunda meydana gelen yangınların karbon monoksit salınımını arttırdığı ve bunun sonucunda da Gazze’de hava kirliliğine yol açtığı ifade edilebilir. Bunun yanı sıra yoğun bombardımanın ortaya çıkardığı moloz yığınları, toz bulutları ve kimyasal salınımlar da benzer bir şekilde hava kirliliğini arttırmaktadır. Son olarak, hava kirliliğine neden olan diğer bir etken ise Gazze’de elektriğin bulunmamasıdır. Hatırlanacağı üzere dönemin işgalci yönetimin Savunma Bakanı Yoav Gallant 9 Ekim’de yaptığı açıklamada Gazze’ye verilen elektrik enerjisinin kesildiğini ilan etmişti. Bu nedenden ötürü Gazze halkının ısınmak için plastik ve evsel atıklar gibi çeşitli materyallere yönelmesi beraberinde hava kirliliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.[34] En nihayetinde tüm bu durumların gerçekleşmesindeki temel faktör işgal ordusunun tarihsel süreçte eşi benzeri görülmeyen bir soykırım politikası uygulaması ve Gazze’nin alt ve üst yapısına dair her şeyi yok etmeye girişmesi bulunmaktadır.

Sonuç

Yaklaşık iki yıl süren ve 10 Ekim 2025 tarihinde duraklama dönemine giren soykırım sürecinde 70 binin üzerinde Gazzeli şehit olurken yaklaşık 200 bin insan yaralanmış ve 2 milyon insan yerinden edilmiştir. Bunun yanı sıra Gazze’nin bütün alt ve üst yapısı işgal ordusu tarafından hedef alınmış ve sonuçta 200 bine yakın bina hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. Dini argümanlarla ve mitolojik ögelerle meşrulaştırılmaya çalışılan soykırım süresince Siyonist yönetim 21. yüzyılın en büyük çevre felaketlerinden birine neden olmuştur. İşgal ordusunun yoğun hava bombardımanı neticesinde tahrip edilen binalar ve yollar beraberinde moloz yığınlarının oluşmasına yol açmış ve molozlardan kaynaklanan çevre kirliliği Gazze’de baş göstermiştir. Uzun yıllara dayanan işgal ve ilhak stratejisi sonucunda Gazze’nin su kaynaklarını kirleten Siyonist yönetim, soykırım sürecinde Gazze’nin su ve kanalizasyon altyapısının neredeyse tamamını yok ederek Gazze’nin su güvenliğinin minimum seviyeye inmesine ve atık sudan kaynaklı hastalıkların ve ölümlerin sayısının artmasına neden olmuştur. Bununla da yetinmeyen Netanyahu ve kabinesi Gazze’deki tarım alanlarını, meyve bahçelerini, zeytinlikleri, seraları ve tarım altyapısının önemli unsurları arasında yer alan diğer bileşenleri hedef gözetmeksizin yok etmiştir. Bir yandan çevresel katliam gerçekleştiren Siyonist yönetim diğer yandan insani yardım faaliyetlerini engelleyerek Gazze’yi açlık ve kıtlıkla baş başa bırakmıştır. Öte yandan işgal hava kuvvetlerinin yoğun bombardımanı bölgede gözle görülür bir hava kirliliğine neden olmuş ve Gazzeliler temiz havadan mahrum bırakılmıştır. Tüm bu gelişmeler, yaklaşık iki yıl süren soykırım sürecinde Netanyahu kabinesinin yalnızca insanlığa karşı suç işlemediğini aynı zamanda çevresel yıkım ve tahribat meydana getirerek tüm insanlığa karşı ciddi bir tehdit unsuru olduğunu göstermektedir.

Kaynakça

Al Jazeera. (2023, 9 Ekim). Israel announces ‘total’ blockade on Gaza.https://www.aljazeera.com/news/2023/10/9/israel-announces-total-blockade-on-gaza

Anadolu Ajansı. (2023, 17 Ekim). Gazze’deki su sıkıntısı çevre felaketine dönüşebilir.https://www.aa.com.tr/tr/yesilhat/kirlilik/gazzedeki-su-sikintisi-cevre-felaketine-donusebilir/1821471

Anadolu Ajansı. (2025). Gazze’de İsrail’in açlıktan ölüme mahkum ettiği çocukların hikayeleri soykırımın boyutunu gösteriyor. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzede-israilin-acliktan-olume-mahkum-ettigi-cocuklarin-hikayeleri-soykirimin-boyutunu-gosteriyor/3708989

Anadolu Ajansı. (2025). İsrail’in ablukası nedeniyle kıtlık yaşanan Gazze’de açlıktan ölenlerin sayısı 457’ye yükseldi.https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-ablukasi-nedeniyle-kitlik-yasanan-gazze-de-acliktan-olenlerin-sayisi-457-ye-yukseldi/3706729

FAO. (2025a). Agricultural land and related facilities availability in the Gaza Strip as of 15 October 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7340en

FAO. (2025b). Damage to agricultural wells due to the conflict in the Gaza Strip as of 26 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7335en

FAO. (2025c). Damage to cropland categories due to the conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7336en

FAO. (2025d). Damage to cropland due to the conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7337en

FAO. (2025e). Damage to greenhouses due to the conflict in the Gaza Strip as of 5 October 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7339en

FAO. (2025f). Damage to olive and other tree plantations due to the conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7338en

Hall, N., vd. (2024, 1 Aralık). The siege of Gaza’s water. Center for Strategic and International Studies (CSIS).https://www.csis.org/analysis/siege-gazas-water

IPC - Integrated Food Security Phase Classification. (2025). Gaza Strip: Acute food insecurity situation for 1 July - 15 August 2025. https://www.ipcinfo.org/ipc-country-analysis/details-map/en/c/1159696/?iso3=PSE

Isaac, J. (2006). The role of groundwater in the water conflict and resolution between Israelis and Palestinians. ss. 269–284. http://www.columbia.edu/~tmd2118/situstudio/detailwater-IsaacJad.pdf

Joseph, L. (2025, 27 Şubat). Israel’s bombing of Gaza caused untold environmental damage − recovery will take effort and time. The Conversation. https://doi.org/10.64628/AAI.7ctfejhwx

Oxfam International. (2024). Water war crimes: How Israel has weaponized water in its military campaign in Gaza.

Oxfam International. (2024, 19 Temmuz). Israel using water as weapon of war as Gaza supply plummets by 94%, creating deadly health catastrophe: Oxfam. https://www.oxfam.org/en/press-releases/israel-using-water-weapon-war-gaza-supply-plummets-94-creating-deadly-health

Oxfam International. (2025, 24 Temmuz). Disease ripping through Gaza as Israel continues to deliberately block aid: Oxfam. https://www.oxfam.org/en/press-releases/disease-ripping-through-gaza-israel-continues-deliberately-block-aid-oxfam

Palestinian Central Bureau of Statistics, & Palestinian Water Authority. (2022). The Palestinian Central Bureau of Statistics (PCBS), and the Palestinian Water Authority (PWA) Issue a joint Press Release on the Occasion of World Water Day [Basın bülteni]. https://www.pcbs.gov.ps/portals/_pcbs/PressRelease/Press_En_22-3-2022-Water-en.pdf

Reuters. (2024, 12 Nisan). UN says waterborne illnesses spread in Gaza due to heat, unsafe water.https://www.reuters.com/world/middle-east/un-says-waterborne-illnesses-spread-gaza-due-heat-unsafe-water-2024-04-12/

United Nations Environment Programme (UNEP). (2025). Environmental impact of the escalation of conflict in the Gaza Strip.

United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA) - Occupied Palestinian Territory. (2018, 16 Kasım). Study warns water sanitation crisis in Gaza may cause disease outbreak and possible epidemic. https://www.ochaopt.org/content/study-warns-water-sanitation-crisis-gaza-may-cause-disease-outbreak-and-possible-epidemic

United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA) - Occupied Palestinian Territory. (2025, 6 Kasım). Reported impact snapshot | Gaza Strip (5 November 2025). https://www.ochaopt.org/content/reported-impact-snapshot-gaza-strip-5-november-2025

UNOSAT. (2025). Gaza Strip comprehensive damage assessment. https://unosat.org/products/4213

 Son Notlar

[1] Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü.

[2] Arş. Gör., Düzce Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü.

[3] UNOSAT, “Gaza Strip Comprehensive Damage Assessment”.

[4] UNOSAT, “Gaza Strip Road Network Comprehensive Damage Assessment”, 2025, https://unosat.org/products/4201.

[5] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 26-30.

[6] Ilan Pappé, Filistin’de Etnik Temizlik, çev. Yankı Deniz Tan (İntifada Yayınları, 2022), Etnik Temizlik politikasının detayları için bkz:

[7] Jad Isaac, “The role of groundwater in the water conflict and resolution between Israelis and Palestinians”, 269-284 (2006): 274, http://www.columbia.edu/~tmd2118/situstudio/detailwater-IsaacJad.pdf.

[8] OCHA, “Study Warns Water Sanitation Crisis in Gaza May Cause Disease Outbreak and Possible Epidemic”, United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs - Occupied Palestinian Territory, 16 Kasım 2018, http://www.ochaopt.org/content/study-warns-water-sanitation-crisis-gaza-may-cause-disease-outbreak-and-possible-epidemic.

[9] Anadolu Ajansı, “Gazze’deki su sıkıntısı çevre felaketine dönüşebilir”, 17 Ekim 2023, https://www.aa.com.tr/tr/yesilhat/kirlilik/gazzedeki-su-sikintisi-cevre-felaketine-donusebilir/1821471.

[10] Natasha Hall vd., “The Siege of Gaza’s Water”, Center for Strategic and International Studies (CSIS), Center for Strategic and International Studies (CSIS), 01 Aralık 2024, https://www.csis.org/analysis/siege-gazas-water.

[11] Aljazeera English, “Israel Announces ‘Total’ Blockade on Gaza”, Al Jazeera, 2023, https://www.aljazeera.com/news/2023/10/9/israel-announces-total-blockade-on-gaza.

[12] Oxfam International, Water War Crimes: How Israel has Weaponized Water in its Military Campaign in Gaza (Oxfam International, 2024).

[13] OCHA, “Reported Impact Snapshot | Gaza Strip (5 November 2025)”, United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs - Occupied Palestinian Territory, 06 Kasım 2025, https://www.ochaopt.org/content/reported-impact-snapshot-gaza-strip-5-november-2025.

[14] World Bank vd., Gaza and West Bank Interim Rapid Damage and Needs Assessment (2025), 37.

[15] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip (United Nations Environment Programme, 2025), 7-10.

[16] Palestinian Central Bureau of Statistics, “Press Releases, The Palestinian Central Bureau of Statistics (PCBS), and the Palestinian Water Authority (PWA)  Issue a joint Press Release on the Occasion of World Water Day”, Palestinian Central Bureau of Statistics, 2022, https://www.pcbs.gov.ps/portals/_pcbs/PressRelease/Press_En_22-3-2022-Water-en.pdf.

[17] Oxfam International, “Israel Using Water as Weapon of War as Gaza Supply Plummets by 94%, Creating Deadly Health Catastrophe: Oxfam”, Oxfam International, 19 Temmuz 2024, https://www.oxfam.org/en/press-releases/israel-using-water-weapon-war-gaza-supply-plummets-94-creating-deadly-health.

[18] World Health Organization (WHO), Technical Notes On Drinking-Water, Sanitation And Hygiene In Emergencies (World Health Organization (WHO), 2013).

[19] Oxfam International, “Disease Ripping through Gaza as Israel Continues to Deliberately Block Aid: Oxfam”, Oxfam International, 24 Temmuz 2025, https://www.oxfam.org/en/press-releases/disease-ripping-through-gaza-israel-continues-deliberately-block-aid-oxfam.

[20] Reuters, “UN Says Waterborne Illnesses Spread in Gaza Due to Heat, Unsafe Water”, Middle East, Reuters, 12 Nisan 2024, https://www.reuters.com/world/middle-east/un-says-waterborne-illnesses-spread-gaza-due-heat-unsafe-water-2024-04-12/.

[21] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 19.

[22] UNOSAT, “Gaza Strip Comprehensive Damage Assessment”, 2025, https://unosat.org/products/4213.

[23] FAO, “Agricultural Land and Related Facilities Availability in the Gaza Strip as of 15 October 2025”, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7340en.

[24] FAO, “Damage to Cropland Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7337en.

[25] FAO, “Damage to Cropland Categories Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7336en.

[26] FAO, “Damage to Olive and Other Tree Plantations Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7338en.

[27] FAO, “Damage to Greenhouses Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 5 October 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7339en.

[28] FAO, “Damage to Agricultural Wells Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 26 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7335en.

[29] Anadolu Ajansı, “Gazze’de İsrail’in açlıktan ölüme mahkum ettiği çocukların hikayeleri soykırımın boyutunu gösteriyor”, 2025, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzede-israilin-acliktan-olume-mahkum-ettigi-cocuklarin-hikayeleri-soykirimin-boyutunu-gosteriyor/3708989.

[30] Anadolu Ajansı, “İsrail’in ablukası nedeniyle kıtlık yaşanan Gazze’de açlıktan ölenlerin sayısı 457’ye yükseldi”, 2025, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-ablukasi-nedeniyle-kitlik-yasanan-gazze-de-acliktan-olenlerin-sayisi-457-ye-yukseldi/3706729.

[31] IPC - Integrated Food Security Phase Classification, “Gaza Strip: Acute Food Insecurity Situation for 1 July - 15 August 2025”, 2025, https://www.ipcinfo.org/ipc-country-analysis/details-map/en/c/1159696/?iso3=PSE.

[32] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 23-24.

[33] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 36-37.

[34] Lesley Joseph, “Israel’s Bombing of Gaza Caused Untold Environmental Damage − Recovery Will Take Effort and Time”, The Conversation, 27 Şubat 2025, https://doi.org/10.64628/AAI.7ctfejhwx.

HAKİM ULUSLARARASI DÜZENİN YIKIMI

Prof. Dr. Berdal Aral

Özet

Raporun küresel siyaset perspektifini ele alan bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki soykırımının, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal uluslararası düzenin çöküşünü nasıl belgelediği analiz edilmektedir. Metinde, Batı dünyasının Ukrayna işgaline verdiği tepki ile Gazze’deki sessizliği arasındaki derin uçurum, sistemin çifte standartlı yapısının en somut kanıtı olarak sunulmaktadır. Uluslararası hukukun, tarafsız bir mekanizma olmaktan çıkıp güçlü devletlerin stratejik aparatına dönüştüğü vurgulanırken; "meşru müdafaa" adı altında sivil altyapının hedef alınmasının küresel normları aşındırdığı belirtilmektedir. Çalışma, mevcut düzenin meşruiyetini yitirdiğini savunarak, Batı merkezli hegemonya yerine medeniyetler arası mutabakata ve adalete dayalı yeni, çoğulcu bir uluslararası sistemin inşasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.

Anahtar Kelimeler: Liberal Düzen Kriz, Çifte Standart, Uluslararası Hukuk, Yeni Küresel Sistem.

İki yıldan fazla süren İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırımcı saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerine yönelik en ağır sınavlardan birini teşkil etmektedir. Bu süreç, sadece bir bölgesel çatışmanın trajedisinden ibaret olmayıp, uluslararası hukukun işlerliği, insan hakları söyleminin samimiyeti ve çok taraflı kurumların etkinliği gibi temel meselelerde sistemik bir krizi gözler önüne sermiştir. İngiltere ve Fransa gibi mütehakkim Batılı güçlerin, her şey olup bittikten sonra Filistin’i devlet olarak tanıması ya da İsrail’e yarım ağızla ateşkes çağrısı yapması gibi kısmi jestleri bir yana koyarsak, İsrail, Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana açıkça bir soykırım suçu işlerken dahi, bu korsan devlete vermeye devam ettiği destek, bu düzenin evrensel iddiaları ile jeopolitik çıkarlar arasındaki derin uçurumu ortaya çıkarmıştır. Bu kompozisyonda, Gazze'de yaşananlar üzerinden hakim uluslararası düzenin nasıl bir inandırıcılık krizi içine sürüklendiği, bu krizin somut tezahürleri olan çifte standartlar, yaptırımsızlık ve kurumsal çöküş tahlil konusu edilecek ve yaşanan dönüşümün küresel siyasete etkileri ele alınacaktır.

Hakim uluslararası düzenin temel vaadi, gücün değil hukukun üstünlüğüne dayalı, istikrarlı ve öngörülebilir bir küresel ortam yaratmaktı. Ancak Gazze, aynen 1990’larda Bosna ve Ruanda soykırımlarında ya da ABD’nin bu yüzyılın başlarında Afganistan’ı (2001) ve Irak’ı (2003) işgalinde olduğu gibi, bu vaadin ciddi bir şekilde sorgulanmasına neden olmuştur.

Uluslararası toplumun, özellikle de Batı'nın öncülük ettiği güç merkezlerinin, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini etkili bir şekilde durdurmak veya yaptırıma tâbi tutmak konusundaki müşterek aczi, mevcut düzenin çöküşünün en açık göstergesidir.

İki yılı aşkın süredir Gazze'de Filistinlileri sonu gelmeyen acımasız hava ve kara saldırılarına maruz bırakarak katliamlar silsilesiyle ve onları açlığa mahkûm ederek ortadan kaldırma hedefini (enkaz altında olanlar bir yana) 70 bine yakın Filistinliyi katlederek ve 170 bin kadarını yaralayarak kısmen ‘başarmış’ olan İsrail, aynı zamanda, mümkün olabilirse, Gazzelileri kendi topraklarından cebrî olarak başka ülkelere yollamayı hedeflemiştir. Siyonist terör devletinin bu hiçbir sınır gözetmeyen savaş stratejisi, herhangi bir anlamlı yaptırımla karşılaşmadan hayata geçirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, merkezinde uluslararası hukukun, uluslararası kurumların ve insan haklarının olduğu söylenen liberal uluslararası düzen, aslında hiçbir zaman savunur göründüğü kuralları ve ilkeleri hayata geçirmemiş, hem Soğuk Savaş döneminde hem de sonrasında emperyalist işgaller, vahim insan hakları ihlâlleri ve özellikle yoksul ülkeleri hedef alan acımasız iktisadî sömürü ağları kesif bir şekilde varlığını sürdürmüştür. ‘Gazze sonrasında’ ise bu vahim gerçeği sıradan insanlar dâhil tüm dünya görmüştür.

Bugün, uluslararası hukukun artık tarafsız bir ilkeler bütünü olarak değil; güçlü aktörlerin, ulusal çıkarlarına uyduğunda kullandığı, uymadığında ise görmezden geldiği stratejik bir araç olduğu artık herkesçe görülmektedir.

Gazze, böylece, liberal uluslararası düzenin maskesini düşürmüş ve onun altında yatan çifte standartlar ve cezasızlık kültürünü tüm dünyaya teşhir etmiştir.

Bu çifte standardın en çarpıcı tezahürü, Batı'nın Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ile İsrail'in Gazze operasyonuna verdiği tepkiler arasındaki uçurumdur. Rusya 2022'de Ukrayna'yı işgal ettiğinde, Batı hükümetleri derhal uluslararası hukukun temel ilkelerini -egemenliğin dokunulmazlığı, toprak bütünlüğü ve sivillerin korunması- hatırlattı. Rusya’ya hızlı, koordineli ve ağır yaptırımlar uygulandı; Ukrayna'ya benzeri görülmemiş askerî ve malî destek sağlandı. Bu tepki, liberal düzenin ilkeleri tehdit altındayken nasıl harekete geçebileceğinin bir örneği olarak sunuldu.

Buna karşılık, insanî yıkımın ve sivil kayıpların boyutunun insan havsalasını zorladığı Gazze'de, aynı Batılı hükümetler tamamen farklı bir tutum sergiledi. Şiddeti durdurmak için harekete geçmek bir yana, başta BM Güvenlik Konseyi olmak üzere, uluslararası forumlarda İsrail'i korumak ve kollamak için aktif bir diplomasi yürüttüler. İsrail'e silah tedarik etmeye devam ettiler, ateşkes çağrılarına kulaklarını tıkadılar, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) gibi hayatî insanî kuruluşlara fonları kestiler ve İsrail politikalarını eleştiren kurumları susturmaya ve etkisizleştirmeye çalıştılar.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) 2024'te İsrailli önde gelen bazı yetkililer için (ve tamamen hayal ürünü iddialarla bazı Hamaslı üst düzey yetkililer için) tutuklama kararı çıkarması, bu sistematik çifte standarda nâdir bir kurumsal itirazdı. Ancak buna verilen tepkiler, sorunun derinliğini bir kez daha gözler önüne serdi. ABD, mahkemeyi yaptırımlarla tehdit ederken, bazı Avrupa devletleri de UCM'nin yetkisini ve meşruiyetini sorguladı. Bu durum, uluslararası adaletin sınırlarının hukuk ilkelerinden ziyade jeopolitik güç ve çıkarlar tarafından çizildiği gerçeğinin altını bir kez daha çizdi.

Gazze'de yaşananlar, sadece mevcut kuralların çifte standardını göstermekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası normların geleceği için tehlikeli emsaller oluşturdu. İsrail'in Gazze'de sivil altyapıyı, hastaneleri, üniversiteleri ve mülteci kamplarını "askeri hedef" olarak yeniden tanımlama ve bu tanımla yıkımı meşrulaştırma çabası, uluslararası insanî hukukun temel taşlarını aşındırdı. Bu norm aşınması, diğer bölgelerde de yankı buldu. Örneğin, Güney Asya'da, Hindistan'ın, işgali altındaki Keşmir'deki Pahalgam saldırısını gerekçe göstererek, somut kanıt sunmadan Pakistan'a yönelik dinî mekânları hedef alan Sindoor Operasyonunu başlatması, doğrudan İsrail'in Gazze'de uyguladığı taktiklerden ilham almıştır. Burada da "meşru müdafaa" ve "terörle mücadele" söylemi, ulusal egemenliği ihlâl etmek ve sivil katliamlara sebebiyet vermek için bir paravan olarak kullandı. Benzer şekilde, İran'a yönelik olarak İsrail tarafından (ABD’nin desteğinde) hayata geçirilen hava saldırıları, "önleyici saldırı” doktrininin pervasız bir örneğini teşkil etti. 

Bu doktrin, artık dar, son çare olarak başvurulan ve "yakın, acil ve kaçınılmaz" bir tehdide karşı kullanılan bir norm olmaktan çıkmış; güçlü devletlere, belirsiz ve kanıtlanmamış gelecek tehditleri bahane ederek, istedikleri zaman ve yerde egemenlik ihlâli yapma, saldırıyı başlatma ve hukukî temelini sonradan inşa etme imkânı tanıyan stratejik bir araca dönüşmüştür. Bu durum, uluslararası istikrarı sağlayan en temel ilkelerden biri olan egemen eşitlik ve devletlerin toprak bütünlüğü ilkesini ayaklar altına almıştır.

İsrail'in Gazze'deki savaşı devam ettikçe, küresel kamuoyu da keskin bir dönüşüm yaşamaktadır. Geleneksel Batılı medya ve siyasî söylemlerin kontrol ettiği anlatı, sosyal medya ve sivil toplumun yükselen sesi karşısında ciddi biçimde kırılmıştır. Sokaklardan kampüs alanlarına, sosyal medya platformlarından akademik çevrelere kadar uzanan geniş bir yelpazede,

Gazze'deki duruma yönelik kamusal tepki, Batı liberalizminin evrenselci iddiaları ile pratiği arasındaki uçurumu sorgulamaya zorlamaktadır.

Onlarca yıldır Batılı anlatılar, Filistinlileri sistematik olarak ötekileştirdi, onların direnişini ‘terörizm’ olarak etiketledi İsrail'in saldırganlığını ve işgal politikalarını eleştiriden muaf tuttu. Ne var ki bu durum, gerçek zamanlı olarak paylaşılan görüntüler, bağımsız gazetecilik ve küresel aktivizm sayesinde değişiyor. İsrail’in Gazze’de 7/24 devam eden soykırımına, Filistin halkını açlığa mahkûm etmesine ve onları zorla yerlerinden etmesine öfkelenen geniş halk kitleleri ile Batılı siyasî seçkinler arasında derin bir güven ve algı uçurumu oluştu. Bu paradigma kayması, sadece İsrail-Filistin meselesine bakışı değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Batı'nın "dünya polisliği" ve "değerlerin savunuculuğu" iddialarının da meşruiyet zeminini kaybetmesine neden oluyor. Gazze'ye verilen küresel tepki, sadece diplomatik bir başarısızlığı değil, aynı zamanda Batı’nın güdümündeki hakim uluslararası düzenin, ve onun norm ve kurumların inandırıcılığındaki daha derin bir çöküşü gözler önüne sermiş bulunuyor.

Yaşanan kriz, mevcut uluslararası düzenin doğasına dair temel soruları gündeme getirmektedir. Sistem, gerçekten de evrensel ve tarafsız mıdır, yoksa Batı'nın tarihsel üstünlüğünü ve çıkarlarını sürdürmek için tasarlanmış bir yapı mıdır? İkincisinin doğru olmadığını ileri sürmek pek mümkün görünmemektedir.

Modern uluslararası düzen, temelde Batı'nın değerler sistemi ve dünya tasavvuru üzerine inşa edilmiştir. Bu düzende, “evrensel kural oluşturma imtiyazı” fiilen Batı'ya aittir. Zira Batı, kendi değerler sisteminin ve uygarlık anlayışının evrensel olduğunu, modern dünyada geçerliliği ve ahlâkî üstünlüğü olan tek model olduğunu varsaymıştır. Buna karşılık, Batılı olmayan medeniyetlerin oluşturduğu normlar bütünü ise, "yerel", "geleneksel" ve “ilerlemeye engel” olarak küçümsenmiş, hatta bağlayıcılıkları şüpheyle karşılanmıştır.

Batı, bu düzeni tüm insanlık için değil, öncelikle kendi menfaatleri doğrultusunda inşa etmiştir. Kendi öznel tarihinin bir ürünü olan laik ulus-devlet modelini, modernliğin ve evrenselliğin tek meşru siyaset ve hukuk modeli olarak dayatarak, diğer toplumları kendi tarihlerinden, dinlerinden ve geleneklerinden koparmayı hedeflemiştir. Bunu, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar aracılığıyla; Hollywood filmleri, hakim medya düzenleri ve akademik yapılar yoluyla; kimi zaman iknâ ve dönüştürme, kimi zaman ise askerî darbeler, iktisadî baskılar veya doğrudan müdahalelerle gerçekleştirmiştir.

Ancak bugün, Gazze'de yaşananlar, bu düzenin yaldızlarının bir bir döküldüğünü göstermiş bulunuyor. Mevcut uluslararası düzenin, Batı dışı dünyanın mazlumları, özellikle de Müslümanları için adalet sağlamak bir yana, çoğu zaman emperyalist saldırganlar için bahane üreten bir aparata dönüştüğü artık herkesin mâlûmudur.

İsrail'in Gazze saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerini derinden sarstı. Bu sarsıntı, sadece bir bölgedeki çatışmadan kaynaklanmıyor; aksine, sistemin çekirdeğindeki çürümüşlüğü -çifte standartlar, cezasızlık, yapısal adaletsizlik ve evrensellik iddiasındaki samimiyetsizlik- gözler önüne seriyor. Yaşananlar, uluslararası hukukun, ‘güçlünün hukuku’na dönüşme tehlikesini barındırdığını ve kurallara dayalı sistemin, kuralların olmadığı bir güç mücadelesine evrilebileceğini gösteriyor.

Bu tablo karşısında, medeniyetler arası mutabakata dayalı, daha âdil ve çoğulcu bir uluslararası yapılanmaya duyulan ihtiyaç her zamankinden daha büyük bir âciliyet kesbediyor.

Bu yeni yapılanmada, her medeniyet veya coğrafi saha -İslam dünyası, Batı, Çin, Afrika, Latin Amerika, Hindistan, Rusya gibi- kendi değerleri ve tarihî tecrübesiyle uyumlu bir hukuksal çerçeve içinde, bölgesel meselelere ilişkin çözümler üretebilmeli, normlar koyabilmeli ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları geliştirebilmelidir. Bölgesel sorunlar, bu platformların kendi oluşturacağı hukuk normlarına uygun biçimde çözülmeli; iklim krizi, yoksulluk ve aşırı silahlanma gibi küresel nitelikteki sorunlar ise, bu medeniyet ve bölge temsilcilerinden oluşan bir "Medeniyetler Arası Konsey" bünyesinde müzakere edilerek küresel anlaşmalara varılmalıdır.

Bugün İslam dünyası, son yüzyılda hiç olmadığı kadar ortak bir tehdit algısı ve dayanışma ihtiyacı içindedir. Gazze'de yaşananlar, küresel sisteme güçlü bir biçimde kenetlenmiş olan ve üstelik bazı Batılı devletlerle güvenlik alanında stratejik ortaklığı olan Katar'ı hedef alan İsrail hava saldırısı, Hindistan'ın Pakistan'a saldırıları, ve İsrail’in İran’a saldırıları, İslam coğrafyasındaki hiçbir aktörün Batılı mütehakkim güçlerin olası saldırıları karşısında güvende olmadığını ortaya koymuştur. Tüm Müslüman aktörler aynı gemidedir.

Bu nedenle, yeni ve âdil bir düzen arayışında, kendi içinde dayanışmayı sağlamış, entelektüel ve stratejik kapasitesini güçlendirmiş bir İslam dünyasının rol alması büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, Gazze bir mîlât olmuştur. Sadece bir insanlık trajedisini değil, aynı zamanda eskimiş, adaletsiz ve inandırıcılığını yitirmiş bir küresel düzenin çöküşünü ve yerine neyin konulacağına dâir bir arayışın başlangıcını simgelemektedir. Bu arayış, hukukun üstünlüğüne, adalete, gerçek anlamda eşit egemenliğe ve kültürel çoğulculuğa dayanan yeni bir uluslararası düzenin inşasını zorunlu kılmaktadır.

ULUSLARARASI HUKUKUN YIKIMI

Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu

Özet

Raporun uluslararası hukuk boyutunu ele alan bu son bölümünde, İsrail’in eylemleri üzerinden jus cogens (emredici) normların çöküşü ve hukuk sisteminin işlevsizliği analiz edilmektedir. Metinde, İsrail’in tarihsel olarak bir "istisna projesi" şeklinde kurgulandığı, zamanla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine ve soykırımcı bir aktöre dönüştüğü hukuki verilerle temellendirilmektedir. UAD ve UCM’nin kararlarına rağmen yaptırım mekanizmalarının işletilememesi, hukukun teknik yetersizliğinden ziyade BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi ve hegemonik güçlerin siyasi tercihleri ile açıklanmaktadır. Çalışma, Gazze’deki soykırımın, uluslararası hukukun sadece normatif bir çerçeve değil, güç dengelerine teslim olmuş bir alan haline geldiğinin en somut kanıtı olduğu tespitiyle sonlanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Jus Cogens, Apartheid Rejimi, İstisna Hali, Cezasızlık Kültürü.

Giriş

İsrail 7 Ekim 2023’ten bugüne Gazze’de Soykırım Suçu işlemektedir. Görünen manzara neticesinde oluşan genel kanı uluslararası hukukun da Gazze’nin enkazı altında gömüldüğü yönündedir. Zira 1948’den beri Filistin topraklarında işlemediği suç kalmayan ve Filistin’i bir laboratuvara çeviren İsrail sonunda suçların suçu (crime of crimes) olarak bilinen Soykırım Suçu’nu da işlemiştir. Uluslararası hukukta jus cogens ya da emredici kurallar olarak bilinen en üst normlar hakkında bir çalışma yapan Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Hukuk Komisyonu, tahdidi olmamakla birlikte 8 ayrı jus cogens norm tespit etmektedir: (a) Saldırı yasağı; (b) Soykırım yasağı; (c) İnsanlığa karşı suçlar yasağı; (d) Uluslararası insancıl hukukun temel kuralları; (e) Irk ayrımcılığı ve apartheid yasağı; (f) Kölelik yasağı; (g) İşkence yasağı; (h) Self-determinasyon hakkı.[1] Listeye ilk bakışta dahi İsrail’in bu yasakların neredeyse tamamını Filistin özelinde ihlal ettiğini anlayabiliyoruz. Peki nasıl olur da, BM ve uluslararası mahkemelerin her hukuksuzluğu tespit eden kararları mevcutken, 9 milyon civarında nüfusa sahip küçük bir devlet uluslararası hukukun en önemli kurallarının tamamına yakınını ihlal edebilir?  Bu çalışma aşağıda tarihsel bağlamından başlayarak günümüzün güncel gelişmelerine kadar uluslararası hukukun İsrail karşısındaki acziyetinin nedenlerini detaylı incelemeye çalışacaktır.

İstisna Projesi Olarak İsrail

İsrail adlı bir devletin oluşturulması dahi bir siyasi mühendislik projesidir. Zira tarihte başka bir devletin toprakları üzerinde ileride kendi devletini kurma planı sık görülen bir örnek değildir. Bilindiği üzere 1800’lü yılların ikinci yarısında Avrupa’da antisemitizm dalgası yükselirken Yahudi halkı pogromlar ile yerlerinden sürülmeye başlanmış ve adeta Avrupa’nın istenmeyen kavmi haline getirilmiştir. Budapeşte doğumlu Theodor Herzl adlı gazeteci 1896 yılında Yahudi Devleti (Der Judenstaat)[2] adlı kısa bir kitap yazarak Avrupalı yahudilerin sorununa çözüm bulduğunu iddia etmiştir. Buna göre Yahudilerin bu cadı avından kurtulmasının tek yolu kendilerine ait bir devletlerinin olmasıydı. Kitabında böyle bir devlet için yerler de öneren Herzl tarihsel bakımdan en uygun yerin Filistin olacağını da ileri sürmektedir. Aynı zamanda siyasal Siyonizm hareketinin de liderliğini yapan Herzl bu amacı gerçekleştirmek amacıyla Sultan Abdülhamit ile bir kez görüşme şansı bulmuş ancak Filistin topraklarını kendisinden alamamıştır.[3] Herzl sağlığında amacına ulaşamamış ise de onun ülküsü sonraki Siyonist liderler tarafından devam ettirilmiştir.

İsrail’in kurulması için uluslararası hukukun araçsallaştırıldığı ilk durum gizli Sykes-Picot görüşmeleridir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa’nın (Rusya da başta görüşmelerin parçası olmuş ancak Bolşevik devriminden sonra çekilmek durumunda kalmıştır) Ortadoğu’yu paylaşma müzakerelerinin yürütüldüğü gizli görüşmelere dönemin Siyonist liderleri de katılmış ve Filistin’in kendilerine verilmesini talep etmişlerdir. Bu talep karşılık bulmasa da görüşmeler neticesinde savaş sonrasında Filistin’e İngiltere’nin hakim olacağı ve İngilizlerin de Yahudi göçüne müsaade edeceği üzerinde uzlaşılmıştır.

Nitekim 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu bu uzlaşı çerçevesinde Siyonist liderlere şu sözü vermekteydi: “Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir millî yurt kurulmasını olumlu karşılayacak ve bu amacın gerçekleşmesini kolaylaştırmak için elinden gelen çabayı gösterecektir; bununla birlikte, Filistin’de mevcut Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına ya da herhangi başka bir ülkedeki Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine halel getirilmeyecektir”.[4]

Savaş bitiminde kurulan Milletler Cemiyeti’nin (League of Nations) kurucu andlaşmasının 22. Maddesi savaşın kaybedenlerinden kalan toprakları galiplerin mandasına (mandate) vermiştir. Buna göre Türk imparatorluğundan kalan topraklarda yüksek gelişmişlik düzeyi olduğundan Mandater’in görevi, rehberlik ederek buraların bağımsız devlet haline gelmesine yardımcı olmaktı.[5] Bu anlamda Filistin İngiltere Mandasına verilmiş ancak Manda kararında İngiltere’nin Balfour Deklarasyonu’nun gereğini yerine getirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Böylece uluslararası hukuk ihlal edilerek Filistin topraklarına göçün önü açılmıştır. İstisna projesi olan İsrail’in kuruluşuna giden taşlar döşenmeye başlamıştır.

Uluslararası hukukun yıkıma uğratıldığı ikinci hadise Filistin halkının self determinasyon hakkına aykırı olarak konunun İngiltere tarafından 1947 yılında BM’ye havale edilmesidir. Zira esasen BM’nin bir halka ait toprağın geleceği hakkında karar verme yetkisi yoktur. Her ne kadar BM Genel Kurulu 181 sayılı kararının[6] bir tavsiye kararı olduğunu ifade etse de temelde böyle bir duruma karar vermesi gereken self determinasyon hakkına sahip Filistin halkıdır. Zira self determinasyon hakkı 1945 tarihli BM Andlaşması’na da girmiş ve savaş sonrası dekolonizasyon sürecinin katalizörü olmuştur. Buna rağmen 181 sayılı karar İsrail’in 1948’deki bağımsızlık ilanının temel dayanaklarından birisi yapılmıştır. Deklarasyona göre: “29 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Eretz-Israil’de (Yahudi tarihine göre İsrail’e vaad edilen topraklar) bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını öngören bir karar kabul etti; Genel Kurul, Eretz-İsrail’in sakinlerinden, söz konusu kararın uygulanması için kendilerine düşen gerekli adımları atmalarını istedi. Birleşmiş Milletler’in Yahudi halkının kendi devletini kurma hakkını bu şekilde tanıması geri alınamaz niteliktedir”.[7]Esasen bu ifadeler 181 sayılı kararı yansıtmamaktadır. Ancak İsrail hem Balfour Deklarasyonu’nu hem de 181 sayılı kararı kendi amaçları doğrultusunda yorumlamıştır. Bağımsızlık ilanının hemen ardından Mısır ve Ürdün başta olmak üzere bölgenin Arap devletleri ile savaşa tutuşan İsrail güneye doğru Filistin yerleşimlerini işgal ederek Filistinlileri yerlerinden sürerek mülksüzleştirmiştir.

Apartheid Devleti Olarak İsrail

Bir istisna devleti olarak kurulan İsrail 1948-1949 yıllarında yaşanan birinci savaştan sonra sistematik olarak Filistinlilere ayrımcı politikalar uygulamaya başlamış ve en sonunda bir apartheid devleti inşa etmiştir. Özellikle 1967 yılından sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te kurduğu ve hala devam ettirdiği illegal yerleşim birimleri yoluyla Filistin topraklarına Yahudileri transfer eden İsrail aynı zamanda Filistinlilere karşı da şiddet yollu hukuksuzluğunu arttırmıştır.[8] Bir yandan ırkçı ve ayrımcı politikalar uygulayan İsrail diğer yandan da 1965 tarihli Irk Ayrımcılığına Karşı Sözleşme’ye taraf olmuştur. Sözleşmenin başlangıç kısmı sömürgeciliğin ve ırk ayrımcılığının her biçimini kınayarak ve “bütün insanların hukuk önünde eşit olduklarını ve ayrımcılık veya ayrımcılığa tahrik karşısında hukukun eşit korumasından yararlanma hakkına sahip olduklarını dikkate alarak” başlamaktadır. Yine başlangıç bölümü “ırk farklılığına dayanan bir üstünlük doktrininin bilimsel olarak yanlış, ahlaki olarak kınanması gereken, toplumsal olarak adaletsiz ve tehlikeli olduğuna, ırk ayrımcılığının teoride ve pratikte hiçbir haklı noktasının bulunmadığına” değinmekte ve “Dünyanın bazı bölgelerinde hala ırk ayrımcılığı belirtilerinin açığa vurulmasından ve apartheid, ırk ayrımcılığı, ırksal üstünlüğe veya düşmanlığa dayanan hükümet politikalarının bulunmasından derin kaygı duyarak” bütün ırk ayrımcılığı ve benzeri politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Oysa İsrail içerisinde birçok kanun doğrudan sözleşme ile çelişmekte ve apartheid rejimini tahkim etmektedir. Bilindiği üzere İsrail, kanunlar yoluyla, kendi vatandaşlığını taşıyan ve 1948 Arapları olarak bilinen topluluğa eşit haklar tanımadığı gibi kendi içinde de Yahudileri Aşkenaz, Sefarad, Mizrahi ve Falaşa gibi fiili katmanlara ayırmaktadır.

İsrail birtakım yasalar yoluyla Apartheid rejimini kurumsallaştırmıştır. Bu yasalardan en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Yahudi Ulus-Devlet Yasası: İsrail’in yarı-anayasal Temel Yasalarından biridir. İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarında kendi kaderini tayin hakkının “yalnızca Yahudi halkına ait olduğunu” hükme bağlar. 2. Dönüş Yasası: Dünyanın herhangi bir yerinden Yahudilere İsrail’e ve işgal altındaki Filistin topraklarına göç etme ve otomatik olarak İsrail vatandaşlığı alma hakkı tanır. Aynı zamanda, İsrail’in kuruluşu sırasında ve sonrasında zorla yerinden edilen yerli Filistinlilere, Yahudi olmadıkları gerekçesiyle anavatanlarına dönme hakları reddedilir. 3. Kabul Komiteleri Yasası: Yüzlerce küçük kasabaya “kabul komiteleri” kurma yetkisi verir. Bu komiteler Filistinlilerin ve “toplumsal yaşam açısından uygun bulunmayan” diğer kişilerin başvurularını kabul veya reddetme hakkına sahiptir. 4. Gayrimenkul Sahiplerinin Gaipliği Yasası ve Arazi Edinme Yasası: İsrail hükümetinin, devletin kuruluşu sırasında evlerinden sürülen Filistinlilere ait arazi ve diğer mülklere el koymasına izin verir. 5. İsrail Toprakları Yasası: İsrail’in bir diğer yarı-anayasal Temel Yasasıdır. Devlet topraklarının mülkiyetinin yalnızca hükümet ile Yahudi Ulusal Fonu gibi yarı-devlet kurumları arasında devredilebileceğini hükme bağlar. 6. Vatandaşlık ve İsrail’e Giriş Yasası: Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan ve İsrail vatandaşı Filistinlilerle evli olan Filistinlilerin oturma izni veya vatandaşlık elde etmesini engeller. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla kasabalarından sürülen kişiler de bu kapsamdadır. 7. Nekbe Yasası: İsrail’in Yahudi çoğunluklu bir devlet olarak kuruluşu sırasında Filistinlilerin dörtte üçünün zorla sürülmesini anmaya yönelik etkinliklerde bulunan kurum ve kuruluşlara kamu fonlarının sağlanmasını yasaklar.[9] Apartheid rejimini yasaklayan birçok uluslararası hukuk kuralı İsrail açısından da bağlayıcı olduğu halde İsrail bu yasalara her yıl yenisini eklemektedir.

Soykırımcı Olarak İsrail

1967’den itibaren İsrail, işgal ettiği topraklarda yerleşimler kurmaya veya bunları desteklemeye başlamış ve Kudüs’ün statüsünü değiştirmeyi amaçlayan bir dizi tedbir almıştır. Güvenlik Konseyi, birçok kez “askeri işgalle toprak kazanmanın kabul edilemez olduğu” ilkesini hatırlattıktan sonra, söz konusu tedbirleri kınamış ve 25 Eylül 1971 tarihli 298 (1971) sayılı kararıyla, “İsrail tarafından Kudüs’ün statüsünü değiştirmek üzere alınan tüm yasama ve idari tedbirlerin —arazi ve mülklerin kamulaştırılması, nüfus nakilleri ve işgal altındaki toprağın ilhakına yönelik mevzuat dahil— bütünüyle hükümsüz olduğunu ve bu statüyü değiştiremeyeceğini” teyit etmiştir. 1993-1995 yılları arasında akdedilen Oslo Andlaşmaları da İsrail’i durdurmaya yetmemiş ve İsrail bir yandan yerleşim birimlerini arttırırken diğer yandan da 700 kilometrelik bir “Duvar” inşasına başlamıştır.[10] 2005 yılında İkinci İntifada’nın bitiminden sonra İsrail Gazze’den yerleşim birimlerini kaldırarak çekilmek zorunda kalmış ve Filistin’de seçimler yapılmıştır. 2006 seçimlerinden Hamas’ın galip gelmesi sonrasında gelişen olaylar neticesinde İsrail Gazze’yi karadan, havadan ve denizden abluka altına almış ve Gazze’yi yeniden işgal rejimine tabi kılmıştır. Bu tarihten itibaren zaman zaman açık hava hapishanesine çevirdiği Gazze’yi işgal etmeyi deneyen İsrail başarılı olamamıştır. 7 Ekim 2023’te cereyan eden Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında tarihte görülmemiş bir katliama başlayan İsrail hâlâ Gazze’de soykırım suçunu işlemektedir.

Soykırım suçu temel olarak 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanmıştır. Sözleşme’nin 2. maddesi bu suçu şu şekilde tanımlamıştır: “Mevcut Sözleşme kapsamında "soykırım", bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun, bu niteliği dolayısıyla, tamamını veya bir kısmını yok etme kastıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri anlamına gelir: (a) Grubun üyelerinin öldürülmesi; (b) Grubun üyelerine ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; (c) Gruba, fiziksel varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldırmaya yönelik yaşam koşullarının kasten dayatılması; (d) Grup içinde doğumların engellenmesini amaçlayan önlemlerin alınması; (e) Gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi”. Öte yandan 3. maddeye göre cezalandırılabilen fiiller sadece doğrudan soykırım işlemek değildir. Buna göre; (a) Soykırım suçu, (b) Soykırım işlemek için komplo kurma, (c) Soykırım suçuna doğrudan ve aleni şekilde azmettirme, (d) Soykırım suçuna teşebbüs, (e) Soykırıma iştirak cezalandırılabilir fiiller olarak sayılmıştır.[11]

İsrail’in gerçekleştirdiği orantısız eylemlerin Soykırım boyutuna vardığını düşünen Güney Afrika İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı önünde dava etmiştir. Güney Afrika aynı zamanda Divan’dan ihtiyati tedbirlere hükmetmesini istemiştir. Divan 26 Ocak 2024 tarihli ihtiyati tedbir kararında İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklerine uyması ve insani yardıma müsaade etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Durumun kötüleşmesi üzerine daha sonra Divan 28 Mart 2024’te ikinci kez ihtiyati tedbire hükmetmiştir. İkinci tedbir kararındaki en önemli husus Divan’ın insani yardıma müsaade ve insani krizin önlenmesi yükümlülüğüne vurgu yapmasıdır. Son olarak 24 Mayıs 2024’te ihtiyati tedbire hükmeden Divan ilk kez Refah bölgesine ilişkin İsrail’den operasyonlarını durdurmasını talep etmiştir.[12] Ancak İsrail tedbir kararlarının hiçbirine uymamıştır. İsrail hakkında BM Güvenlik Konseyi bünyesinde de bir yaptırım kararı alınamamıştır. Zira ABD her kararı veto etmekte ve İsrail’e destek vermektedir. Genel Kurul tarafından alınan kararlar da herhangi bir yaptırımın önünü açamamıştır.

Uluslararası mahkemeler önünde diğer bir süreç Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önünde devam etmektedir. 2002 yılında yürürlüğe giren Roma Statüsü’ne taraf bir devletin topraklarında işlenen birtakım suçlar ya da bir devletçe havale edilen suçlar Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından incelenebilecek ve bireyler Mahkeme önünde yargılanabilecektir.[13] 1 Ocak 2015’te Filistin Devleti Hükümeti, Roma Statüsü’nün 12(3). maddesi uyarınca, “Doğu Kudüs dâhil olmak üzere, işgal altındaki Filistin topraklarında 13 Haziran 2014’ten itibaren işlenen suçlar” üzerinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul eden bir beyanda bulunmuştur. 2 Ocak 2015’te Filistin Devleti, katılım belgesini BM Genel Sekreterine tevdi ederek Roma Statüsü’ne taraf olmuştur. Roma Statüsü, Filistin Devleti bakımından 1 Nisan 2015’te yürürlüğe girmiştir. 22 Mayıs 2018’de Filistin Devleti, Roma Statüsü’nün 13(a) ve 14. maddeleri uyarınca, 13 Haziran 2014’ten itibaren, bitiş tarihi belirtilmeksizin, durumu savcıya havale etmiştir. 3 Mart 2021’de Savcı, Ön Yargılama Dairesi I’in 5 Şubat 2021 tarihli kararını takiben, Filistin Devleti’ndeki Duruma ilişkin soruşturma açıldığını duyurmuştur.  21 Kasım 2024’te UCM Ön Yargılama Dairesi I Benjamin Netanyahu ile Yoav Gallant hakkında yakalama emri çıkarmıştır.[14]

İsrail’e karşı uygulanan ayrıcalıklı konum yakalama emri sonrasında da devam etmiştir. Roma Statüsü’ne göre taraf devletlerin Mahkeme ile işbirliği yapması ve aranan kişileri yakalayarak Mahkeme’ye teslim etmesi gerekir. Ayrıca UCM’nin kurucu andlaşması olan Roma Statüsü’ne taraf olan 125 devlet Statü’nün 27. maddesine de rıza göstermişlerdir. Bu anlamda Statü’nün 27. maddesine göre; normalde yargı bağışıklığından istifade eden devlet başkanı, hükümet başkanı ya da dışişleri bakanı gibi üst düzey yetkililer UCM yükümlülükleri karşısında bağışıklık iddiasında bulunamayacaktır. Buna rağmen Statü’ye taraf devletler çelişkili açıklamalar yapmıştır. Hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orban Netanyahu’yu Macaristan’da karşılamış ve UCM yükümlülüklerini ihlal etmiştir. Bu anlamda Netanyahu ve Gallant yakalanarak Mahkeme’ye teslim edilemediği için yargılama süreci adeta donmuştur. Bu da İsrail gibi İsrailli yetkililerin de cezasız kalmasına neden olmuştur. Üstelik dünya barış ve güvenliğinden sorumlu olan Güvenlik Konseyi de konuyu doğrudan UCM’ye havale edebilmesine rağmen İsrail’e karşı herhangi bir yaptırımda bulunmamıştır.

Sonuç

İsrail örneği, uluslararası hukukun en temel ve emredici kurallarının (jus cogens) sistematik biçimde ihlal edilmesine rağmen etkili bir yaptırım uygulanamamasının çarpıcı bir göstergesidir. Tarihsel olarak kuruluş sürecinden itibaren “istisna” üzerinden kurgulanan bu devlet, zamanla ayrımcı yasalar ve uygulamalar yoluyla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine, günümüzde ise uluslararası mahkemelerin kararlarına rağmen devam eden bir soykırım pratiğine evrilmiştir. Bu durum, uluslararası hukukun yalnızca normatif bir çerçeve değil, aynı zamanda güç dengelerinin şekillendirdiği bir alan olduğunu ortaya koymaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nde veto mekanizmasının işletilmesi, UCM kararlarının uygulanamaması ve devletlerin siyasi çıkarlarını hukuki yükümlülüklerin önünde tutması, hukuk ile siyaset arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir.

Dolayısıyla İsrail’in Filistin’de işlediği ihlaller karşısında uluslararası hukukun “etkisizliği”, hukukun yetersizliğinden çok, devletler sistemindeki adaletsiz yapının ve hegemonik güçlerin siyasal tercihlerinin bir sonucudur.

Bu tablo, uluslararası hukukun geleceği açısından, etkinlik ve yeterliliğe dair birtakım soruları gündeme getirmektedir.

Kaynakça

Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).

Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).

Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).

Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).

Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.

UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).

Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).

UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.

Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.

Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.

Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951),https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).

 ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.

 Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010),https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).

 Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).

Son Notlar

[1] Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).

[2] Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).

[3] Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).

[4] Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).

[5] Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.

[6] UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).

[7] Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).

[8] UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.

[9] Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.

[10] Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.

[11] Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951), https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).

[12] ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.

[13] Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010), https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).

[14] Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).

ÖZET

Gazze’de yaşanan, yalnızca binaların çöküşü değil; bir halkın tarihinin, kültürünün, doğasının, umudunun ve uluslararası düzenin temel taşlarının sistematik yok edilişidir.

Bu rapor, 7 Ekim 2023 itibarıyla Gazze’deki yıkımı katman katman açığa çıkarıyor. İnsanlığın en temel haklarının çiğnendiği bir soykırım manzarası, kültürel mirasın kasıtlı silinişi, edebiyatın ve sanatın susturuluşu, çevrenin geri dönüşsüz tahribatı, küresel şirket ve kurumların bu yıkımdaki suç ortaklığı, uluslararası hukukun açıkça ihlal edilip etkisizleştirilmesi ve Birleşmiş Milletler temelli uluslararası sistemin iflasını ortaya koyuyor.

Kudüs Çalışma Grubu’nun bu çalışması, görmek ve hatırlamak isteyenler için bir belge, harekete geçmek isteyenler için bir başlangıç.

TAKDİM

Çağımızda, dünyanın gözleri önünde Gazze’de yaşananlar, ne yazık ki haber başlıklarıyla, sayılarla ya da kısa açıklamalarla özetlenebilecek kadar basit bir durum değildir. Şahit olduğumuz bu süreç; insanın, toplumun, kültürün, doğanın ve hukukun “eş zamanlı olarak” hedef alındığı, çok katmanlı bir yıkımı gözler önüne sermektedir. 

Bu kapsamlı yıkım, yalnızca bugünü değil, geleceği de derinden etkileyecek ve şekillendirecek kalıcı izler bırakmıştır. Kurumumuzun mazlumlara yardım ve hakikati topluma duyurma idealini yansıtan “Yıkımlar” başlıklı bu rapor, Gazze’de yaşanan süreci parçalar halinde değil, bütüncül bir bakış açısıyla ele alma çabasını yansıtmaktadır. 

İnsanî yıkımdan kültürel tahribata, çevresel zarardan uluslararası hukukun aşınmasına kadar uzanan bu tablo, yaşananların tesadüfî ya da geçici olmadığını; sistematik ve zincirleme bir sürecin sonucu olduğunu göstermektedir. Değerli yazarlarımızın raporda yer alan çalışmaları, Gazze’deki yıkımı farklı yönleriyle incelerken, aynı zamanda bu süreci besleyen küresel aktörlerin ve kurumların rolünün de altını çizmektedir.

Gerçekleştirdiğimiz bu çalışma, yalnızca anlatmak için değil; aynı zamanda anlamak ve anlatılanı kalıcı bir kayda dönüştürmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın en önemli yönlerinden biri, Gazze’de yaşanan yıkımı bütüncül bir yaklaşımla derleyip toparlayan tarihî bir kayıt niteliği taşımasıdır. Bugün yaşananların yarın unutulmaması, yıllar sonra dönüp bakıldığında “Orada gerçekten ne oldu?” sorusunun cevapsız kalmaması için bu çalışma titizlikle hazırlanmıştır.

İnanıyoruz ki bu rapor, Gazze’ye dair toplumsal hafızanın diri tutulmasına, yaşananların doğru ve bilimsel bir zeminde anlaşılmasına ve hakikatin korunmasına önemli katkılar sunacaktır. Bu çalışma, sessiz kalmamanın değil; doğru, tutarlı ve sorumlulukla konuşmanın bir ifadesidir.

Konya Büyükşehir Belediyesi bünyesinde faaliyet gösteren Kudüs Çalışma Grubu tarafından yayına hazırlanan bu eserin, Konya’dan Gazze’ye uzanan bir dostluk elinin nişanesi olacağına, mazlumların sesinin duyurulmasına güçlü bir vesile teşkil edeceğine inanıyor, emeği geçen tüm yazarlarımızı ve çalışma arkadaşlarımızı tebrik ediyorum.

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı
Uğur İbrahim ALTAY

PDF formatında indirip okumak için buraya tıklayın.

İNSAN YIKILIRKEN

Gazeteci- Yazar Taha KILINÇ

Özet

Bu bölümde, El-Cezîre Medya Enstitüsü tarafından hazırlanan "Zulmün Tek Şahidiyiz Biz" adlı eserde yer alan tanıklıklar ışığında, Gazze’deki çok boyutlu insani kriz ve yıkım irdelenmektedir. Metin, Filistinli gazeteci Hişâm Zakût’un sahadaki tecrübeleri üzerinden, basın mensuplarının yaşadığı lojistik imkânsızlıkları, doğrudan hedef alınmalarını ve en temel yaşam malzemelerine erişim sorunlarını somut bir dille aktarmaktadır. İşgalin yarattığı tahribat; ailelerin parçalanması, kalıcı fiziksel ve psikolojik travmalar, toplumsal hafızanın ve kişisel öykülerin silinmesi, derinleşen değersizlik hissi ve geleceğe dair umutların yok olması gibi beş temel başlık altında analiz edilmektedir. Fiziksel enkazın ötesinde toplumun iç dünyasındaki çöküşe dikkat çekilmekle birlikte, Gazze halkının sergilediği manevi direnç ve metanet, varoluşsal bir umut kaynağı olarak değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Gazze, İnsani Kriz, Toplumsal Hafıza, Psikolojik Yıkım.

“Gözümün önünden gitmeyen bir görüntü var. Üst üste yığılmış taşlar, karanlık bir göğün kapanan çenesi gibi toprağın avını yutuyor. Enkaz altından yükselen çığlıklar, kırılmış uzuvlar, kum ve toz içinde boğulan bedenler, karanlıkta hayatta kalanların soluğu, bir ayak, bir boyun arayışı... Ve umutsuzca dokunmak, bir hayata ulaşmak ya da artık ölümün kesinliğini kabul etmek…

Koşuyorum. Elimde kameram, yanımda kaderim. Ölüm sahnesinin çevresinde dönüyorum. Olan bitenin izini sürüyorum. Bir sonraki füzeye, bir sonraki patlamaya karşı, zamana karşı yarışıyorum. Parçalanacak bedenlere, dağılacak et ve kemiklere doğru koşuyorum. 

Sanki dayanabiliyormuşum gibi davranıyorum. Ama acıya gerçekten kayıtsız kalabilir miyim? Ateşin, bombardımanın ve tarifsiz kayıpların ortasında, kardeşlerimi, arkadaşlarımı, komşularımı kıvranırken görmezden gelebilir miyim?

27 Mayıs 2023’te silah sesleri durmaksızın devam etti. Refah’taki evimizin yakınında yaşanan bombardıman, şimdiye kadar deneyimlediğimiz hiçbir şeye benzemiyordu. Güneş battıktan hemen sonra, hiçbir uyarı yapılmaksızın, Refah’ın doğu mahallelerinde konuşlanmış işgal güçleri, batı yakasındaki -özellikle Tel es-Sultan’a giden ana caddeye yakın bölgemize- yoğun bir topçu ateşi başlattı.

Hava karardıkça bombardıman şiddetlendi. Çevremizi tamamen sardılar. Dördüncü kattaki dairemizden İsrail tanklarını sadece birkaç metre ötemizde görebiliyorduk. İçimize korku düştü. Eşyalarımızı toparlayıp alt kata indik. Çünkü dışarı çıkmak kesin ölüm demekti. Ama o ölüm korkusunun ortasında bile içimizdeki gazeteci sesi yükseldi. Olan biteni kaydetmeye başladık. Bu bir içgüdüydü, tanıklık etme refleksiydi. Bu görüntüler, bu videolar belki de son kayıtlarımız olacaktı. Belki de burada yaşadığımızın, var olduğumuzun tek kanıtı olacaklardı. Sevdiğimiz, bedenimizin bir parçası gibi olan gazetecilik ekipmanlarımız artık elimizde değildi. Kameralarımız, lenslerimiz, hepsi o karmaşanın içinde ulaşılamaz hâle gelmişti. Eskiden yedek olarak kullandığımız telefon artık bizim can damarımızdı. O tek cihazla kayıt yapıyor, haberleri çekiyor ve dış dünyaya ulaştırmaya çalışıyorduk.

Bu savaş farklıydı. Ne güvenli bir yer vardı ne de istikrar. Ekipmanlarımızın çoğunu Gazze kentindeki merkezimize bırakmıştık. Kısa sürede geri döneceğimizi sanıyorduk. Ama savaş uzadıkça uzadı. Habercilik sorumluluğu hiç durmadı. Üstelik artık sadece kameraları değil, kameramanları da doğrudan hedef alıyorlardı. Kullandığımız araçları tek tek kaybediyorduk. Kaybettiğimiz şey sadece ekipman değildi. Yanımızda omuz omuza çalışan, acıyı görüntüleyen, hayatını riske atarak gerçeği kaydeden cesur kameramanlardı. Bilinçli ve doğrudan hedef alınan onlar oldu.”

“Gazze’de savaşı takip etmek her zaman “ölümle dans etmek” gibi olmuştur. Gazeteciler ya yalan yere suçlanır ya da doğrudan hedef alınır. Kaybettikleri her şey için yeni bir yol, yeni bir çözüm üretmeye zorlanırlar. Yeni ekipman, yeni korunma yolları, yaşam için gereken en temel şeylere ulaşma çabası... Bütün bu arayışlar, İsrail işgalinin gazetecileri hedef almasına yönelik gerekçelerini ortadan kaldırmak içindir. Ama çoğu zaman onların zaten bir gerekçeye ihtiyacı yoktur. Bu bir yıllık savaş boyunca evlerimizin yerini çadırlar aldı. Ne ofis kaldı ne kurum ne de güvenli bir mekân. Çadırlarımızı yanımızda taşıdık. Hava saldırılarından ve tahliye bölgelerinden kaçarken çadırlarımızı hayvan arabalarına, kamyonlara ya da sırtımıza yükleyerek yol aldık.

Çadırlarımızı deniz kenarlarına kurduk. Elektriğin, suyun ve yakıtın olmadığı, en temel ihtiyaçların dahi bulunmadığı bölgelere. Gelen az miktarda yakıt, sadece uluslararası kuruluşlara ayrılıyordu. Biz ise ilkel koşullarda yaşamayı kabullenmek zorunda kaldık. Hastaneler ya da onların çevresi, geçici merkezlerimiz hâline geldi. Kapılarına çadırlarımızı kurduk. En temel hizmetlere erişebilmek umuduyla oradaydık. Çünkü Gazze’de elektriği olan tek yer hastanelerdi. Onlar da ancak uluslararası yardımlarla çalıştırılan jeneratörler sayesinde ayakta kalıyordu. Bu da suya ve internete ulaşabilmek demekti. Bu sayede görevimize devam edebildik.”

“Gazze halkı, yaşam koşullarının tamamen çöktüğü bir dönemin içinden geçiyor. Giyim eşyalarının ithalatına getirilen mutlak yasak, bu çöküşü daha da derinleştirdi. Üzerimdeki kıyafetlerin artık lime lime olduğunu gizlemeyeceğim. Kaçarken giydiğim ayakkabılar parçalanmak üzere. Bu kadar uzun süre yerinden edilmiş bir şekilde kalacağımızı hiç düşünmemiştik. Elbette dünyanın böyle suskun bir şekilde bu soykırıma tanıklık edeceğini de beklememiştik. Bu, modern tarihte eşi benzeri olmayan bir vahşet. İnsanlık vicdanının ölümüne tanıklık ediyoruz.

Yaz yerini kışa bıraktı. Kendimizi ve ailemizi bir nebze olsun sıcak tutacak kıyafet bulabilmek için yalnızca akraba ve dostlarımızın desteğine sığınabildik. Savaşın üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Gazze Şeridi’ne tek bir parça kıyafet ya da ayakkabı bile girmedi. Sürekli kan kaybeden, tükenmiş bedenlerimizi örtmek için elimizde hiçbir şey yok. Sadece yaşamak, sadece var olmak bile İsrail işgalini ve onun liderlerini rahatsız ediyor sanki. Bombalardan sağ çıkanlar, bu kez hastalıkla, açlıkla ya da umutsuzlukla öldürülmek isteniyor.

Tüm bu ayrıntılar ve burada yer veremediğim sayısız başka tanıklık, belgelenmeli. On yıllardır savaşın dehşetini yaşayan bir halkın uğradığı bu büyük suçlar karşısında sessiz kalınmamalı. Bugün ise farklı bir savaş biçimi, özgürlük ve kurtuluşa dair geriye kalan son umudu da söndürmeye çalışıyorlar. 

Hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra, içimde de sessiz bir savaş verdim. Detaylarında boğulmamaya çalıştım. Bu anlamsız savaşın sona ereceğine dair bir umuda tutundum. Aklımın bir gün susacağına, kalbimin huzur bulacağına dair dualar ettim. Bu, müttefiksiz bir savaştı. Çünkü dostlarım, meslektaşlarım, akrabalarım, komşularım, hepsi gitmişti. Birlikte yaşadığım, savaşın acı günlerine birlikte dayandığım insanlar artık yoktu.”

Yukarıdaki uzun alıntıyı, El-Cezîre Medya Enstitüsü (Aljazeera Media Institute) tarafından hazırlanan, Türkçe edisyonuna da benim bir takdim yazısıyla katkıda bulunduğum, “Zulmün Tek Şahidiyiz Biz” adlı kitaptan yaptım. Okuduğunuz şahitlikler, Filistin medyasının önemli isimlerinden Hişâm Zakût’a ait. İşgal altındaki İsdûd köyünden zorla göç ettirilen bir ailenin çocuğu olarak Nusayrat Mülteci Kampı’nda dünyaya gelen Zakût, doktorasını psikoloji alanında yaptığı için, Filistinlilerin iç dünyasındaki kapsamlı yıkımın hem teorik hem de pratik şahitlerinden. İç dünya, Filistin topraklarında 1948’den günümüze devam etmekte olan İsrail işgalinin hiç şüphesiz en derin tesirler bıraktığı alan. Gazze’de İsrail’in düzenlediği son ve en büyük soykırım, bu anlamıyla insanî yıkımın bütün dünyanın gözlerinin önünde yaşandığı bir sahneye dönüştü. Herkesin gördüğü, izlediği ve ama müdahale etmekte zorlandığı / geri durduğu bir tiyatro sahnesi gibi adeta.

Söz konusu yıkımı birkaç başlık altında ele almamız mümkün: 

Ailelerin Parçalanması ve Can Kayıpları

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve dağılma dönemlerinde kadim Filistin topraklarında kök salmaya başlayan Siyonist işgal, ilk ve en büyük etkisini sıradan sivil halk üzerinde gösterdi. Nekbe (1948) ve sonrasında yaşanan sürgünler bir yandan aileleri dağıtırken, diğer yandan da çok sayıda cana mal oldu. Sayısız örnekten sadece biri olarak, 1948-1949 aralığında, bugünkü Tel Aviv yakınlarında yer alan Lud (Lodd) ve Ramle kasabalarında yaşayan on binlerce insan, geleceğin İsrail başbakanlarından Yitzhak Rabin’in tek bir kararıyla tehcir edilirken, yaz sıcağında yollarda ölen binlerce insan bugün tamamen unutulmuştur. İsrail tamamen kan ve gözyaşı üzerine tesis edilmiş bir terör devletidir.Filistinliler, asırlar boyunca yaşadıkları ve etle tırnak gibi bir oldukları vatanlarından sökülüp atılmış, 2023 ve sonrasında da bu durum hız kesmeden devam etmiştir.   

Ölümlere ve Yaralanmalara Bağlı Travmalar

Ölüme alışmak mümkün olabilir mi? Herhalde bu sorunun en net cevabını Filistinliler verecektir. Bazen aynı gün içinde geniş ailelerinden onlarca kişiyi kendi elleriyle toprağa vermek zorunda kalan bir millet için, ölüm artık hayatın normallerinden biridir. Yine de ölümlerin, yaralanmaların ve sakatlanmaların herkes üzerinde derin bir tesir bıraktığı kesindir. Bugün Gazze’ye baktığımızda belki sadece hayatını kaybedenleri -onları da ne yazık ki birer rakam olarak- görüyoruz. Ancak ölümler, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Esas imtihan sakat kalan, yaralanan, fizyolojik ve psikolojik travmalara sürüklenen insanların bundan sonraki ömürleri boyunca yaşadıkları ve yaşayacaklarıdır hiç kuşkusuz.   

Hatıraların ve Öykülerin Kayboluşu

Her savaş ve işgal gibi, İsrail’in Filistin ve Gazze’deki sivillere uyguladığı korkunç soykırım, insanların günlük rutinlerini, alışkanlıklarını, hatıralarını ve öykülerini de beraberinde götürdü. Savaştan önce kendi hayatlarını sade ve gösterişsiz bir biçimde yaşayan, doğan, okullarına giden, seven, sevilen, nişanlanan, evlenen, çocukları dünyaya gelen, acı ve tatlı nice hatıralar yaşayan Gazzeliler, tüm bu zamanları silik birer hatıra gibi yaşıyor şimdi. Gazze’de bir zamanlar “normal” bir hayat akışının mümkün olabildiği şimdi hepimize imkânsız birer efsane gibi görünse de, her şey bir zamanlar oralarda da sıradan ve rutindi. Enkaz altında kalan aile albümleri, kullanıcıları öte âleme göçen sosyal medya sayfaları, önceki zamanlarda yapılmış paylaşımlar… Hepsi, işgalin şahitleri durumunda şimdi.     

Duygusal Çöküş ve Değersizlik Hissi

Filistin’in etrafı, halka halka Müslüman devletlerden oluşuyor. On milyonlarca Müslüman, kardeşlerinin bir avuç Siyonist tarafından katledilişini seyrediyor. Dışarıdan bakanlar için, bu durum belki bir ömür boyu hiç unutulmayacak bir utanç iken, soykırımı yaşayanların iç dünyasında duygusal çöküşle birlikte sahipsizlik ve değersizlik hissi de derinleşip kökleşiyor. Filistinliler, ırk ve din bakımından kardeşlerinin kendilerine sahip çıkmadığı, onları kabullenmediği ve uğurlarına hiçbir fedakârlığa katlanmadığı gerçeğiyle de mücadele etmeye çalışıyor. Üstelik medya ve sosyal medya eliyle, bu değersizlik ve sahipsizlik hissini besleyecek nice tablolar da gözlere ve gönüllere zerk ediliyor.      

Geleceğe Dair Umutların ve Hayallerin Dağılması

“Bir savaşın meydana getirdiği en büyük yıkım nedir?” diye sorulsa, herhalde bu sorunun muhtemel cevaplarından biri şudur: Geleceğe dair umutların ve hayallerin dağılması. İnsanoğlu hayalleriyle ve hedefleriyle var olabilen bir varlıktır. Hayata tutunmanın en temel motivasyonunu oluşturan bu imkânı onun elinden aldığınızda, artık varlık anlamını tümüyle yitirmeye başlar.

Gazze’de bütün ailesini kaybetmiş, hatıraları enkaz altında kalmış, etrafında hiç kimse kendisine sahip çıkmamış bir çocuğun iç dünyasında kopan fırtınaları tahayyül etmeye çalışın mesela. Bu çocuk hayata nasıl ve neresinden tutunacak, geleceğe yürürken hangi zemine ayağını basacak ve içine hangi umutları dolduracaktır? Bugün Filistinlilerin ve Gazzelilerin karşı karşıya bulunduğu en ağır imtihanlardan biri budur.

Tüm bunların yanında, Gazze’de bambaşka tablolar da görmekteyiz:

Parçalanan ailelere ve can kayıplarına, ölümlerin ve sakatlanmaların meydana getirdiği travmalara, hatıraların ve öykülerin kayboluşuna, derinden hissedilen duygusal çöküş ve değersizlik hissine ve geleceğe dair umutların kaybolmasına rağmen, yine de gülümseyen, şuurunu kaybetmeyen, istikametini bozmayan, kendisini toparlayabilen, etrafına moral ve huzur aşılayan insanlarla dolu Gazze. Dışarıdan bakanların adeta imkânsızı gördüğü, hatta ölümleri izleyenlerin bile gördükleri karşısında sarsılıp dirildiği, bakanlara iman ve hayat aşılayan Gazzeliler… İstikbalimize dair bir ümidimiz ve heyecanımız varsa, onlardadır.  

GAZZE'DE YIKIMIN ALTI ZİNCİRİ

Dr. Öğr. Üyesi Mehmet RAKİPOĞLU

Özet

Raporun devam eden bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki saldırıları “Yıkımın Altı Zinciri” kavramsal çerçevesiyle tasnif edilerek soykırımın çok katmanlı yapısı analiz edilmektedir. Metinde; çocuk nüfusun kitlesel hedef alınması, eğitim kurumlarının (eğitim soykırımı) ve kültürel mirasın yok edilerek toplumsal hafızanın silinmesi süreçleri somut verilerle irdelenmektedir. Analiz, sağlık sisteminin çökertilmesiyle yaşam hakkının gaspını, hapishanelerdeki sistematik ihlalleri ve gazetecilerin öldürülmesiyle hakikatin karartılmasını birer "soykırım halkası" olarak tanımlamaktadır. Bu altı boyutlu strateji, sadece fiziksel bir yıkım değil, Filistin halkının geçmişini, bugününü ve geleceğini topyekûn ortadan kaldırmayı amaçlayan bütüncül ve modern bir soykırım projesi olarak nitelendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Sistematik Soykırım, Eğitim Soykırımı, Medya Soykırımı, Yıkımın Altı Zinciri.

Giriş

İsrail, 21. yüzyılın en modern soykırımcı bir aktörü olarak anılmaktadır. Nitekim İsrail’in özellikle Gazze Şeridi’ndeki saldırılarının uluslararası hukuka göre soykırım teşkil ettiği yönünde birçok kurum çeşitli raporlar yayımlamıştır. Bu anlamda Amnesty International’ın[1] Aralık 2024 tarihli kapsamlı incelemesi, Human Rights Watch’un rapor[2] ve açıklamaları ve Birleşmiş Milletler’in gerek yetkililerinin açıklamaları gerekse yayımladığı raporlar, İsrail’in Gazze’de Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde yasaklanan fiilleri, belirli bir grubu yok etme kastıyla gerçekleştirdiğini ortaya koymaktadır. Zikredilen raporlarda İsrail’in işlediği fiiller arasında toplu öldürmeler, ciddi bedensel ve zihinsel zarar verme ile yaşam koşullarını fiziksel imhayı getirecek şekilde kasten kötüleştirme, Filistinli sivilleri hayatta kalmak için gereken su gibi temel ihtiyaçlardan bilerek mahrum bırakma, bunun sonucunda binlerce sivilin öldürülmesi ve bu politikanın insanlığa karşı suç olan toplu imha (extermination) ile soykırım fiilleri anlamına geldiği vurgulamıştır. Nitekim içme suyu, gıda, elektrik, sağlık hizmetleri gibi hayati kaynakların kasten kesilmesi ve bunun geniş kitlelerin yok olmasına yol açması, soykırım suçunun bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

İsrail’in Gazze’de süregiden soykırımı, modern dönem soykırımları içinde en şiddetli, devamlılık arz eden ürkütücü bir konuma sahiptir. Nitekim Gazze, 2006’dan beri dünyadaki “en büyük açık hava hapishanesi” olarak anılırken[3], bu abluka altında son 15 yılda İsrail tarafından beş büyük saldırıya maruz kalmış ve her seferinde binlerce can kaybı yaşanmıştır. Bu yönüyle Gazze soykırımı, örneğin Ruanda veya Srebrenitsa gibi kısa sürede gerçekleşen katliamlardan farklı olarak, İsrail’in provoke edildiği iddiası belli aralıklarla fakat süregelen bir yok etme siyaseti şeklinde tezahür etmektedir. Ayrıca nüfusun Gazze’ye kıstırılmış olması, yani Gazze halkının ne kaçış yolu ne de sığınma imkânı bulamadan yoğun bombardıman ve kıtlığa maruz bırakılması, modern çağda eşi görülmemiş bir durumdur. Sonuç olarak Gazze’deki durum, soykırım kavramının 21. yüzyıldaki en belirgin örneklerinden biri haline gelmiştir. Bu çalışmada, Gazze’ye yönelik soykırım niteliğindeki yıkım politikaları “Yıkımın 6 Zinciri” başlığı altında altı kategoride incelenmektedir. İsrail istisnacılığının bir ürünü olan Gazze soykırımının çocuk, eğitim, kültür, hastane, hapishane ve medya alanlarına nasıl yansıdığı ele alınmıştır.

Çocuk Soykırımı

İsrail’in 7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de öldürdüğü çocuk sayısı tarihte eşi görülmemiş düzeydedir. Dolayısıyla İsrail’in Gazze soykırımı en çok çocuk nüfusunu vurmaktadır ve bu durum bir “çocuk soykırımı” boyutuna ulaşmıştır. Ağustos 2025 itibariyle İsrail tarafından öldürülen ve yaralanan çocuk sayısı BM verilerine göre 50 bine yaklaşmıştır.[4] Bu rakam, İsrail tarafından Gazze’de öldürülen sivillerin yaklaşık %50’sine tekabül etmektedir. Bu korkunç bilanço, Gazze’yi çocuklar için dünyanın en ölümcül yeri haline getirmiştir.

Nitekim Save the Children örgütü, Gazze’de birkaç aylık bir sürede öldürülen çocuk sayısının, son yıllarda dünya genelinde çatışmalarda ölen çocuk sayısını geride bıraktığını vurgulamıştır.[5]

İsrail’in soykırım stratejisinde çocukların bu denli yüksek oranda öldürülmesi, tesadüf veya “yan hasar” kavramıyla açıklanamayacak bir sistematik saldırganlığa işaret etmektedir. Yoğun nüfuslu sivil yerleşim alanlarına ayrım gözetmeksizin yapılan hava saldırıları, okul, kreş ve sığınak gibi yerlerin defalarca vurulması, İsrail’in çocukları fiilen hedef haline getirdiğini kanıtlamaktadır. Örneğin, Gazze’nin kuzeyindeki Cebaliye Mülteci Kampı’nda veya güneydeki Han Yunus’ta meydana gelen saldırılarda düzinelerce çocuğun hayatını kaybettiği vakalar kayda geçmiştir. Hayatta kalan çocuklar ise derin travmalar, ağır yaralanmalar, ebeveynlerini ve yakınlarını kaybetme gibi tarifsiz acılarla yüz yüzedir. Bu anlamda, Gazze’de çocukların maruz kaldığı bu ölçekteki fiziksel ve psikolojik tahribat bir neslin imhası anlamına geldiği ifade edilebilir. Nitekim soykırım suçu, tanımı itibarıyla, sadece doğrudan öldürmeyi değil, bir grubun geleceğini yok etmeye yönelik eylemleri de kapsamaktadır. İsrail’in Gazze’de on binlerce çocuğu öldürmesi ve sağ kalanları da eğitim, sağlık ve güvenlikten mahrum bırakması, Filistin toplumunun gelecek kuşağını yok etmeye matuf bir strateji izlendiğini göstermektedir.[6]

Eğitim Soykırımı

İsrail’in Gazze’ye yönelik yıkım politikasının bir diğer zinciri, eğitim altyapısının ve kurumlarının sistematik imhasıdır. Okulların, üniversitelerin ve eğitimle ilgili tüm yapıların hedef alınması, Gazze’de adeta bir “eğitim soykırımı” (scholasticide) yaşandığı yönünde uluslararası uzmanlarca dile getirilmektedir.[7]

7 Ekim’den beri devam eden saldırılarda Gazze’nin eğitim sistemi eşi görülmemiş bir yıkıma uğramış, BM verilerine göre Gazze’de 10.000’e yakın öğrenci, 500’e yakın öğretmen ve 100’ün üzerinde akademisyen öldürülmüştür.[8]

Gazze’deki tüm üniversitelerinin (12) İsrail saldırılarıyla tamamen tahrip edildiği; kütüphaneler, kültür merkezleri ve müzelerin de ya yok edildiği ya da yağmalandığı kayıt altına alınmıştır. Ayrıca Gazze’deki okulların %80’inden fazlasının ya tamamen yıkıldığı ya da hasar gördüğü bildirilmektedir. Bu kapsamda Birleşmiş Milletler’e ait 183 okuldan birçoğu da ya doğrudan bombardımana maruz kalmış ya da hasar almaları nedeniyle eğitim veremez hale gelmiştir.

Eğitim altyapısının bu ölçüde tahrip edilmesi, Filistinli çocuk ve gençlerin eğitim hakkının topluca ellerinden alınması anlamına gelmektedir. İsrail saldırıları nedeniyle Gazze’de resmi eğitim durmuş, yüz binlerce öğrenci okula gidememektedir. İsrail ordusunun sık sık okulları hedef alan saldırıları – hatta çoğu zaman sivillerin sığındığı BM okullarının vurulması – dünya kamuoyunda infial yaratmıştır. UNESCO, çatışmalarda okulların ve eğitim kurumlarının korunmasına dair uluslararası hukuk kurallarını (BM Güvenlik Konseyi’nin 2601 sayılı kararı gibi) hatırlatarak eğitim yerleşkelerinin hedef alınmasının ve savaş amaçlı kullanılmasının savaş suçu olduğunu belirtmiştir.[9] Bu kapsamda “scholasticide” kavramı, Gazze’de tanık olunan eğitim alanındaki yıkımı tanımlamak için kullanılmaktadır. Bu kavram, Karma Nabulsi tarafından ortaya atılan ve eğitim sisteminin toplu imha edilmesini, öğretmen, öğrenci ve personelin öldürülmesi veya hapsedilmesiyle eğitim altyapısının yok edilmesini ifade etmektedir.[10] Nitekim İsrail’in Filistin toplumunu yok etmeye yönelik stratejisinde eğitimli kesimin ve gençliğin hedef alınması merkezi bir yer tutmaktadır. Dolayısıyla İsrail’in Gazze’de okulları, üniversiteleri ve kütüphaneleri yok etmesi, Gazze halkının entelektüel birikimini ve geleceğini hedef alan bir soykırım zinciri halkası olarak görülebilir.

Kültür Soykırımı

Soykırımın bir diğer boyutu da kültürel mirasın ve kimliğin yok edilmesidir. Gazze’de 2023 sonundan itibaren yürütülen sistematik saldırılar, bölgenin binlerce yıllık kültürel mirasını da büyük ölçüde hedef almıştır. Bu nedenle uzmanlar Gazze’de olanları “kültür soykırımı” (cultural genocide) olarak nitelendirmektedir.[11] İsrail hava saldırıları sonucu tarihi ve kültürel önemi haiz yaklaşık 200 mekan ilk 3 ay içinde tamamen yıkılmış veya ciddi hasar görmüştür. UNESCO’nun verilerine göre Haziran 2024’e gelindiğinde en az 50 kültürel miras alanı (ibadet yerleri, tarihi yapılar, sanat merkezleri vb.) tahrip olmuştur; bu sayı Mayıs 2025’te 110’a yükselerek yıkımın boyutunu ortaya koymuştur.[12]Bu yapılar arasında 13. yüzyıldan kalma büyük camiler, kiliseler, Osmanlı ve Roma dönemlerine ait eserler de bulunmaktadır. Örneğin Gazze’nin en eski ve önemli ibadethanelerinden Büyük Ömer Camii (El-Omari Camii) Aralık 2023’te bir İsrail hava saldırısıyla yerle bir edilmiş, camide bulunan paha biçilmez el yazması eserlerin de büyük kısmı muhtemelen yok olmuştur. Benzer şekilde, Gazze’deki dört müzenin ikisi savaşın ilk günlerinde bombalarla tamamen yıkılmıştır.

Kütüphaneler, arşivler, sanat galerileri de bu kültürel yıkımdan nasibini almıştır. Gazze Şehri’nde ünlü sanatçılar birliğinin binası, müzik okulları ve hatta geleneksel çömlek atölyelerinin bulunduğu El-Fevâhir semti enkaza dönmüştür. Kültürel mirasın kasıtlı tahribi, bir halkın hafızasını ve kimliğini silmeyi amaçlayan bir stratejidir. Merkezi arşivlerin, kültür merkezlerinin ve dini yapıların bombalanması, askeri zorunlulukla açıklanamayacak ölçüde yaygın ve sistematiktir.

Sonuç olarak, Gazze’de kültürel varlığın zincirleme şekilde tahrip edilmesi, Filistin kimliğinin köklerinin kazınmasına yönelik bir politika olup soykırım kavramının kültürel boyutunu gözler önüne sermektedir.

Hastane Soykırımı

Gazze’ye uygulanan yıkım politikalarının en vahim halkalarından biri de sağlık sisteminin çökertilmesi olmuştur. İsrail güçleri, savaşın başından itibaren hastaneleri, klinikleri, ambulansları ve sağlık personelini doğrudan ya da dolaylı hedef almış; uygulanan abluka ile de sağlık altyapısını işlemez hale getirmiştir. Bu durum literatürde “hastane soykırımı”[13] olarak anılmaya başlanmıştır, zira sağlık hizmetlerinin yok edilmesi sonucunda yaralı ve hasta sivillerin ölüme terk edilmesi, bir imha metodu olarak kullanılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve BM insani yardım kuruluşlarının verileri, Gazze’de sağlık sektörünün uğradığı tahribatın boyutlarını ortaya koymaktadır. 36 hastanenin bulunduğu Gazze’de 2024 ortası itibariyle 22 hastane hizmet veremez hale gelmiştir; 2025 başına gelindiğinde ise sadece 18 hastane kısmen çalışabilir durumda kalmıştır.[14] Sadece binalar değil, su ve elektrik altyapısının kasıtlı imhası nedeniyle çalışabilir durumdaki hastaneler de yakıt ve enerji yokluğu yüzünden işlevlerini yerine getirememiştir. İsrail’in yakıt girişini engellemesiyle jeneratörler durmuş, yoğun bakım üniteleri ve kuluçka makinelerindeki (küvöz) bebekler büyük risk altına girmiştir. Nitekim Kasım 2023’te elektrik yokluğu nedeniyle yenidoğan bebeklerin hayatını kaybettiği trajediler dünya basınına yansımıştır.

İsrail ordusu, hastanelerin bir kısmını doğrudan bombalamış veya baskınlar düzenlemiştir. Özellikle Gazze’nin en büyük hastanesi olan Şifa Hastanesi Kasım 2023’te kuşatılarak günlerce çatışma alanına dönmüş; bu süreçte ambulansların girişine izin verilmemesi sebebiyle çok sayıda hasta tahliye edilemeden ölmüştür. Ekim 2023’te ise El-Ehli Arap Hastanesi avlusuna düşen bir patlayıcı yüzünden yüzlerce sivil sığınak durumundaki hastane bahçesinde hayatını kaybetmiştir (saldırının sorumluluğu tartışma konusu olsa da olay, savaşın en kanlı hadiselerinden biri olarak kayda geçmiştir). Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, Ocak 2025’e dek Gazze’de sağlık kurumlarını ve personeli hedef alan 668 saldırı vakası tespit edilmiştir; bu saldırılar sonucu 886 kişi (hasta, refakatçi veya sağlık personeli) hayatını kaybetmiş, 1.355 kişi yaralanmıştır. Dolayısıyla İsrail’in Gazze sağlık sistemini hedef alması, tedavi imkânlarını ortadan kaldırarak dolaylı kitlesel ölümlere yol açmaktadır. Yaralılar tedavi edilememekte, kronik hastalar ilaçsız kalmakta, salgın riski artmaktadır. Bu durum, insancıl hukuk ihlali ve Soykırım Sözleşmesi’nin II-c maddesi kapsamına girmektedir.

Hapishane Soykırımı

İsrail’in Filistinlilere yönelik yıkım zincirinin bir halkası da hapishanelerdeki uygulamalardır.

Bu bağlamda, özellikle İsrail hapishanelerinde tutulan Filistinli mahkûmlara yönelik sistematik kötü muamele ve ihlaller, “hapishane soykırımı” kavramıyla açıklanmaktadır.[15]

İsrail, Gazze’ye karşı yürüttüğü savaş paralelinde, Filistinli nüfusu fiziki ve ruhsal açıdan çökertmek amacıyla cezaevi sistemini bir baskı aracı olarak kullanmaktadır. Filistinli direnişçileri, siyasetçileri veya muhalifleri hedef alan yargısız ve süresiz gözaltılar (idari tutuklama) rutin bir uygulamadır. Ekim 2023’te savaşın başlamasıyla İsrail, çok sayıda Gazze sakini erkeği kitlesel olarak gözaltına almış; bazılarını sahada infaz edercesine yaralı halde tutuklayarak İsrail içindeki gözaltı merkezlerine nakletmiştir. 2025 yılı başlarında İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutuklu sayısı 10.000’i aşmış, sadece Ekim 2023’ten bu yana en az 100 Filistinli tutuklu İsrail gözaltında can vermiştir.[16] Bu ölümlerin çoğunun, işkence, tıbbi ihmal veya kötü cezaevi koşulları sonucu gerçekleştiği bildirilmektedir.

İsrail hapishanelerinde Filistinli tutuklulara uygulanan muameleler, uluslararası hukukun koruduğu en temel hakların ihlalini içermektedir. Mahkûmlar geniş çapta fiziksel ve psikolojik işkenceye, uzun süreli tecrit (hücre hapsi) uygulamasına, açlık sınırında beslenmeye ve tıbbi bakımın kasten engellenmesine maruz kalmaktadır. Özellikle Hamas’ın silahlı kanadıyla ilişkilendirilen (Abdullah Bergusi gibi) veya Filistin direnişinin sembolü olmuş mahkûmlara (Mervan Bergusi gibi) yönelik baskılar katbekat fazladır. Ocak 2024’te İsrail, Filistinli tutuklulara yönelik aile görüşlerini askıya almış, kantin ve kişisel eşya haklarını kısıtlamış, yaygın şiddet ve işkence uygulamıştır. Bu kolektif cezalandırma politikası, suç isnat edilmeyen mahkûmları da kapsayarak sistematik bir ayrımcılık ve insan hakları ihlali haline gelmiştir.

Tüm bu bulgular ışığında, İsrail’in Filistinli mahkûmlara dönük uygulamaları, “soykırım niteliğinde sistematik insan hakları ihlalleri” olarak değerlendirilebilir. İsrail’in Filistinli mahkûmlara yönelik fiziksel taciz, tecrit, darp, yetersiz beslenme, aile ziyaretinden mahrum bırakma, sağlık ve eğitim haklarının engellenmesi gibi uygulamalar, insan onurunu hedef alan ve mahkûmların fiziksel-psikolojik varlığını yok etmeyi amaçlayan bir tür yavaş imha politikasıdır. Bu yönüyle İsrail’in hapishane pratiği, soykırımın daha az göz önünde olan ancak kritik bir cephesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nasıl ki Nazi rejimi döneminde toplama kampları soykırımın mekanları olduysa, İsrail de cezaevlerini birer “yok etme” aracına dönüştürmüş durumdadır.

İsrail hapishanelerindeki uygulamalar, Üçüncü Cenevre Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası hukukun esir/mahkûm haklarına dair hükümlerini açıkça ihlâl etmektedir.

Medya Soykırımı

Gazze soykırımının bir diğer boyutu, medya ve bilgi akışının hedef alınması, yani bir bakıma “medya soykırımı” olarak tanımlanabilecek uygulamalardır. İsrail, Gazze’de işlediği fiillerin dünyaya yansımasını engellemek ve Filistin halkının sesini duyurmasını önlemek için sistematik bir şekilde gazetecileri ve medya altyapısını hedef almaktadır. Ekim 2023’ten bu yana Gazze, gazeteciler için dünyanın en tehlikeli ve ölümcül bölgesi haline gelmiştir. Committee to Protect Journalists (CPJ) verilerine göre 2023 yılı içinde dünya çapında öldürülen gazetecilerin %75’ten fazlası Gazze savaşında hayatını kaybetmiştir.[17] Savaşın ilk on haftasında 68 gazeteci ve medya çalışanı öldürülmüş; yıl sonunda bu sayı en az 77’ye ulaşmıştır (bunların 70’i Filistinli gazetecilerdir). Ağustos 2025 itibarıyla ise el-Cezire’nin derlediği bilgilere göre, savaşın başından beri Gazze’de öldürülen gazeteci ve medya çalışanı sayısı yaklaşık 270’e ulaşmıştır.[18] Bu rakam, modern tarihte bir çatışma sırasında medya mensuplarının uğradığı en büyük kayıp olarak kayıtlara geçmektedir.

Hatta bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Brown University “Costs of War” projesi verileri Gazze’de bir yıldan az sürede öldürülen gazeteci sayısının, Amerikan İç Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları, Kore ve Vietnam Savaşları, Yugoslavya iç savaşları ve 20 yıllık Afganistan savaşında öldürülen gazetecilerin toplamından fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Bu çarpıcı istatistik, Gazze’de medya mensuplarının bilinçli biçimde hedef alındığını ve çatışmanın “tarihte gazeteciler için en öldürücü savaş” olduğunu göstermektedir.

İsrail’in gazetecileri hedef alması uluslararası hukuka göre bir savaş suçudur ve bu durum uluslararası meslek örgütlerince defalarca kınanmıştır. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, 2024 yılını gazeteciler için en ölümcül yıl ilan ederken, Gazze’de basına yönelik saldırıları “ifade özgürlüğüne ve hakikate kasteden bir kampanya” olarak tanımlamıştır. Enes el-Şerif[19] başta olmak üzere el-Cezire yönetimi de muhabirlerinin öldürülmesini “basın özgürlüğüne yönelik açık ve kasıtlı bir saldırı” olarak nitelemiştir. CPJ raporlarında, her öldürülen gazeteciyle birlikte savaşın belgelenmesinin ve anlaşılmasının daha da zorlaştığı ifade edilerek, İsrail’in bilgi akışını boğmaya yönelik bir strateji izlediği ima edilmektedir. Nitekim soykırım suçunun evrensel tarihi incelendiğinde, faillerin genellikle tanıkları susturmaya, delilleri yok etmeye ve dünyayı bilgi karanlığına itmeye çalıştıkları görülmektedir. Gazze bağlamında İsrail hem fiilen gazetecileri öldürerek hem de haberleşmeyi kesip propagandayla kendi anlatısını yayarak, Gazze’de yaşananları dünya gözünden kaçırmaya gayret etmektedir. Bu da soykırım zincirinin son halkası olarak, hakikatin ve hafızanın yok edilmesi girişimi anlamına gelmektedir.

Sonuç

İsrail, tarihi Filistin topraklarını işgal ederek kurulduğu günden beri soykırım icra eden bir aktördür. Süreklilik arz eden bu soykırım Gazze’de altı nokta üzerinden zuhur etmiş ve “Yıkımın Altı Zinciri” başlığı altındaki her alanda (çocuklar, eğitim, kültür, sağlık, hapishane, medya) kendini göstermektedir. Her bir kategori, Filistin halkının farklı bir varoluş boyutunu hedef almakta ve birleştiğinde bir halkın topyekûn imhasına yönelik kapsamlı bir strateji ortaya çıkmaktadır.

Çocukların öldürülmesi, toplumun geleceğinin yok edilmesidir; eğitim ve kültürün tahribi, hafızanın ve kimliğin silinmesidir; sağlık altyapısının çökertilmesi, hayatta kalma şartlarının ortadan kaldırılmasıdır; kitlesel gözaltı, işkence ve hapishane zulmü, direncin ve nüfusun fiziksel olarak baskı altına alınıp eritilmesidir; medyanın susturulması ise, bu suçların örtbas edilerek devamının sağlanmasıdır.

Bütün bu halkalar, uluslararası hukukun ayrı ayrı ağır ihlâlleri olduğu gibi, birlikte değerlendirildiğinde soykırım suçunun vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak İsrail’in Gazze soykırımı, modern dönemde eşi benzeri görülmemiş bir biçimde tüm dünyanın gözü önünde cereyan etmiş ve uluslararası toplumun etkili müdahalesiyle karşılaşmamıştır. İsrail’in sürdürdüğü bu soykırım zinciri, yalnızca Filistin halkının varlığını değil, bölgesel ve küresel barış umutlarını da tehdit etmektedir.

Kaynakça

Alessandra Bajec, “Israel’s War on Hospitals in Gaza”, The New Arab, 21 Kasım 2023.

Amnesty International, “Amnesty International investigation concludes Israel is committing genocide against Palestinians in Gaza”, 5 Kasım 2024.

Carmen Molina Acosta, “Over 75% of all journalists killed in 2023 died in Gaza war, per CPJ”, International Consortium of Investigative Journalists, 16 Şubat 2024.

Human Rights Watch, “Israel’s Crime of Extermination, Acts of Genocide in Gaza”, 19 Kasım 2024.

Ilan Pappe, The Biggest Prison on Earth: A History of the Occupied Territories, Tantor Audio: London, 2001.

Indlieb Farazi Saber, “A ‘cultural genocide’: Which of Gaza’s heritage sites have been destroyed?”, Al-Jazeera, 14 Ocak 2024.

Izzeldin Abuelaish ve Altaf Musani, “Reviving and rebuilding the health system in Gaza”, EMHJ, Sayı 31, No 2, 2025.

Marium Ali ve Hanna Duggal, “Here are the names of the journalists Israel killed in Gaza”, Al-Jazeera, 11 August 2025.

Mehmet Rakipoğlu, “Batı Medyası Gazze Soykırımının Suç Ortağı mı?”, Kritik Bakış, 11 Ağustos 2025.

Mehmet Rakipoğlu, “Gazze’de Eğitim Soykırımı”, Anadolu Ajansı, 25 Nisan 2024.

Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Çocuk Soykırımı”, Kritik Bakış, 5 Temmuz 2025.

Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Hapishane Soykırımı”, Fokus Plus, 19 Temmuz 2024.

Mera Aladam, “How Israel's abuse of Palestinian prisoners escalated after 7 October”, Middle East Eye, 19 August 2025.

Rabia Ali, “‘Scholasticide’: How Israel is systematically destroying Palestinian education in Gaza”, Anadolu Ajansı, 12 Şubat 2024.

Save the Children, “GAZA: 10,000 Children Killed in Nearly 100 Days of War”, 11 Ocak 2023.

Sonia Boulos, “The Palestinian academic community in the shadow of Genocide”, Security Context, 21 June 2024.

UNESCO, “Gaza Strip: Damage assessment”, 28 May 2025.

UNICEF, “Gaza: UNESCO calls for an immediate halt to strikes against schools”, 27 October 2023.

UNICEF, “‘Unimaginable horrors’: more than 50,000 children reportedly killed or injured in the Gaza Strip”, 27 Mayıs 2025.

Son Notlar

[1] “Amnesty International investigation concludes Israel is committing genocide against Palestinians in Gaza”, Amnesty International, 5 Kasım 2024.

[2] “Israel’s Crime of Extermination, Acts of Genocide in Gaza”, Human Rights Watch, 19 Kasım 2024.

[3] Ilan Pappe,The Biggest Prison on Earth: A History of the Occupied Territories, Tantor Audio: London, 2001.

[4] “Unimaginable horrors’: more than 50,000 children reportedly killed or injured in the Gaza Strip”, UNICEF, 27 Mayıs 2025.

[5] “GAZA: 10,000 Children Killed in Nearly 100 Days of War”, Save the Children, 11 Ocak 2023.

[6] Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Çocuk Soykırımı”, Kritik Bakış, 5 Temmuz 2025.

[7] Sonia Boulos, “The Palestinian academic community in the shadow of Genocide”, Security Context, 21 June 2024.

[8] Mehmet Rakipoğlu, “Gazze’de Eğitim Soykırımı”, Anadolu Ajansı, 25 Nisan 2024.

[9] “Gaza: UNESCO calls for an immediate halt to strikes against schools”, UNICEF, 27 October 2023.

[10] Rabia Ali, “‘Scholasticide’: How Israel is systematically destroying Palestinian education in Gaza”, Anadolu Ajansı, 12 Şubat 2024.

[11] Indlieb Farazi Saber, “A ‘cultural genocide’: Which of Gaza’s heritage sites have been destroyed?”, Al-Jazeera, 14 Ocak 2024.

[12] “Gaza Strip: Damage assessment”, UNESCO, 28 May 2025.

[13] Alessandra Bajec, “Israel’s War on Hospitals in Gaza”, The New Arab, 21 Kasım 2023. 

[14] Izzeldin Abuelaish ve Altaf Musani, “Reviving and rebuilding the health system in Gaza”, EMHJ, Sayı 31, No 2, 2025.

[15] Mehmet Rakipoğlu, “İsrail’in Hapishane Soykırımı”, Fokus Plus, 19 Temmuz 2024.

[16] Mera Aladam, “How Israel's abuse of Palestinian prisoners escalated after 7 October”, Middle East Eye, 19 August 2025.

[17] Carmen Molina Acosta, “Over 75% of all journalists killed in 2023 died in Gaza war, per CPJ”, International Consortium of Investigate Journalists, 16 Şubat 2024.

[18] Marium Ali ve Hanna Duggal, “Here are the names of the journalists Israel killed in Gaza”, Al-Jazeera, 11 August 2025.

[19] Mehmet Rakipoğlu, “Batı Medyası Gazze Soykırımının Suç Ortağı mı?”, Kritik Bakış, 11 Ağustos 2025.

GAZZE'DE KÜLTÜREL MİRASIN YIKIMI (CULTURICIDE)

Araştırmacı Yazar Ahmet Faruk Asa

Özet

Raporun devam eden bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki saldırıları "Culturicide" (kültür kıyımı) kavramı ekseninde ele alınarak, mekânsal ve hafızaya dayalı yıkımın stratejik boyutları irdelenmektedir. Metinde, Gazze’nin kadim medeniyetlerin kesişim noktası olduğu vurgulanırken; cami, kütüphane, eğitim kurumları, tarihi sit alanları ve sivil konutların sistematik imhasının, Filistin halkının geçmişle ve toprakla kurduğu bağı koparmayı amaçladığı savunulmaktadır. İşgalin, fiziksel tasfiyenin ötesine geçerek tapu kayıtlarından şahsi arşivlere kadar toplumsal belleği hedef alması, uluslararası hukuka aykırı bir "epistemik şiddet" ve kimliksizleştirme politikası olarak analiz edilmektedir. Batı kökenli oryantalist yaklaşımlar ve güncel siyasi projelerle (örneğin Riviera Planı) desteklenen bu sürecin, Filistinlilerin gelecekteki hak iddialarını ve tarihsel tanıklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bütüncül bir silme girişimi olduğu sonucuna varılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Culturicide, Toplumsal Hafıza, Epistemik Şiddet, Kültürel Miras.

Gazze, dar bir coğrafi alana sahip olmanın ötesinde, kadim geçmişin ve medeniyetlerin izlerini toprağında biriktiren bir kültür havzasıdır. Özel konumuyla çağlar boyunca medeniyetler arası bir köprü ve stratejik merkez olmuştur. Bu topraklar, sayısız gücün egemenliğinde kalmış ve her devlet, bugün büyük bir yıkımla karşı karşıya olan Gazze’de kültürel katmanlara etki etmiştir. İslamiyet’in gelişiyle birlikte Gazze, Bilad-ı Şam’ın önemli bir kapısı haline gelmiş, yüzyıllar boyunca farklı kültürlere ve inançlara sahip insanlar Gazze’de huzur içinde hayatına devam etmiştir. Bugün Gazze sadece Filistinlilerin değil, tüm insanlığın ortak hafızası, kadim medeniyetlerin somut bir kanıtıdır. 

İsrail’in kurulmasıyla beraber pek çok veçhesini gördüğümüz yerleşimci kolonyal politikaların, üzerinde daha fazla durmayı hak eden boyutlarından biri de bu hafızaya içkin kültürel yıkımdır. İsrail’in kurulmasına giden yolda Filistinlileri ortadan kaldırmanın yegâne ve tek çözüm olmadığı konusunda fikir birliği içerisinde olan askeri ve siyasi elitler, güvenlik hedeflerini Filistin direnişinin kitlesel imhası ile sınırlamamışlardır. Bu durum, aynı zamanda günümüzde de devam eden işgalin psikolojik boyutunu anlamak açısından önemlidir. 

Mazisi 1948’in çok daha gerisine uzanan bu yıkım biçimi, 7 Ekim süreci ile en doruk noktasına ulaşmış, İsrail yüz binlerce insanı hedef alırken adeta Gazze’nin kültürel mirasını da tarumar etmiştir. Nekbe ile tarumar edilen ve haritadan silinmek zorunda kalan yüzlerce Filistin köyü, tarihin akışında Filistin’in karşı karşıya kaldığı kültürel miras tehdidinin sistematik yönünü anlamak açısından önemlidir. 7 Ekim süreci, sistematik kültür işgalinin son halkası olarak, kültür yıkımı geleneğinde yeni bir sayfa açılmasını sağlamıştır. 

Kültürel miras, toplumun toprakla, dinle, mekânla, geçmişle, gelecekle ve birbiri arasında kurduğu bağların nişanesi olarak geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Bu mirasın hedef alınması, bir toplumun bizatihi yok edilmesi gibi o toplumun tüm hafızasını, toprakla ve birbiriyle kurduğu bağların da ortadan kaldırılması amacını taşır.

Camiler, kütüphaneler, arşivler, evler, tapular, tarihi yapılar, eserler, evlerin temelindeki taşlar ve diğer tüm somut göstergeler, bu mirasın taşıyıcıları olarak İsrail tarafından saldırıya uğramışlardır. 

Filistin’de kültürel mirasın hedef alınması, işgal politikalarının merkezinde yer almaktadır. Yahudilerin bölgeye göç etmeye başladığı 1800’lerin ikinci yarısından itibaren coğrafyadaki İngiltere-Yahudi iş birliği, önce kültürel sahada kendisini göstermiştir. Filistin’de kültürel yıkıma dair başlangıç referansımız 1800’lerin ortası olduğu için, bu yıkımda tek pay sahibi Yahudiler diyemeyiz. Zira mezkûr yıllar, Siyonizm’in sistemli bir harekete dönüşmesi için henüz çok erkendir. Ancak bu tarihler Batı’nın, Filistin topraklarına olan ilgisinin oldukça yükselişte olduğu bir dönemdir. Dinî, siyasi ve ekonomik hedefler doğrultusunda bölgedeki rolünü arttırmak isteyen başta İngiltere olmak üzere Batı ülkeleri, Filistin’in stratejik konumundan faydalanmak istemişlerdir. İsrail, bu mirası devralarak ve derinleştirerek bölgedeki hakimiyetini güçlendirmiş, yerleşimci kolonyal projelerini bir anlamda Batı’nın Filistin tahayyülüne dayandırmıştır. 

Oryantalist düşüncenin etkileriyle beraber dinî ve siyasi faktörler, Filistin’i yaşayan bir coğrafya olarak değil, Kitab-ı Mukaddes anlatısının arka planı olarak görülmesine yol açmıştır. Doğu’nun kendi tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamından koparılarak, Batı’nın epistemik tahakkümü altındaki bir bilgi sahası olarak değerlendirilmesi, Filistin’i “yeniden keşfedilmesi gereken” bir bölge haline getirmiştir. Kurumlar ve aktörler aracılığıyla arkeoloji, göçlerin finansesi gibi alanlarda yeniden keşif süreci örtülü sömürgecilikle kendini göstermiştir. Bu arkeolojik ve kültürel müdahale, zamanla sadece Batı’nın değil, İsrail’in de ideolojik mirası hâline gelmiştir. 1948 sonrasında kurulan İsrail devleti, oryantalist söylemin bu epistemik yaklaşımını devralarak, kolonyal şiddeti merkezine yerleştirmiştir. 

Yaklaşık 100 yıllık ideolojik arka planı birkaç satırda özetlemek zor olsa da İsrail’in başta 7 Ekim olmak üzere Filistinlilerin somut ve soyut kültürel mirasını doğrudan hedef alması, bir işgal geleneğinin son halkasını oluşturmaktadır. Ancak İsrail, Batı’dan bu mirası devralırken daha da ileriye gitmiştir. Artık sadece toprakla İsrail arasındaki bağın kurulması yeterli görülmemiş, bir öteki olarak Filistinlilerle toprağın/geleneğin arasındaki bağı simgeleyen her şey ortadan kaldırılmak istenmiştir. Bu simgeler, özne mahiyetinde genel itibariyle zihinlerde insan toplulukları olarak karşılık bulsa da ağaç, taş, ev, cami, anıt, mezarlık vb. hepsi geleneğin tanıkları olarak İsrail’in hedefinde yer almıştır. 7 Ekim’in başlamasından bu yana İsrail sistemli bir şekilde merkezi olarak Gazze’de, eş zamanlı olarak Batı Şeria’da bu tanıkları hedef almıştır. Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde dinî yapılar, eğitim merkezleri, kütüphaneler, arşivler, müzeler ve sit alanları ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. 

Kültürel yıkımın boyutları, rakamların soğuk diliyle daha çarpıcı hale gelmektedir. 800’den fazla cami, 200’den fazla sit alanı, 100’den fazla kütüphane, 100’den fazla müze ve kültür alanı, 100’den fazla okul, son olarak yaklaşık 300.000 ev tamamen yok edilmiştir. Kültürel yıkım denildiğinde evlerin neden bu kapsama dahil edildiği soru işaretleri oluşturabilir. Ancak bu evlerle beraber, Gazze halkının evlerinde bulundurduğu arşivler, albümler, tapu kayıtları, fotoğraflar, kişisel bilgiler de tarihe karışmıştır.

Evin küçük bir parçası sayılabilecek anahtar ikonunun dahi Filistin’in direniş sembollerinden biri haline geldiğini düşündüğümüzde, bizatihi evlerin yıkılması, geçmişle gelecek arasındaki miras aktarımının da inkıtaya uğraması riskini taşımaktadır.

Zira her bir ev, direnişe karşı ayakta kalabilmeyi simgelemektedir. Evler gibi kültürel mirasın izlerinin en iyi gözlemlenebildiği ve İsrail’in odağındaki yerlerden biri de eğitim kurumları olmuştur.  

Filistin halkı, işgale karşı direnişin en önemli boyutlarından birinin eğitim olduğunu en iyi bilen toplumlardan biridir.

Nekbe’den bu yana gerek Filistin coğrafyasının içinde gerek diasporada, Filistinliler eğitim ile öne çıkan, aydın, okumaya düşkün bir halk olarak tarif edilmiştir.

Şartlar ne olursa olsun, eğitim kurumları her zaman öncelikli imar sahası olmuştur. Şu anda direnişi devam ettiren öncü kadroların neredeyse tamamı iyi bir eğitim geçmişine sahiptir. Bazıları Gazze Üniversitesi gibi Filistin içinde bazıları da ABD ve dünyanın farklı yerlerinde tahsillerini tamamlamıştır. Eğitime olan bu ilgi, Gazze’nin her noktasının kütüphaneler ve eğitim kurumları ile donatılmasının önünü açmıştır. 

İsrail, 7 Ekim’in ardından sistematik şekilde eğitim yapılarını hedef almıştır. Gazze'deki okul ve üniversite binalarının yüzde 90'ından fazlası, İsrail saldırılarında yok edilmiştir. Eğitim kurumlarının tamamen kullanılamaz hale gelmesi, eğitim çağındaki yüz binlerce Gazzelinin iki yıldır eğitim-öğretim haklarının elinden alınmasına yol açmıştır. ‘Kültürel yıkımın’ eğitim boyutu oldukça önemlidir. Zira kitlelerin seneler içinde eğitimden uzak düşmesi, yalnızca sosyal problemlerin değil aynı zamanda kültürel bir kayboluşun da işaretçisi olmaktadır. Benzer bir durum Batı Şeria için de geçerlidir. Orada bizzat Gazze kadar yıkıcı bir tahribat olmasa da İsrail’in daha uzun zamana yaydığı politikalar, genç Filistinlileri eğitim haklarından mahrum bırakmaktadır. Ayrım noktaları, kontrol noktaları ve diğer sosyal izolasyonlar, burada da kitlelerin okul/üniversite ile buluşmasına engel olmaktadır. 

Gazze Üniversitesi, bu coğrafyadaki eğitim/kültür havasının en iyi şekilde teneffüs edilebileceği yerlerden biri olarak, yıkılan eğitim kurumlarına önemli bir örnektir. Bu üniversite, Gazze'nin akademik havzasının temel taşlarından biri olmuş, bölgenin entelektüel temellerini ve geleceğini şekillendiren bilim alanlarında programları senelerce devam ettirmiştir. Şimdi ise Gazze’deki diğer üniversiteler ile aynı kaderi paylaşmaktadır. 

Filistin hafızasının matbu olarak bir araya getirildiği kütüphaneler, bu süreçte yıkılmış, Gazze’deki Filistin arşivlerinin tamamına yakını yok edilmiştir. Abbas ve Umari gibi önemli kütüphaneler, artık tamamen harabe haline gelmiştir. Kültürel depo olarak da adlandırabileceğimiz kütüphane ve diğer alanların yıkımı, tıpkı sivillerin hedef alınması gibi savaş suçu örneğidir. Lahey Sözleşmesi’nde açıkça belirtildiği üzere ülkeler savaş esnasında kültürel alanları korumakla mükelleftir. Uluslararası mahkemelerde açıkça yargılanması ve ceza alması gereken İsrail, bu sözleşmelere aykırı politikaları yıllardır arttırarak devam etmesine karşın yıkımı durdurmada herhangi bir etkin yaptırım ile karşılaşmamıştır. 

Kütüphanelerin dışında şehrin ve kültürün hafızasının bir arada olduğu diğer mekânlar da İsrail saldırılarından nasibini almıştır. Gazze belediyesi bu bağlamda üzerinde durulması gereken örneklerden bir tanesidir. Belediyenin merkez binası İsrail saldırılarından etkilenmiş, Osmanlı döneminden kalan tapu arşivleri gibi yüz yıllara dek uzanan bir hafızanın muhafaza edildiği bu mekân, 7 Ekim’den sonra kullanılamaz hale gelmiştir. 

Dört bir yanı camilerle mamur Gazze’de ibadethaneler de İsrail’in kasıtlı olarak hedef aldığı yerlerden bir diğeri olmuştur.

Camilere ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Zira Nekbe’den sonra dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek yeri haline gelen Gazze’de mültecilik ve sosyal krizlerin gün geçtikçe hayatı daha da zorlaştırdığı dönemlerde camiler bu halkın sığınakları olmuştur. Kitleler camilerde bir araya gelmiş, kararlar camilerde alınmış, sohbetler camide edilmiş, faaliyetlere buradan başlanmıştır.

Ezan sesleri, hutbeleri, avluları, vaazlarıyla camiler, Gazze halkının birbiri ve ümmet ile kenetlendiği, işgalin boğucu havasının arasında soluklandığı yerler olmuştur. Filistin’de camiler, şehrin kültürel dokusunun en yakından teneffüs edilebildiği yerlerdir. 

Cami ve kültürel hayatın Gazze özelinde önemli bir örneği Peygamberimizin büyük dedesi Haşim Bin Abdülmenaf’tır.

Haşim Bin Abdülmenaf’ın Gazze’de Seyyid Bin Hişam Camii’nde kabrinin bulunması, Gazze’nin İslam dünyası için taşıdığı önemli anlamlardan yalnızca bir tanesidir.

Bu kabre ithafen Gazze yüz yıllar boyunca Haşim’in Gazze’si yani Gazze’tül Haşim olarak anılmıştır. 7 Ekim’in ardından İsrail’in doğrudan hedef aldığı yerlerden birisi de burası olmuştur. 

Filistinlilerin “küçük Mescid-i Aksa” olarak tarif ettiği Ömer Camii de bu süreçte yıkılan kültürel mirasın en önemli örneklerinden birini oluşturmaktadır. Filistin’in en büyük üçüncü camisi olan yapı, aynı zamanda Gazze’nin en eski camisidir. İçerisinde arşivler, tarihi eserler bulunmaktadır. Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan, geniş avlusuyla Gazze halkına kucak açan yapı, Gazze’de yıkılan yüzlerce camii ile benzer bir akıbeti yaşamıştır. Camiye çevrilmeden önce Hristiyan Kilisesi olan bu yapı, geçmiş yıllarda da hasar görmüş ancak her defasında yenilenmişti. Günümüzde yapının karşı karşıya kaldığı manzara, yapının ruhunu geri kazansa bile eski formunun ortaya çıkmasını adeta imkânsız hale getirmiştir. 

7 Ekim’in başlangıcından bu yana koruma altındaki sit alanları da İsrail saldırılarının hedefinde yer almıştır. Filistinlilerin toprakla olan tarihsel bağlarının önemli bir göstergesi olarak sit alanlarının yıkımı, kolektif kimliği zedelemektedir.

Filistin coğrafyasında kesintisiz bir Yahudi varlığı anlatısını desteklemek için toprakla Filistinliler arasındaki bağın somut görünümleri, ulusal bir politika kapsamında hedef alınmaktadır. 

Paşa Sarayı, Gazze işgalinin neticesinde varlığı doğrudan hedef alınan bir diğer önemli kültür mirasıdır. Memlükler döneminde inşa edilen yapı, daha sonrasında saray, okul, karakol ve nihayetinde müze olarak hizmet vermiştir. 7 Ekim’in ardından yapılan saldırılarda sadece birkaç duvar parçası ve bir kemer ayakta kalmış, müzeden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.

Filistin’e ait kurum ve kuruluşlar her ne kadar bu yapıların korunması konusunda önlem almaya çalışsa da bugün koruma altında tutacak bir yapı bile Gazze’de neredeyse kalmamış durumdadır. Teknik olarak bu sürecin takipçisi olan araştırmacıların da saldırılar sonucunda hayatını kaybetmesi, durumun vahim boyutlarının Gazze’yi çoktan aştığını göstermektedir. 

Gazze’deki kültürel yıkımda en büyük faktör olsa da İsrail’in tek faktör olmadığını unutmamak gerekir. Kültürel soykırım, Gazze’nin silüetini harabe ve enkaza çevirirken, Trump’ın zaman zaman sunmuş olduğu yeni Gazze planları, bu yıkımın tek ortağının İsrail olmadığını da gösteriyor. Kamuoyuna Riviera Planı olarak da takdim edilen plan, bunun önemli bir örneğidir. Trump, Gazze halkını tahliye ederek bölgeyi sil baştan yenileyerek cazibe merkezi haline getirmek istediğini açıklaması, kültürel mirası ayakta tutmak bir yana tamamen yok etmeyi amaçlamaktadır. Filistin’in kadim şehirlerinden Yafa’nın akıbeti adeta Gazze içinde hayata geçirilmek istenen plana dönüşmüştür. Geçmişte Filistinlilerin kültür başkenti olan Yafa nasıl zaman içerisinde Tel Aviv sınırlarına hapsedilen bir mahalleye hüviyetine büründüyse, Gazze de ABD tarafından kadim mirası yok sayılarak dönüştürülmek istenmiştir. Bu duruma benzer dönüşümler Batı Şeria’da yıllardır yaşanmaktadır. İsrail, Filistinlilere ait kadim yapıları, farklı arkeolojik ya da siyasi sebeplerle ele geçirip, yıkım gerçekleştirmiş, ardından çevresinde yaşayan yerli halkı göçe zorlamıştır. 

Kültürel miras sadece binalar veya eserlerden ibaret değildir; bir halkın kimliğinin, tarihinin ve geleceğinin vücut bulmuş halidir. Bu mirası tahrip etmek, yalnızca geçmişi yok etmek değil, geleceğe yönelik de umutları ortadan kaldıran psikolojik bir eşiktir. Kendisini inşa eden insanlardan daha uzun süre ayakta kalmış bu yapılar, aidiyetin önemli bir göstergesi olarak toplumsal bağların sürekliliğine katkı sağlamaktadır. 

Kültürel yıkımın önemli bir boyutu da epistemik sahadadır. Hafızanın silinmesi ve mülksüzleştirme bu bağlamda kontrol aracı olarak İsrail’in sıklıkla başvurduğu bir politikadır.

2 yıldır devam eden saldırılarla ortaya çıkan hasarın büyüklüğü, Gazze’nin geleceğinde hayati öneme sahip bazı sorumlulukları da uluslararası kuruluşlara hatırlatmaktadır. Koordineli girişimler, teknik destekler, savunuculuk/diplomasi ve diğer atılımlar ile Gazze'nin kültürel kaynaklarının belgelenmesi, korunması ve restorasyonuna yönelik girişimlerin hayata geçmesi gerekmektedir. Zira İsrail, bu saldırılarla tahayyül ettiği Filistin coğrafyası için geride tanık bırakmamak, Filistinlilerin bu topraklarda hak iddia etmesini engellemek istemektedir. Tarihsel iddiaların somut kanıtlarını ortadan kaldırmak, bu yönüyle soykırımın farklı bir yönünü oluşturur. 

Unutulmamalıdır ki Nekbe’nin ardından yok edilen yüzlerce Filistin köyünün izine bugün üretilen haritalarda rastlanmamaktadır. Kadim evlerin yerinde çoktan yeller esmektedir. Filistinlilere ait mezarlıkların bile üzerinde İsrail yapıları bulunmaktadır. Bahsedilen kültür soykırımı, basit bir mimari değişimin çok ötesinde bir halkın varlığının ortadan kaldırılması amacına yönelik bir girişimdir.

Gazze'nin kültürel ve tarihi alanları, dünya mirasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bunlar yalnızca Filistinlilere değil, tüm insanlığa aittir. Bu kültürel mirası korumak ve İsrail'i uluslararası suç teşkil eden ihlallerinden sorumlu tutmak için uluslararası toplumun ve ilgili kurumlarının acilen harekete geçmesi gerekmektedir. Bu bağlamda devletlerin, bireylerin ve kitlelerin daha etkili adımlar atması, hayati önem taşımaktadır. 

GAZZE'DE EDEBİYAT VE SANATIN YIKIMI

Yazar Peren Birsaygılı Mut

Özet

Raporun kültürel soykırımı (Culturicide) ele alan önceki bölümünü tamamlayıcı nitelikteki bu kısımda, İsrail’in Filistin hafızasını taşıyan canlı tanıklara; yazar, şair ve sanatçılara yönelik sistematik suikastleri mercek altına alınmaktadır. Metinde, Filistin edebiyatı ve sanatının yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda Siyonist "unutturma" politikalarına karşı hayati bir direniş ve hafıza mekanizmi olduğu vurgulanmaktadır. 7 Ekim sonrası süreçte Rıfat el Arir ve Hiba Ebu Nada gibi elliyi aşkın entelektüelin hedef gözetilerek katledilmesi, toplumsal belleği ve gelecek kuşaklara aktarılacak anlatıyı yok etmeyi amaçlayan stratejik bir hamle olarak tanımlanmaktadır. Bu kıyım, kalemin ve fırçanın şahitliğini susturmaya yönelik bir girişim olsa da, geride bırakılan eserlerin direnişin sürekliliğini sağladığı ve kültürel varoluşun fiziksel imhaya galip geldiği sonucuna varılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Kültürel Direniş, Entelektüel Kıyım, Toplumsal Bellek, Filistin Edebiyatı.

Filistin edebiyatı ve sanatı, Filistin direnişi içerisinde her zaman öncü bir rol üstlendi. Şiir, hikâye, roman, resim, müzik ya da tiyatro yalnızca estetik ve sanatsal bir üretim olarak var olmadı. Esas olarak işgale karşı bir direniş biçimi, bir hafıza ve kimlik aracı olarak işlev gördü. Siyonizmin varlığını bile inkâr ettiği Filistin toplumunun yaşadıklarını en etkileyici biçimde dünyaya anlattı. Balfour Deklarasyonu ile başlayan süreç ve 1948’de Nekbe’yle doruğa ulaşan kolonizasyon faaliyeti esnasında yaşayan her şeyi kayda geçmeye devam etti.  Şehirleri ve köyleri boşaltan, insanlar sistematik olarak yerinden eden İsrail’in en büyük amacı, yaptığı zulmü unutturmaktı. Ancak Filistinli yazarlar, şairler ve sanatçılar, hayatlarını riske atarak, bu unutturmanın önüne geçtiler. Yani siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların temel hedeflerinden biri olan unutturmaya karşı çok kararlı bir duruş ve dünyada eşine az rastlanır bir direniş sergilediler. Yazdıkları şiirler, romanlar, hikâyeler ya da çizdikleri resimlerin her biri adeta birer manifesto haline geldi. Yalnızca yaşanan acıyı anlatmakla kalmadı, hafızayı canlı tutmak, Filistin’de yaşananları gelecek kuşaklara aktarmak ve unutturmaya karşı koymak için de büyük bir araç oldu.  Onlar sayesinde Filistin, bütün yıkıma rağmen kültürel bir direniş hattı kurarak, varlığını hem kendi toplumunda hem de dünyada güçlü bir şekilde sürdürebildi.

Siyonist işgalciler ise, Filistin’in edebiyatı ve sanatının sahip olduğu gücü çok iyi bildikleri için, her zaman en tehlikeliler listesinde gördüler onları. Çünkü karşılarında, her türlü tehdide rağmen davasını savunmaktan vazgeçmeyen, tamamen direnişle yoğrulmuş bir edebiyatçı ve sanatçı ordusu vardı. Filistin toprakları, en ağır bedellerle karşılaşıldığında bile geri adım atmayan onlarca yazar, şair, ressam ve müzisyeni yetiştirmişti. Hepsi de, tıpkı Naci el Ali’nin Hanzala’sı gibi, tek kelime Arapça bilmeyenlerin dahi Filistin’de yaşanan zulmü anlamasını sağlayan bir güce sahiptiler. 

Bu nedenle Filistin direnişinin tarihi, aynı zamanda edebiyat ve sanatı hedef alan çok sayıda alçakça suikastin tarihiydi. Sözün ve sanatın haysiyetini canı pahasına savunanların destansı hayat hikâyeleriyle doluydu. 1972’de Beyrut’ta evinin önünde şehit edilen Gassan Kenefani, 1973’te şehit edilen şair Kemal Nasır, 1987’de şehit edilen Naci el Ali’nin hikâyeleri gibi. Kayıplara rağmen yılmayacak, hakikatı haykırmaktan vazgeçmeyeceklerdi. Şehit edilen her kalem, yeni kalemlerin doğumunu müjdeliyordu bir yandan da, yeni eserlere ilham oluyordu. 

7 Ekim 2023’ten Sonra Da Özellikle Hedef Alındılar

Gazze’de 7 Ekim’den bu yana devam eden soykırım esnasında da ilk hedef alınanların başında yazarlar ve sanatçılar geliyordu. Çünkü onlar, yalnızca Gazze’de yaşananları belgelemiyorlar,  aynı zamanda halklarının sesini bütün dünyaya duyuruyorlardı. Bu nedenle onlara yönelik saldırılar da, yalnızca bir yazarın ya da sanatçının öldürülmesini değil, Filistin’in hafızasını, düşünsel üretimini ve geleceğe aktarılacak hikâyelerini ortadan kaldırmayı hedefliyordu.  

6 Aralık 2023 günü şehit edilen şair -ve Gazze İslam Üniversitesi profesörlerinden- Rıfat el Arir, geride bıraktığı vasiyet niteliğindeki şiirinde şunları yazmıştı; “Eğer ben ölürsem, sen yaşamalısın. Yaşamalı ve hikâyemi anlatmalısın…”

Şehit edilmeden önce uzunca bir süre ölüm tehditleri alan Rıfat el Arir’in bulunduğu yer, İsrail askerleri tarafından özellikle hedef alınan yerlerin başında geliyordu. Ancak buna rağmen yüzlerce Filistinli yazar ve sanatçı gibi yazmaya ve anlatmaya devam etmişti. Gün boyunca üzerlerinde gezinen savaş uçaklarının gölgesi ve çevreye düşen bombaların gürültüsü, hayatlarının sıradan bir parçası hâline gelmişti. Ve siyonistlerin savaş uçakları ve bombaları varsa, onların da birer şahin gibi gökyüzünde kanat çırpan kelimeleri vardı. Yıkılan her bina, omuzlarında yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.

Şair ve yazar Ömer Ebu Şaviş ise, 7 Ekim 2023 günü Nuseyrat Mülteci Kampı’ndaki evine isabet eden füze sonucunda 36 yaşında şehit edilmişti. Nekbe’yle birlikte yerinden edilen ve dünyaya gözlerini bu kampta açan Ömer Ebu Şaviş’in yazdıkları şarkı haline getirilmiş, ulusal ve uluslararası ödüller kazanmıştı.  Sadece kendi hikâyelerini değil, artık aramızda dolaşması mümkün olmayan, çoktan hayattan koparılmış insanların hikâyelerini de anlatıyordu. Yani heyecanla oradan oraya koşuşturuyor ve durup dinlenmeksizin çalışmaya devam ediyordu. Genç şair Hiba Ebu Nada gibi. 20 Ekim 2023 günü Gazze Şeridi’ndeki evinde 32 yaşında şehit edilen Hiba Ebu Nada, 2017 senesinde Arap dünyasının en büyük edebiyat ödüllerinden birisi olan Sharjah Ödülleri’nde ikincilik kazanmıştı. Haysiyetli bir hayat uğruna gösterdiğin o büyük mücadele, saatler boyunca çalışmakla geçen zamanlar, o bitmek bilmez öfke ve halkına duyduğun eşsiz bağlılık, Filistin halkının yaşadığı trajediyi bütün dünyaya duyurulabilecek kadar büyük bir güce sahip olmanı sağlamıştı. Ve kendisinden geriye kalan onlarca cümlenin birinde şunları söylüyordu; “Gazze'deki her birimiz kurtuluşun ya tanığıyız ya da şehidiyiz. Her birimiz, Allah katında hangisi olacağını görmek için bekliyor. Ve cennette yeni bir şehir inşa etmeye çoktan başladık.”

Gazze Şeridi’nde yer alan Aksa Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden mezun olan ressam Heba Zagout, 39 yaşında şehit edilmişti. Gazze’deki Bureyc Mülteci Kampı’nda doğmuş, kendini resim yoluyla vatanını savunmaya adamıştı. Aynı zamanda Gazze’deki bir ilkokulda resim öğretmeniydi. Filistin’in zengin kültürünü ve kimliğini vurgulayan resimleri, siyonist işgalcileri öfkeden deliye döndürüyordu. Filistin halkının yaşadığı ne varsa, onun tuvaline yansıyordu. 13 Ekim 2023 günü, yanındaki iki küçük çocuğuyla birlikte şehit edildiğinde, geriye yüzlerce resim bırakmıştı. 

24 Ekim 2023 akşamı, Gazze Şeridi’nin güneyinde yer alan evinde, ailesiyle birlikte şehit edilen 76 yaşındaki Abdülkerim El-Haşaş, Filistin’in yaşayan kültür hafızası gibiydi. Gelenek, görenek ve şarkılar da dâhil olmak üzere Filistin halk mirasıyla ilgili sayısız araştırmaya imza atan Abdülkerim El-Haşaş,  henüz birkaç aylık bir bebekken mülteci konumuna düşmüş ve büyük bir mücadelenin ardından veda etmişti hayata.

Filistin direniş edebiyatının önemli şair ve yazarlarından Saleem Al-Naffar da ailesiyle birlikte şehit edilen şairler arasındaydı. 1963 senesinde Gazze yakınlarındaki bir mülteci kampında dünyaya gelen Saleem Al-Naffar, 67 Arap-İsrail Savaşı esnasında, ailesiyle birlikte Suriye’nin Lazkiye yakınlarındaki başka bir mülteci kampına sürgün edilmişti. 1994’ten bu yana Gazze’de yaşamını sürdürüyordu ve yayınladığı şiir ve romanların yanı sıra çeşitli dergilerde editör olarak çalışıyordu. Saleem Al-Naffar’ın şiirleri, Filistin’de yaşananları dünyaya duyurmada önemli bir rol oynamıştı. 

6 Kasım 2023 günü, bütün ailesiyle birlikte şehit edilen Shahadah el-Buhbahan ise, Filistin direnişi, Filistin’deki islami miras ve Filistin tarihi üzerine yoğunlaşan dokuz şiir kitabı ve yüzlerce yazı kaleme almıştı.  Gazze’deki Bureyc Mülteci Kampı’nda yaşayan ve 73 yaşında şehit edilen Shahadah el-Buhbahan, Filistin halkının soylu kavgasını, kaleminin ucuyla sırtlanan isimlerin başında geliyordu. O kalem, mermisi asla bitmeyen bir silah olarak dikilmişti siyonist zalimlerin karşısına. Gazzeli yazar ve sanatçılar yeni şehitler vermeye devam ediyordu. 11 aylık bir bebekken ailesi ile birlikte kamplarda yaşamaya başlayan ve ilk resimlerini kamplarda yapan Filistin direnişinin en büyük ressamlarından Gazzeli sanatçı Fethi Ghaben ise, İsrail tarafından tedavi hakkı engellendiği için 25 Şubat 2024 günü, 77 yaşında şehit olacaktı. Ressam ve animasyon sanatçısı Mahasen el-Hateeb, 18 Ekim 2024 günü, henüz 30 yaşındayken Cibaliye Mülteci Kampı’nda şehit edilecekti. 7 Ekim’den kısa bir süre önce kendisine küçük bir stüdyo kurmuş ancak bu stüdyo, soykırımın ilk günlerinde bombalanarak yerle bir edilmişti. 20 yaşındaki yazar Yusuf Davas ise, 14 Ekim 2023 günü, kuzeydeki Beyt Lahiya kasabasında ailesiyle birlikte şehit edilmişti. Tarihçi yazar Cihad El-Masri, Yermük Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra vatanı Gazze’ye dönmüş, Han Yunus'taki El-Kudüs Üniversitesi Sözlü Tarih Merkezi Müdürlüğü gibi pek çok idari görevde bulunmuştu. Ailesiyle birlikte şehit edilen Cihad El-Masri’nin, Filistin tarihine dair pek çok önemli çalışması bulunuyordu. 

İsrail, 7 Ekim 2023’ten bu yana 50’nin üzerinde Filistinli yazar ve sanatçıyı katletti. Hepsi de, gösterdikleri büyük kahramanlığa rağmen sarsıcı tevazu ile gelip geçtiler aramızdan. 

Onlarca tehdide rağmen Gazze’yi terk etmeyerek, yani ölüme meydan okuyarak ayrıldılar aramızdan. Cesaretleri karşısında hayrete düştüğümüz Gazze halkını, henüz 8-9 yaşlarında olmalarına rağmen korkusuzca işgalcilerin üzerine yürüyen çocukları, anestezi dahi olmadan hastalarını ameliyat etmeye çalışan doktorları, evladını kendi elleriyle toprağa koyan ana babaları anlatabilmek için meydan okudular ölüme. Ölümü, sessiz bir kararlılıkla karşılayan o kararlı duruşları, onların tüm dünyaya bıraktığı en güçlü mesaj oldu. Kendi hayatlarını değil, halklarının hikâyelerini tamamlamayı daha önemli görerek bu dünyadan sessizce çekildiler. Arkalarında yarım kalan şiir defterleri ve romanlar, tamamlanamamış tablolar bırakarak gittiler.

Ancak siyonist zalimlerin ve onların işbirlikçilerinin unuttuğu bir şey var: Filistin’de yarım kalan her cümle, kurulacak yeni cümlelerin ilk satırı oluyordu. 

YIKIMDA ŞİRKETLERİN ROLÜ

Kudüs Çalışma Grubu Araştırmacıları
Turgut Sağlam – Tuğana Kadan

Özet

Raporun bu bölümünde, Birleşmiş Milletler Özel Raportörü Francesca Albanese’nin verileri ışığında, İsrail’in işgal ve soykırım pratiklerini besleyen iktisadi yapı ve küresel şirketlerin rolü irdelenmektedir. Metinde, teknolojik, askeri ve finansal desteğin sadece ticari bir faaliyet değil, "soykırım ekonomisinin" (genocidal economy) yapısal bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. İşgalin "yerinden etme" ve "yerine geçme" stratejilerinin, ağır iş makinelerinden yapay zeka teknolojilerine kadar uzanan kurumsal bir ağ tarafından nasıl fonlandığı ve kolaylaştırıldığı analiz edilmektedir. Şirketlerin "tarafsızlık" maskesi ardında işlediği suçlar ve uluslararası sistemdeki "cezasızlık mimarisi", Filistin’deki yıkımın sürekliliğini sağlayan ve kâr odaklı "kırmızı yaka" suçlarını meşrulaştıran temel dinamikler olarak tanımlanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Soykırım Ekonomisi, Küresel Şirketler, Cezasızlık Mimarisi, Yerleşimci Sömürgecilik.

Giriş

Beyaz yaka, mavi yaka tanımlarının yanına,            —işgalden kazanç elde etmeyi ifade eden— “kırmızı yaka” kategorisini ekleyen hiçbir girişim, iktisadın meşru normları içinde kendisine kalıcı bir yer bulamamıştır. Bir kuruluşun işgal veya soykırıma verdiği doğrudan veya dolaylı destek, kurumsal sloganlarla, ekonomik rasyonalite ile ve sıradan insanların anlayamayacağı şablon açıklamalarla normalleştirilmemelidir.

Bu çalışma, Birleşmiş Milletler (BM) İşgal Altındaki Filistin Toprakları Özel Raportörü avukat Francesca Albanese tarafından hazırlanan, İsrail’in işgal politikalarının ekonomik boyutunu inceleyen 2 Temmuz 2025 tarihli “A/HRC/59/23: From economy of occupation to economy of genocide” başlıklı raporda[1] yer alan veriler ve bulgular esas alınarak hazırlanmıştır. Yazı boyunca “Rapor” olarak geçen BM raporu, devlet dışı aktörlerin —özellikle şirketlerin, finans kuruluşlarının ve akademik kurumların— uzun süreli bir işgal rejimiyle kurduğu yapısal ilişkilerinin sistemini ortaya koymaktadır. Çalışmanın temel amacı, Rapor’da anlatılan İsrail’in Filistin’e uyguladığı işgalde destek aldığı ekonomik sistemi aktarmaktır. Herhangi bir bireysel ve öznel yorum amacı taşımamaktadır.

Rapor’a göre Gazze’deki ve diğer Filistin bölgelerindeki yıkım, yalnızca askerî bir süreç değil; ekonomik çıkar üreten[2] ve işletmelerin de dâhil olduğu yapısal bir sistemin parçasıdır[3].

Bu bağlamda bazı şirketler, ahlaki yatırım söylemleri ile fiilî pratikleri arasında açık bir gerilim taşımaktadır.

Bu durumda bazı şirketler, sonuçları itibarıyla ağır suçlara eklemlenen yapılar olarak konumlanmaktadır[4].

Rapordan elde edilen bulgular, dünyada yürütülen boykot girişimleriyle birlikte ele alındığında, boykot aktörlerine yeni bilgiler sunabilir.

Yazı boyunca kullanılan “soykırım” ve “soykırım ekonomisi” kavramları, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Özel Raportörü’nün A/HRC/59/23 sayılı raporunda kullanılan terminolojiye (örneğin rapor başlığı, sayfa 20’deki genocidal mode tabiri) dayanmaktadır. Bu kavramların hukuki çerçevesi ise Uluslararası Adalet Divanı’nın Gazze bağlamında verdiği geçici tedbir kararlarında yer alan “soykırım riski” ve “makul olasılık” değerlendirmeleri esas alınarak kullanılmaktadır[5].

Kâr, Filistin’den Önemli mi?

Rapordan aktarılan bilgilere göre firmalar İsrail’in işgal eylemlerine doğrudan veya dolaylı, bilinçli veya bilinçsiz olarak destek olmakta ve bu durum şirketleri sorumluluktan kurtaramamaktadır[6].

Şirketler İsrail’le ilişkilerini sürdürürken hukuki belirsizlikten ve ahlâki tartışmalardan habersiz değildir çünkü bazı şirketlere ahlaki sorumlulukları sivil toplum kuruluşları tarafından kendilerine on yıllardır hatırlatılmıştır[7].

Bu hatırlatmalar dikkate alındığında, bazı şirketlerin işgalin organizasyonunda yer almalarının, riskler gözetilerek ve bilinçli tercihler çerçevesinde devam ettirdiği yönünde güçlü bir izlenim oluşmaktadır. Bu durumda mesele cehalet değil; öncelik meselesi olabilir. Küresel veya çok uluslu bir şirketin böylesi bir sorumluluktan haberdar olmaması, hayatın olağan akışıyla ne ölçüde bağdaşmaktadır?

Rapor, şirketlerin soykırım iddialarına rağmen faaliyetlerini sürdürmesini, zamanında gerekli özeni göstermiş olsalar İsrail ile olan ilişkilerini çoktan sonlandırmış olacaklarına işaret ederek sorgulamaktadır[8]. Bazı şirketlerin İsrail’e sağladığı imkânlar, işgalde maddi koşulları üretmektedir[9] ve bu durum onları sorumlu tutmak için kullanılabilir[10].

İşgalin tüm altyapı desteği ile devam ettiği göz önüne alındığında; Gazze’de yaşanan vahşet, birçok şirket açısından bir kırılma noktası olmamıştır. Aksine, artan askerî harcamalar, genişleyen altyapı projeleri, güvenlik teknolojileri ve finansal enstrümanlar sayesinde yeni “kâr” alanları doğmuştur. Bu süreçte birçok askeri şirket yüksek kâr elde etmiştir[11]. Yıkım, ekonomik sistem açısından istikrarsızlık değil, fırsat üretmiştir.

Rapor’da yer alan tablo, şirketlerin savaş ve işgal koşullarında nasıl konumlandığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu tespitler, insan hayatı ve hukuki normların, sermaye akışının sürekliliği karşısında ikincil değişkenler hâline gelebildiğini göstermektedir. Raporda, özellikle akademik kurumlar bağlamında, bazı aktörlerin “nötrlük” iddiası altında tarafsızlık perdesi oluşturarak fiilî etkileri görünmez kıldığı vurgulanmaktadır.[12]

İşgalin Fonlanması

İsrail, 1901 yılında kurulan Yahudi Ulusal Fon’u aracılığıyla Arap Filistinlileri topraklarından zorla göç ettirip yerlerine Yahudi nüfusu yerleştirerek Filistinlilerin topraklarını kolonileştirip sömürmektedir[13]. Kâr amacı gütmeyen Fon, dünyanın dört bir tarafından bağış toplayarak, İsrail topraklarının %15’ine sahip olmuştur[14]. Rapor’a göre yerleşimci-sömürgeci işgal politikasını fonlayan kurum ve kuruluşlar, ticaretten tarıma, sanayiye, ağaç dikimine, sigortacılığa, bankacılığa ve balıkçılığa kadar pek çok sektörden oluşmaktadır. Bu kurum ve kuruluşlar Filistinli iş gücünü ve kaynaklarını sömürmüş, doğal kaynakları tahrip etmişlerdir[15]. Bu kurumlar Rapor’da kavramsallaştırıldığı şekliyle, yıkımı, yerinden etmeyi[16] ve nüfusun tasfiyesini ekonomik olarak rasyonel, kârlı ve sürdürülebilir hâle getiren bir “soykırım ekonomisi”nin[17] parçası hâline gelmiştir.

Bu tablo, işgal ve imha eylemlerinin rastlantısal uygulamalar değil; yerinden etme, yerine geçme ve bu süreci mümkün kılan kolaylaştırıcılar üzerinden kurulan üçlü bir politika mimarisi içinde yürütüldüğünü göstermektedir.

“Yerinden Et” Politikası

“Yerinden et” politikası, Filistinli nüfusun yaşadığı alanlardan zorla çıkarılmasını ve bu alanlara geri dönüş ihtimalinin sistematik biçimde ortadan kaldırılmasını esas alan, yerleşimci-sömürgeci bir tasfiye stratejisidir[18]. İsrail Devleti’nin yerleşimci-sömürgeci politikasını yürüten militarize şiddet, nüfusu yerinden etmeyi, alanı boşaltmayı ve sonrasında yeniden düzenlemeyi hedefleyen yapısal bir araçtır. Söz konusu “yerinden et” politikası Rapor’a göre genel olarak iki koldan yürütülmektedir[19]. Birincisi Filistinlileri kendi ana vatanlarından çıkarmak ve ortadan kaldırmak için İsrail menşeli ve bazı uluslararası üreticiler tarafından geliştirilen silahlar, askerî araçlar aracılığıyla yapılmaktadır. İkincisi ise işgalci İsrail tarafından altyapıların, sosyal alanların, tarım arazilerinin ve evlerin yıkılması; ardından ağır iş makinelerinin devreye sokularak bu yıkımın kalıcılaştırılması ve Filistinlilerin geri dönüşünü fiilen imkânsız hâle getiren mekânsal bir tasfiyenin gerçekleştirilmesidir.

“Yerine Geç” Politikası

Yerine geç politikası, yıkılan evlerin, tarım arazilerinin ve sanayi alanlarının yerine yeni yerleşimlerin inşa edilmesini ve bu alanlara yasa dışı yerleşimci nüfusun yerleştirilmesini esas alan bir uygulamadır[20]. Yerine geç politikası, Ekim 2023 tarihinden sonra özellikle Gazze Şeridi’ne su, elektrik ve yakıt vb. kesilmesi ile Filistin nüfusunu yok etmeye yönelik uygulamaları da kapsamıştır. Politikanın uygulanabilmesindeki en önemli bileşenlerden birisi yolları, evleri ve diğer hayati altyapıyı yıkan makinelerdir[21]. Ağır makineler hem var olan binaları yıkarken bir taraftan da askerî silahların yarattığı molozları kaldırıp yerine, hukuk dışı yerleşimciler için alanlar inşa etmekte kullanılmaktadır[22].

Kolaylaştırıcılar

İşgalci İsrail Devleti’nin kuruluşundan itibaren yürüttüğü politikaları destekleyen “Kolaylaştırıcılar Politikası”, üçlü politika ayağının sürdürülebilir olmasını imkânlı kılmıştır ve kılmaya da devam etmektedir. Finans, hukuk, medya, araştırma, danışmanlık vb. sektörlerin firmaları İsrail’i bilgi, fon, network, finansal danışmanlık, sigorta, yatırım gibi alanlarda uzun süreli zaman diliminde desteklemektedir[23]. Bu destek İsrail’in savaşı sürdürmesini ve hatta başka cepheler açmasına olanak sağlayan önemli bir mekanizmadır. Çünkü İsrail’in savaş sürecinde ihtiyacı olan kesintisiz ekonomik sürdürülebilirlik Rapor’a göre bu mekanizma ile aşılmıştır[24].

Rapor’da hukuki, ticari ve kurumsal kolaylaştırmanın çerçevesi; İsrail’in ürettiği ürünleri başka ülkelere tedarik etmede hukuki problemleri aşmasını sağlayan şirketler olarak tanımlanır[25].

BM Özel Raportörü tarafından hazırlanan raporda, İsrail’in işgal politikalarıyla ilişkili olduğu iddia edilen şirketlere yer verilmiştir.

Tablo 1: Raporda adı geçen şirketler.

Tablodaki ve tablo altında devam eden şirket ismi ile verilen tüm bilgiler, BM Özel Raportörü’nün A/HRC/59/23 sayılı raporunda adı geçen şirketlerdir. Bu liste, Rapor’da yer verilen iddiaların birebir aynı kelimelerle olmasa da aynı anlama gelen özetidir; nihai hukuki nitelendirme değildir.

Ana Sektör

Kuruluş

Destek (BM Raporu’na Göre)

Askerî Sektör

Elbit Systems

İsrail ordusuna silah tedariği sağlamaktadır[26].

 

Israel Aerospace Industries

İsrail ordusuna silah tedariği sağlamaktadır[27].

 

Leonardo S.p.A

İsrail’in askerî operasyonlarına destek sağlayan şirket olarak geçmektedir[28]

 

Lockheed Martin

İsrail Hava Kuvvetleri’ne F-35 savaş uçağı ve mühimmat sağladığı bilgisi geçmektedir[29].

Tedarikçiler

FANUC Corporation

Silah üretim hatları için robotik makinelerin sağlanması olarak geçmektedir[30].

 

A.P. Moller – Maersk A/S

Bileşen, parça ve hammaddelerin taşınması olarak geçmektedir [31].

 

NSO Group

Pegasus yazılımı üretimi olarak geçmektedir[32].

Teknoloji

IBM

Rapor’da teknoloji şirketlerinin aşağıdaki konularda hizmet verdikleri ileri sürülmüştür:
• Nüfus ve kimlik veri sistemleri (IBM ve HPE şirketi)
• Hapishane sistemleri teknolojisi (HP Inc.şirketi)
• Askerî ve sivil veri entegrasyonu (Microsoft şirketi)
• Gözetim ve yapay zekâ tabanlı analiz
• Bulut bilişim ve çekirdek dijital altyapı (Alphabet Inc.şirketi)
• Project Nimbus (Amazon ve Alphabet şirketleri)

Detaylar, ilgili Rapor sayfasında (sayfa 10) yer almaktadır[33].

 

Hewlett Packard Enterprise

 

HP Inc.

 

Microsoft

 

Alphabet Inc.

Yıkım Faaliyetleri

Caterpillar Inc.

 

Yerleşim, yıkım ve altyapı faaliyetlerinde kullanılan ağır iş makinelerinin tedariği olarak geçmektedir[34].

 

HD Hyundai

 

Doosan

 

Volvo Group

 

RADA Electronic Industries

D9 buldozerinin otomatikleştirilmesi bağlamında geçmektedir[35]

 

Merkavim Transportation Technologies

Yerleşimlere hizmet vermek üzere satılan zırhlı otobüsler bağlamında geçmektedir[36].

 

Heidelberg Materials

Batı Şeria’da Filistin köylerinden zorla el konulan arazilerde dolomit kaya yağmalanması (pillage) şeklinde geçmektedir[37]

 

Yerine Geç Politikası

 

Hanson

Heidelberg Materials’ın iştiraki olarak geçmektedir[38].

 

CAF (Construcciones Auxiliar de Ferrocarriles)

Kudüs Hafif Raylı Sistemi Kırmızı Hattı’nın bakımını ve genişletilmesini üstlenmiş ve yeni Yeşil Hat’ın inşasını gerçekleştirdiği şeklinde geçmektedir[39].

 

 

 

Keller Williams Realty

Kanada ve ABD’de, yerleşimlerdeki konutların pazarlanmasına yönelik uluslararası bir tanıtım faaliyeti yürüttüğü geçmektedir[40].

 

Homein

Doğal Kaynaklar

Mekorot

Mekorot, işgal altındaki Filistin topraklarında su tekelini elinde bulundurduğu geçmektedir[41].

Elektrik, Gaz ve Yakıt

Drummond Company, Inc.

 

 

İsrail’in elektrik üretiminde kullandığı kömürün tedariği,

Kömür, petrol, gaz tedariği sağlanması bağlamında geçmektedir[42].

 

Glencore PLC

 

Chevron Corporation

 

 

Delek Group

İşgal altındaki deniz sahalarında doğal gaz çıkarımı yapan ve İsrail enerji altyapısına entegre çalışan şirket olarak geçmektedir[43].

 

NewMed Energy

Leviathan ve Tamar doğal gaz sahalarındaki faaliyetleriyle, İsrail’in enerji arzının büyük bölümünü sağlayan konsorsiyumun parçası olarak geçmektedir[44].

 

BP PLC

Filistin deniz yetki alanlarını da kapsayan bölgelerde arama faaliyetlerinde geçmektedir[45].

Tarım Ticareti

Tnuvva (Tnuva Group Co.) - Bright Food (Group) Co.

 

Yerleşimci tarım sisteminin merkezinde yer alan en büyük gıda şirketlerinden birisi olarak geçmektedir[46].

 

Netafim ve Orbia Advance Corporation

Batı Şeria’daki su kaynaklarının yoğun ve ayrımcı kullanımını mümkün kılan damla sulama teknolojilerinin geliştirilmesi[47].

Turizm

Booking Holdings Inc. ve
Airbnb, Inc.

İşgal altındaki veya yerleşimlerdeki topraklarda yer alan yerleşimlerde konaklama ilanları sunma bağlamında geçmektedir[48].

Akademi

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)

İsrail Savunma Bakanlığı tarafından finanse edilen silah ve gözetleme araştırmaları yürüten laboratuvarları bulunmaktadır şeklinde geçmektedir[49].

 

Technical University of Munich (TUM)

İsrailli askerî ve teknoloji şirketleriyle ortak projeler için Horizon fonlarından milyonlarca avro kullandığı bağlamında geçmektedir[50].

 

University of Edinburgh

Bağış fonunun %2,5’ini İsrail’le bağlantılı büyük teknoloji şirketlerine yatırdığı belirtilmektedir[51].

Tablo 1’deki verilere ek olarak aşağıdaki şirket bilgileri de ilgili BM Raporu’ndan alınmıştır.

Finans Sektörü        

  • Şirket: BlackRock (ABD) – Vanguard (ABD) - Varlık Yönetimi 
    Faaliyet: İsrail’in soykırımcı silahlanma cephaneliğinde kilit rol oynayan silah şirketlerinin en büyük yatırımcıları arasında yer aldığı şeklinde geçmektedir[52].

  • Şirket: iShares - ABD (BlackRock iştiraki) - Yatırım Araçları
    Faaliyet: BlackRock iştiraki olarak faaliyetlerde bulunduğu bağlamında geçmektedir [53].

  • Şirket: PIMCO – ABD - Varlık Yönetimi
    Faaliyet: İsrail devlet bütçesinin finansmanına katkı sağlama olarak geçmektedir[54].

  • Şirket: Allianz (Almanya) - AXA (Fransa) - Finansal Destekler
    Faaliyet: İşgal ve soykırımla bağlantılı hisse ve tahvillere büyük meblağlarda yatırım yaptığı şeklinde geçmektedir[55].

  • Şirket: Caisse de dépôt et placement du Québec – Kanada – Varlık Yönetimi
    Faaliyet: İşgalle bağlantılı şirketlere yüksek tutarlı yatırımlar yaptığına dair adı geçmektedir[56].

  • Şirket: BNP Paribas (Fransa) ve Barclays (Birleşik Krallık) – Bankacılık
    Faaliyet: Kredi notu düşürülmesine rağmen, bu tahvillere aracılık ederek İsrail’in faiz primini sınırlamış ve piyasa güvenini artırdığı bağlamda geçmektedir [57].

Hayır Kurumları Sektörü

  • Şirket: Israel Gives – İsrail – Hayırseverlik ve Bağış
    Faaliyet: İsrail askerî birlikleri ve yerleşimciler için vergiden düşülebilir kitlesel fonlama yapılmasına imkân tanıdığı şeklinde geçmektedir[58].

  • Şirket: Yahudi Ulusal Fonu (KKL-JNF) – İsrail - Çevre ve Arazi Geliştirme
    Faaliyet: Yerleşimlerin genişlemesini ve askerî bağlantılı projeleri finanse ettiği şeklinde geçmektedir[59].

Bilgi Sektörü

  • Şirket: Horizon Europe Program     Avrupa Birliği Araştırma ve İnovasyon
    Faaliyet:
    İsrail Savunma Bakanlığı dâhil olmak üzere İsrailli kurumlara milyarlarca avro aktararak ve Avrupa üniversitelerini bu ağın parçası hâline getirerek iş birliğini sürdürmekte olarak geçmektedir[60].

Yukarıdaki tablo Rapor’un nesnel boyutunu ortaya koymaktadır. Şirketlerin ve kurumların rolüne ilişkin Rapor’daki bu tespitler, İsrail işgalinin ekonomik boyutunun anlaşılmasına katkı sunmaktadır.

Kapitalizm iktisat anlayışının bir sonucu olan etik değerlerden uzaklaşma, kâr odaklı olma, bireyselleşme “ırkçı kapitalizm” kavramını da beraberinde oluşturmuştur. Rapor da ticari çıkarların Filistin halkının topraklarından mülksüzleştirilmesi durumuna “sömürgeci ırkçı kapitalizm” demektedir[61]. Bu kavram, başkalarının ırksal kimliklerinden faydalanma sistemini belirtmektedir[62]. Cedric Robinson, Black Marxism: The Making of the Black Radical Tradition adlı kitabında, "Kapitalist toplumun gelişimi, örgütlenmesi ve genişlemesi esasen ırksal yönelimler izlemiştir.” diyerek ırkçılık ve kapitalizmin birbirini tamamlayan iki öğe olduğunu belirtmiştir.  İsrail Filistin’de ırksal kapitalizmin ekonomik yıkıcı gücünü kullanarak soykırım ekonomisini inşa etmiştir. Soykırım ekonomisinin bir parçası olan bazı kuruluşlar için Filistin bir laboratuvar olmuştur. Filistin’de “başarısı” kanıtlanan silahlar, uluslararası pazarda talep artışı yaşamaktadır[63].

Cezasızlık Mimarisi

Rapor’dan elde edilen verilerin doğru olduğu varsayıldığında, işgalin yalnızca silahlarla değil, uluslararası bir yaptırımın olmayışı ile de mümkün olduğu açık biçimde ortaya konulmaktadır. Kurumsal oluşumların bu düzende rahatça hareket edebilmesinin temel nedeni kurumsallaşmış uluslararası yapının yaptırım gücünün olmamasıdır. Bu rejimin detaylarına bu yazının da içinde olduğu “Yıkımlar” adlı rapordaki Uluslararası Sistemin Yıkımı[64] ve Uluslararası Hukuk’un Yıkımı[65] konulu yazılarda yer verilmiştir. Adaletsiz yapısı, çatışmaları durdurmaması nedeniyle sık sık ağır eleştirilen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı, uluslararası sistemde boşluklar üretmekte, sorumluluğu dağıtmakta ve nihayetinde hiçbir aktörün gerçek bedel ödemediği bir yapı inşa etmektedir.

Uluslararası hukuk, özellikle ekonomik aktörler söz konusu olduğunda, yaptırımdan çok tavsiye üretmektedir. Bu durum işgallerde bir şekilde payı olan aktörlere geniş bir manevra alanı sağlamaktadır.

Cezasızlık mimarisinin en işlevsel boyutu, sorumluluğun parçalanmasıdır[66]. Tedarik zincirleri, yan kuruluşlar, taşeronlar, yatırım fonları ve sigorta mekanizmaları sayesinde hiçbir aktör açıkça görünmez[67]. Rapor’a göre, adı geçen kuruluşlar işgal altındaki Filistin topraklarındaki ihlalleri mümkün kılan daha geniş bir kurumsal yapının küçük bir parçasıdır[68].

Sonuç

BM Raporu’ndan hasıl olan bilgiler, Gazze’deki yıkımın yalnızca askerî ya da ideolojik bir süreç değil; sürecin içinde olan şirketler, kolaylaştırıcılar ve cezasızlık mimarisi üzerinden taşınan bir sistem olduğunu gösteriyor.

Rapor’daki tespitler ışığında şirketler ve kurumsal aktörler bu ilişkileri, “bilmeden” değil, bilgi dahilinde ve riskleri hesaplanarak sürdürmektedir. Bu nedenle mesele öncelik tercihidir.

Yerinden et–yerine geç–kolaylaştırma ekseninde işleyen yapı, yalnızca yıkımı üretmekle kalmamakta; yıkımın ardından kurulan yeni düzenin (yerleşim ve ilhak pratikleri dahil) maddi zeminini de hazırlamaktadır. Böylece şiddet “anlık” değil, süreklilik kazanmış bir ekonomi haline gelmektedir.

Küresel sistemdeki “cezasızlık mimarisi” sadece Gazze değil birçok işgal bölgesindeki suçlulara güvenli hareket alanı açmaktadır: Savaşlarda sorumluluk yan kuruluşlar, tedarik zincirleri, taşeronlar, fonlar ve sigorta mekanizmaları üzerinden parçalanmakta; hiçbir aktör “merkezde” görünmediği için bütün sistem işlemeye devam etmektedir.

Bu çalışmanın etki alanlarından biri, boykot tartışmaları bağlamında yapılacak değerlendirmelerdir. Raporda sunulan tespitler, tüm taraflardan boykot aktörlerine yeni bilgiler sunabilir.

İsrail’in işgallerini destekleyen ekonomik bağ kopmadıkça, yıkımın altyapısı kendini yeniden üretmeye devam edecektir.

Kaynakça

Albanese, F. (2025). From economy of occupation to economy of genocide: Report of the Special Rapporteur on the situation of human rights in the Palestinian territories occupied since 1967 (A/HRC/59/23). United Nations Human Rights Council. https://www.un.org/unispal/document/a-hrc-59-23-from-economy-of-occupation-to-economy-of-genocide-report-special-rapporteur-francesca-albanese-palestine-2025

Aral, B. (2025). Uluslararası sistemin yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

Biscontini, T. (2024). Racial capitalism. EBSCO Research Starters. https://www.ebsco.com/research-starters/history/racial-capitalism

Deveci, M. (2021, 11 Şubat). İsrail basını: Ulusal Yahudi Fonu, Yahudi yerleşimlerini genişletmek için Batı Şeria’da toprak satın alacak. Anadolu Ajansı. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-basini-ulusal-yahudi-fonu-yahudi-yerlesimlerini-genisletmek-icin-bati-seriada-toprak-satin-alacak/2142125

Dowling, P. (2023, 17 Kasım). Dirty secret of Israel’s weapons exports: They’re tested on Palestinians.https://www.aljazeera.com/features/2023/11/17/israels-weapons-industry-is-the-gaza-war-its-latest-test-lab

Karaoğlu, A. O. (2025). Uluslararası hukukun yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

Adalet Divanı’nın Gazze Şeridi'nde Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmenin Uygulanması (Güney Afrika - İsrail) - Geçici Tedbirler kararları: International Court of Justice. (2024, January 26). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (South Africa v. Israel) – Provisional Measures. https://www.icj-cij.org/case/192/provisional-measures

Son Notlar

[1] Albanese, F. (2025). From economy of occupation to economy of genocide: Report of the Special Rapporteur on the situation of human rights in the Palestinian territories occupied since 1967 (A/HRC/59/23). United Nations Human Rights Council. https://www.un.org/unispal/document/a-hrc-59-23-from-economy-of-occupation-to-economy-of-genocide-report-special-rapporteur-francesca-albanese-palestine-2025

[2] Albanese, a.g.e.

[3] Albanese, a.g.e., s. 14.

[4] Albanese, a.g.e., s. 5.

[5] Uluslararası Adalet Divanı’nın Gazze Şeridi'nde Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmenin Uygulanması (Güney Afrika - İsrail) - Geçici Tedbirler kararları:
International Court of Justice. (2024, January 26). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (South Africa v. Israel) – Provisional Measures. https://www.icj-cij.org/case/192/provisional-measures

[6] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 6.

[7] Albanese, a.g.e., s. 35.

[8] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 26.

[9] Albanese, a.g.e., s. 5.

[10] Albanese, a.g.e., s. 5.

[11] Albanese, a.g.e., s. 9.

[12] Albanese, a.g.e., s. 6.

[13] Albanese, a.g.e.,s. 5.

[14] Deveci, M. (2021, 11 Şubat). İsrail basını: Ulusal Yahudi Fonu, Yahudi yerleşimlerini genişletmek için Batı Şeria’da toprak satın alacak. Anadolu Ajansı. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israil-basini-ulusal-yahudi-fonu-yahudi-yerlesimlerini-genisletmek-icin-bati-seriada-toprak-satin-alacak/2142125

[15] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 6.

[16] Albanese, a.g.e., s. 6.

[17] Albanese, a.g.e., s. 26.

[18] Albanese, a.g.e., s. 2.

[19] Albanese, a.g.e., s. 7 ve s. 12.

[20] Albanese, a.g.e., s. 12.

[21] Albanese, a.g.e., s. 12.

[22] Albanese, a.g.e., s. 12.

[23] Albanese, a.g.e., s. 20.

[24] Albanese, a.g.e., s. 20.

[25] Albanese, a.g.e., s. 19 ve s. 20.

[26] Albanese, a.g.e., s. 7.

[27] Albanese, a.g.e., s. 7.

[28] Albanese, a.g.e., s. 25.

[29] Albanese, a.g.e., s. 8.

[30] Albanese, a.g.e., s. 9.

[31] Albanese, a.g.e., s. 9.

[32] Albanese, a.g.e., s. 9.

[33] Albanese, a.g.e., s. 10.

[34] Albanese, a.g.e., s. 12 ve s.13.

[35] Albanese, a.g.e., s. 12.

[36] Albanese, a.g.e., s. 13.

[37] Albanese, a.g.e., s. 14.

[38] Albanese, a.g.e., s. 14.

[39] Albanese, a.g.e., s. 14.

[40] Albanese, a.g.e., s. 15.

[41] Albanese, a.g.e., s. 15.

[42] Albanese, a.g.e., s. 16.

[43] Albanese, a.g.e., s. 16.

[44] Albanese, a.g.e., s. 16.

[45] Albanese, a.g.e., s. 18.

[46] Albanese, a.g.e., s. 18.

[47] Albanese, a.g.e., s. 18.

[48] Albanese, a.g.e., s. 19.

[49] Albanese, a.g.e., s. 24.

[50] Albanese, a.g.e., s. 24.

[51] Albanese, a.g.e., s. 25.

[52] Albanese, a.g.e., s. 25.

[53] Albanese, a.g.e., s. 21.

[54] Albanese, a.g.e., s. 21.

[55] Albanese, a.g.e., s. 21.

[56] Albanese, a.g.e., s. 22.

[57] Albanese, a.g.e., s. 21.

[58] Albanese, a.g.e., s. 23.

[59] Albanese, a.g.e., s. 23.

[60] Albanese, a.g.e., s. 24.

[61] Albanese, a.g.e., s. 2.

[62] Biscontini, T. (2024). Racial capitalism. EBSCO Research Starters. https://www.ebsco.com/research-starters/history/racial-capitalism

[63] Dowling, P. (2023, 17 Kasım). Dirty secret of Israel’s weapons exports: They’re tested on Palestinians.https://www.aljazeera.com/features/2023/11/17/israels-weapons-industry-is-the-gaza-war-its-latest-test-lab

[64]  Aral, B. (2025). Uluslararası sistemin yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

[65] Karaoğlu, A. O. (2025). Uluslararası hukukun yıkımı. İçinde Sağlam, T., & Koçlar, H. (Eds.), Yıkımlar. Kudüs Çalışma Grubu.

[66] Albanese, From economy of occupation to economy of genocide, 2025, s. 3.

[67] Albanese, a.g.e., s. 3.

[68] Albanese, a.g.e., s. 26.

GAZZE'DE ÇEVRESEL YIKIM

Doç.Dr. Muhammed Hüseyin Mercan
Arş. Gör. Hasan İlkbahar

Özet

Raporun çevresel boyutunu mercek altına alan bu bölümde, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımın yol açtığı ve "ekokırım" boyutuna varan ekolojik tahribat somut verilerle analiz edilmektedir. Çalışmada; hava ve kara saldırılarının 61 milyon ton moloz yığını oluşturarak halk sağlığını tehdit eden hastalıkların türemesine yol açtığı, su ve kanalizasyon altyapısının sistematik imhasıyla temiz suya erişimin imkânsız hale geldiği belirtilmektedir. Tarım arazilerinin, zeytinliklerin ve seraların yok edilmesiyle gıda güvenliğinin çökertildiği; deniz ve hava ekosisteminin geri dönülemez biçimde kirletildiği vurgulanmaktadır. Bu süreç, sadece insani bir kriz değil, Gazze’nin yaşanabilir bir coğrafya olma vasfını yitirdiği topyekûn bir çevresel felaket olarak nitelendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Çevresel Yıkım, Su Güvenliği, Gıda Güvenliği, Ekolojik Tahribat.

Giriş

Siyonist yönetim, Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından tarihsel süreçte eşine az rastlanır bir saldırganlıkla Gazze’de soykırım başlattı. Uluslararası hukukun ayaklar altına alındığı, her türlü insan hakları normlarının çiğnendiği ve insani ve ahlaki tüm değerlerin yok sayıldığı bu soykırım sürecinde Gazze’deki canlı ve cansız bütün varlıklar hedef alındı. İşgal ordusu bir yandan Gazze halkına yönelik katliam stratejisi uygularken diğer yandan da Gazze’nin bütün alt ve üst yapısını tahrip ederek eşi benzeri görülmemiş bir yıkım meydana getirdi. Yeşaya kehaneti ve Amâlika halkının yok edilmesi gibi dini anlatı ve sembollerle meşrulaştırılmaya çalışılan soykırım sürecinde aynı zamanda ciddi derecede çevresel yıkım meydana geldi.

Resmi söyleminde çölü yeşertmesi ve çölde çiçek açtırmasıyla övünen, çevreci sivil toplum örgütlerine verdiği destekle ön plana çıkan ve yeşil alan projeleriyle dünya kamuoyunun gözünü boyayan Siyonist yönetim, bu süreçte telafisi mümkün olmayan bir çevre katliamının altına imzasını attı.

Bu bölümde, yaklaşık iki yıl süren soykırım sürecinde Gazze’de meydana gelen çevresel yıkım ve bu tahribatın Gazzeliler üzerinde yol açtığı olumsuz etkiler üzerinde durulacaktır. Moloz yığınlarının çevreye yönelik zararları; su kaynaklarının kirletilmesi ve su altyapısının yok edilmesi; toprak ve arazi yapısının uğradığı hasar, tarım alanlarına, meyve bahçelerine ve zeytinliklere yönelik tahribat; deniz ekosisteminin bozulması, deniz kıyısının kirlenmesi ve mevcut hava kirliliği başlıca ele alınan konular arasında yer almaktadır. Bunun yanı sıra Netanyahu ve kabinesinin çevresel yıkım meydana getiren saldırganlığının Gazze halkının su güvenliği ve gıda güvenliği üzerindeki etkisine odaklanılırken diğer yandan da bölgede meydana gelen hava kirliliğinin olumsuz etkileri üzerinde durulacaktır. Gazze’deki çevresel yıkımın bütün boyutlarıyla ortaya konulması amaçlanan bu çalışmada Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), BM Çevre Programı (UNEP), BM Uydu Merkezi (UNOSAT), BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA), Dünya Bankası (DB), Filistin Merkezi İstatistik Bürosu (FMİB), Oxfam International gibi kurum ve kuruluşların çalışmalarından yararlanılmıştır.

Moloz Yığınları

7 Ekim 2023 tarihinden itibaren Gazze’de gerçekleşen soykırım sürecindeki çevresel yıkımı tüm boyutlarıyla ortaya koyabilmek adına ilk olarak bölgedeki genel yıkımın analiz edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Siyonist yönetimin hava ve kara saldırıları Gazze’nin kentsel çevresinde genel bir yıkım meydana getirerek bölgede moloz yığınlarının oluşmasına yol açmıştır. Moloz yığınlarının ortaya çıkmasındaki en temel belirleyici faktör ise binaların ve yolların zarar görmesi ve önemli bir kısmının tamamen yıkılmasıdır. Nitekim Birleşmiş Milletler Uydu Merkezi (UNOSAT) tarafından açıklanan verilere göre 11 Ekim 2025 tarihi itibarıyla Gazze’de zarar gören bina sayısı 198.273’tür. Nitekim bu rakamlara göre Gazze’deki binaların yaklaşık %81’i kısmen veya tamamen tahribata uğramıştır.[3] Öte yandan 12 Eylül 2025 tarihi itibarıyla, UNOSAT’ın paylaştığı veriler Gazze’de yaklaşık 3.479 km’lik yolun zarar gördüğünü göstermektedir. Bu yolların 1.511 km’lik kısmı tamamen yok olurken; 484 km’lik bölüm ciddi bir şekilde, geri kalan 1.484 km’lik yol ise kısmen zarar görmüştür. Böylelikle Gazze’deki mevcut anayolların yaklaşık %77’si ciddi bir tahribata maruz kalmıştır.[4]

Gazze’nin üst yapısını oluşturan bina ve yol tahribatının en temel sonucu ise Gazze’nin kentsel çevresine zarar veren ve çevre kirliliğine neden olan moloz yığınlarının oluşmasıdır. Bu minvalde, BM Çevre Programı’na (UNEP) göre Temmuz 2025 itibarıyla Gazze’de 61 milyon ton moloz bulunmaktadır. Rakamın büyüklüğünün önemi ve mahiyeti geçmiş saldırılarla yapılan kıyaslama sonucunda ortaya çıkmaktadır. Nitekim 61 milyon ton moloz; 2008, 2012, 2014 ve 2021’de Gazze’ye düzenlenen saldırılar sonucunda ortaya çıkan moloz miktarının 20 katından fazlasına tekabül etmektedir. Bu durum ise Gazze’de yaşanan yıkımın mahiyetini gözler önüne sermektedir. Moloz yığınlarının çevreye verdiği zararın ve oluşturduğu kirliliğin yanı sıra, bünyesindeki çeşitli kimyasal madde ve tehlikeli materyaller insan sağlığını son derece olumsuz etkilemektedir.

Molozların üstünde gezinen bit, pire ve tatarcıklar yerinden edilen Gazzeliler arasında layşmanyaz hastalığının yaygınlaşmasına neden olmaktadır.[5]

Tüm bu nedenlerden ötürü moloz yığınları neticesinde Gazze’de çevresel yıkımın ve çevre felaketinin arttığını ve molozların insan sağlığını olumsuz bir şekilde etkilediğini söylemek mümkündür.

Su Kaynakları

İşgal ordusunun Gazze’de yürüttüğü soykırım sürecinde çevresel yıkımın en yoğun gerçekleştiği başlıca alan su kaynaklarıdır. Siyonist yönetimin yoğun hava ve kara saldırıları bir yandan Gazze’nin temiz ve içilebilir su kaynaklarının kirlenmesine neden olurken bir yandan da bölgenin su ve kanalizasyon altyapısını yok ederek çevre kirliliğine yol açmıştır. Dolayısıyla su kaynakları ve su altyapısı bağlamında işgal yönetiminin çevreye verdiği zararın ve yıkımın boyutları iki temel alt başlıkta incelenebilir: su kaynaklarının kirlenmesi ve su altyapısının tahrip edilmesi. Nihayetinde her iki durumun Gazze’de kişi başına düşen su miktarının minimum seviyeye inmesine ve sudan kaynaklı hastalıkların yaygınlaşmasına neden olduğu ileri sürülebilir. Bu sebepten ötürü; su kaynaklarında oluşan kirliliğin ve su altyapısının tahrip edilmesinin boyutları açıklandıktan sonra Gazze’de kişi başına düşen su miktarı ve su güvenliğinin güncel durumu üzerine odaklanılacaktır.

Gazze’nin su kaynaklarındaki mevcut kirliliğin kökleri işgal devletinin kurulduğu yıllara kadar uzanmaktadır. 1947 ve 1949 yılları arasındaki “Etnik temizlik”[6] politikasıyla Filistinlileri zorla yerinden ederek mülteci konumuna düşüren Siyonist yönetim, Gazze’nin yegâne doğal su kaynağı olan Kıyı Akiferi’nin önemli bir bölümünü kontrol altına almıştır. Akiferden yapılması gereken yıllık ortalama su çekim miktarı 55 milyon m3 iken işgal yönetiminin 120 milyon m3’e varan su çekimi nedeniyle akiferin su seviyesinde azalma olmuş ve akabinde deniz suyunun akifere karışmasıyla birlikte kirlilik meydana gelmiştir.[7] BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA) göre akiferdeki mevcut kirlilik oranı %97’dir.[8] Dolayısıyla Gazzelilerin temiz su elde etmek için akiferden yeterince yararlanamadığını belirtmek yerinde olacaktır.

Gazze halkının temiz ve içilebilir suyu iki temel yolla elde ettiği ileri sürülebilir. Bunlardan birincisi İsrailli kamu şirketi Mekorot’un Gazze’ye ulaştırdığı üç farklı boru hattıdır. Bununla birlikte suyun oldukça pahalıya satılması ve sıklıkla gerçekleşen su kesintileri gibi nedenlerle boru hatlarının işlevinin yeterli olmadığı ileri sürülebilir.[9] Öte yandan Gazze’nin su altyapısının önemli unsurları arasında yer alan arıtma tesislerinin su tedariki noktasında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Nitekim günde 37 bin m3 su üreten tesislerden Gazze nüfusunun yaklaşık %35’i yararlanmaktadır.[10] Buradan hareketle 7 Ekim öncesinde Gazze’de hâlihazırda bir su krizinin varlığından bahsedilebilir. Bu sorun 9 Ekim 2023 tarihinde dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın Gazze’ye yönelik herhangi bir şekilde su, gıda, elektrik ve enerji verilmeyeceğini açıklaması[11] ve hava saldırılarının yoğunluğunu arttırarak su altyapısının hedef alınmasıyla daha da artmıştır.

İşgal ordusunun saldırıları sonucunda Gazze’nin içme suyu kuyuları, tarımsal sulama kuyuları, kanalizasyon altyapısı, atık su tesisleri, arıtma tesisleri gibi su altyapısının önemli unsurları hedef alınmıştır. İşgal ordusunun suyu silah olarak kullandığını belirten Oxfam International raporuna göre 3 Haziran 2024 tarihi itibarıyla su altyapısının yaklaşık %67,6’sı yok edilmiş veya tahrip edilmiştir.[12] Öte yandan OCHA’nın 5 Ekim 2025 tarihinde yayınladığı son durum değerlendirme raporunda bölgenin su altyapısının yaklaşık %89’unun tamamen yok edildiği veya tahrip edildiğinin altı çizilmiştir.[13] Bunun yanı sıra Dünya Bankası (DB), Avrupa Birliği (AB) ve BM tarafından hazırlanan ve Şubat 2025’te yayınlanan Gazze ve Batı Şeria Geçici Hızlı Hasar ve İhtiyaç Değerlendirmesi başlıklı raporda Gazze’deki su altyapısının yıkımına yönelik önemli tespitler bulunmaktadır. Bu minvalde altı atık su arıtma tesisinden biri tamamen yok olmuş kalan 5’i ise hasar görmüştür. Bunun yanı sıra Gazze’de temiz ve içilebilir su sağlanan üç Mekorot boru hattından ikisi hasar almıştır. Ek olarak Gazze’nin su tedarikinde ve su sisteminin işleyişinde kritik rol oynayan Gazze Elektrik Santrali de zarar gören altyapı unsurları arasında yerini almıştır.[14] Su altyapısının uğradığı zararın boyutları BM Çevre Programı’nın (UNEP) Ekim 2025’te hazırladığı raporda da gözler önüne serilmektedir.

Bu doğrultuda 214 yeraltı suyu desalinasyon (tuzdan arındırma) tesisinin 134’ü; 54 su depolama havzası ve pompalama istasyonundan 45’i; 28 yağmur suyu toplama göletinden 15’inin zarar gördüğü tespit edilmiştir.[15]

Gazze’nin su kaynaklarının kirletilmesinin ve su altyapısının önemli bir bölümünün yok edilmesi kişi başına düşen günlük su miktarını oldukça derinden etkilemiştir. Bununla birlikte 7 Ekim öncesinde dahi Gazze’de kişi başına düşen su miktarının oldukça düşük olduğunu vurgulamamız gerekmektedir.

Bu doğrultuda Filistin Merkezi İstatistik Bürosu’nun (FMİB) 2022’de yayınladığı verilere göre Gazze’deki miktar 26,8 litredir.[16] Özellikle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün kişi başına düşen günlük minimum su miktarı için önerdiği rakamın 100 litre olduğu dikkate alındığında; Gazze’deki rakamın 7 Ekim öncesinde dünya standartlarının oldukça altında olduğu söylenebilir.

Öte yandan Aksa Tufanı’nın akabinde gerçekleşen soykırım sürecinde bu rakamın daha da aşağılara indiği söylenebilir. Nitekim

Oxfam International’a göre 7 Ekim sonrasında Gazze’de kişi başına düşen su miktarı yaklaşık 4,74 litredir.[17]

DSÖ’nün acil durumlar için geçerli olmak üzere belirlediği minimum su seviyesinin 7,5-15 litre arasında olduğu göz önüne alındığında,[18] Gazze’deki rakamın en acil durumlar için geçerli olması beklenen standartların dahi altında kaldığı görülmektedir. Ek olarak Gazze’de temiz ve içilebilir suya erişimin olmaması başta çocuklar olmak üzere kirli ve güvenilir olmayan sudan kaynaklanan hastalıkların çoğalmasına neden olmuştur. Bu minvalde Oxfam International’ın Temmuz 2025’te yayınladığı verilere göre Gazze’de akut sarılık oranı %101, sulu ishal oranı %150 ve kanlı ishal oranı ise %302 artış göstermiştir.[19] Bunun yanı sıra sudan kaynaklı olarak çocuk felci, kolera, hepatit A, dizanteri gibi hastalıkların sayısında da artış gözlemlenmiştir.[20]

Toprak, Arazi ve Tarım Alanları

Gazze’de gerçekleşen soykırım sürecinde çevresel bağlamda yıkımın gerçekleştiği konulardan diğeri toprak ve arazi hususunda gerçekleşmiştir. Bu bağlamda Gazze’nin tarım alanları, meyve ağaçları, sebze ekili arazileri ve sera bölgeleri Siyonist yönetimin saldırıları sonucunda yok olmuştur. Bunun yanı sıra işgal ordusunun kullandığı silahlar ve savaş malzemeleri Gazze topraklarının kirlenmesine ve bu toprakların yapısının bozulmasına yol açmıştır.[21] Gazze halkı genelinde açlık ve kıtlığın yaygınlaşması bu durumun en temel sonuçlarından birini oluşturmuştur. Bu nedenden ötürü ilk olarak Gazze’nin toprak ve arazi altyapısının gördüğü zarara odaklanılacak ardından da yaşanan gıda güvensizliğinin, açlığın ve kıtlığın boyutları açıklanacaktır.

Yukarıdaki girizgâhtan hareketle ilk olarak Gazze’deki tarım arazilerinin gördüğü zarara odaklanılabilir. Gazze’nin yüzölçümü yaklaşık 365 km2’dir ve bunun da 150 km2’si tarım arazilerinden oluşmaktadır.

UNOSAT’ın Temmuz 2025 tarihli değerlendirme raporuna göre yaklaşık 130 km2’lik tarım arazisi işgal ordusunun saldırıları sonucunda tahrip edilmiştir.[22]

Öte yandan BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Ekim 2025 tarihinde açıkladığı veriler zararın boyutunu hektar bazında yüzdelik olarak incelemektedir. FAO’ya göre Gazze’de yaklaşık 15.053 hektarlık tarım arazisi bulunmaktadır. Bu arazilerden %54,1’i tahrip edilmiş ve erişilemez vaziyettedir. Öte yandan bu arazilerin %32,8’lik dilimi zarar görmüş olmasına karşın erişilebilir durumdadır. Nihayetinde geriye kalan  %13,1’lik arazi diliminin ise %9,1’lik bölümü zarar görmemiş olmasına rağmen erişilemez haldeyken %4’lük dilim ise zarar görmemiş ve erişilebilir durumdadır.[23] Dolayısıyla Gazze’nin tarım alanlarından yalnızca %4’ünün kullanılabilir ve faydalanılabilir durumda olduğu ileri sürülebilir. Ek olarak zarar gören tarım alanlarının bölgesel dağılımına ilişkin bilgiler de bulunmaktadır. Bu doğrultuda FAO’nun Kasım 2025’te yayınladığı verilere göre yüzdelik olarak zararın en fazla olduğu bölge Kuzey Gazze (94,1) iken tarım alanlarının en fazla hasar gördüğü bölge ise Han Yunus’tur (3.531 hektar).[24]

Din merkezli soykırım sürecinde çevresel yıkımın önemli bir boyutunu oluşturan tarım alanlarının uğradığı zararın açıklanmasının ardından sebze ekili alanlar, tarla bitkilerinin ekildiği alanlar ve meyve bahçeleri ve diğer ağaçlar bazında olmak üzere tarım alanlarının gördüğü zararın kategorik dağılımı üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda yaklaşık 7.871 hektarlık meyve bahçesi ve diğer ağaçlar kategorisine dâhil olan tarım arazisi zarar görmüştür. Bunun yanı sıra tarla bitkilerinin ekildiği alanlardan yaklaşık 2.626 hektarlık arazi ve sebze ekili alanlardan ise 2.572 hektarlık arazi tahrip edilmiştir.[25] Tam da bu noktada yazılı ve görsel medyayı en fazla meşgul eden konuların başında gelen zeytin ağaçları konusuna değinmekte fayda vardır.

FAO’nun Kasım 2025’te yayınladığı verilere göre Gazze’de en fazla hasarın gerçekleştiği bahçe kategorisi zeytinliklerdir. Nitekim 3.104 hektarlık müstakil zeytinlik bölgesinin yaklaşık 2.797 hektarlık bölümü tahrip edilmiştir (%90,3).

Bunun yanı sıra Gazze’de aynı zamanda zeytin ve diğer ağaçların bir arada bulunduğu bahçeler de bulunmaktadır. Toplamda 2.388 hektarlık araziyi kaplayan bu bahçelerin yaklaşık 2.142 hektarlık bölümü hasar görmüştür (%90,2).[26]

Seralar soykırım sürecinde çevresel yıkımın gerçekleştiği diğer bir alanı oluşturmaktadır. 7 Ekim öncesinde mevcut 1.305,3 hektarlık sera arazisinin yaklaşık 1.038,7 hektarlık bölümü işgal ordusunun saldırıları sonucunda hasara uğramıştır (%79,6). Bunun yanı sıra Gazze kent merkezindeki seraların tamamı zarar görürken Kuzey Gazze’de (%99,8) ve Refah’ta %93,7) yer alan seraların ise neredeyse tamamı tahrip edilmiştir. Yüzdelik olarak seraların en az hasar gördüğü bölgeler ise Deyr el-Belah (%62,3) ve Han Yunus’tur (%70,3).[27]

Gazze’deki tarımsal altyapının önemli unsurları arasında yer alan ve tarımın sürdürülebilirliğinde önemli bir rol oynayan yapıların başında tarımsal sulama kuyuları gelmektedir. İşgal ordusunun sulama kuyularını hedef alması aynı zamanda çevresel yıkımı ortaya çıkaran etmenler arasında yer almıştır. Bu minvalde 7 Ekim öncesinde Gazze’de mevcut 2.261 sulama kuyusunun 1.960’ı kullanılamaz vaziyettedir. FAO’nun Kasım 2025’te açıkladığı verilere göre Gazze kent merkezindeki 609 adet tarımsal sulama kuyusunun 582’si yararlanılamaz hale gelmiştir (%95,6). Öte yandan Kuzey Gazze’de zarar gören sulama kuyusu sayısı 556 iken Han Yunus’ta 351, Deyr el-Belah’ta 325 ve son olarak Refah’ta 146 adet tarımsal sulama kuyusu tahrip edilmiştir.[28]

Siyonist yönetimin soykırım sürecinde Gazze’nin tüm alt ve üst yapısını hedef aldığı bu tür saldırılar bir yandan bölgede çevresel bir yıkım meydana getirirken diğer yandan da Gazze’de gıda güvensizliğinin yaşanmasına neden olmuştur. Özellikle 7 Ekim sürecinde tarımın Gazze ekonomisinde ve Gazzelilerin gıda güvenliğinin sağlanmasında oynadığı rol dikkate alındığında tarım alanlarının hedef alınmasının en önemli sonucu gıda güvensizliğinin ortaya çıkmasıdır. Bunun yanı sıra Netanyahu hükümetinin ateşkes sürecine kadar Gazze’ye yönelik her türlü insani yardım faaliyetlerini engellemesi ve ateşkes sürecinde de yardımların geçişini yavaşlatması Gazze’de açlık ve kıtlığın yaygınlaşmasına neden olmuştur.[29] Bunun sonucunda ise açlık ve kıtlıktan kaynaklanan ölüm sayısı 400’ü aşmıştır.[30] Dolayısıyla işgal ordusunun Gazze’nin tarım alanlarını hedef alması bir yandan bölgede çevresel yıkım meydana getirirken diğer yandan da gıda güvensizliğinin artmasına ve insan sağlığının olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Gazze’deki açlık ve kıtlık durumu verilerle de desteklenmektedir. Bu noktada gıda güvenliğini 1’den 5’e gruplandıran Entegre Gıda Güvenliği Evre Sınıflandırması’nın 1 Temmuz ve 15 Ağustos 2025 tarihleri arasını kapsayan çalışmasına göre Gazze nüfusunun %20’sinin kriz evresinde (3. Evre), %54’ünün aciliyet evresinde (4. Evre) ve geriye kalan %26’sının ise yıkım evresinde (5. Evre) yer aldığı görülmektedir.[31] Dolayısıyla Siyonist yönetimin soykırım sürecinde yol açtığı çevresel yıkımın beraberinde insan sağlığını ve gıda güvenliğini son derece olumsuz etkilediği öne sürülebilir.

Deniz ve Kıyı Ekosistemleri

Siyonist yönetimin Gazze’de uygulamaya koyduğu ve tarihsel süreçte eşi benzeri görülmeyen soykırım sürecinde çevresel yıkımın gerçekleştiği diğer bir husus deniz ve kıyı ekosistemleridir. 7 Ekim öncesinde Gazze kıyı ekosisteminde varlığını sürdüren balık türleri bölgedeki biyoçeşitlilik ve gıda güvenliği açısından kritik bir öneme haizdir. Bunun yanı sıra yaklaşık 40 kilometre uzunluğundaki Gazze kıyı şeridi ticaret, deniz taşımacılığı ve deniz suyunun arıtılması noktasında Gazze halkının su güvenliği ve ticari faaliyetleri hususunda önemli rol oynamıştır. Bununla birlikte Siyonist yönetimin yoğun hava ve kara saldırısı akabinde Gazze’nin su ve kanalizasyon altyapısında meydana gelen tahribat beraberinde atık suyun denize sızmasına neden olmuş ve Gazze kıyı şeridinin işlevsiz hale gelmesine yol açmıştır.[32]

Hava Kirliliği

Siyonist yönetimin Gazze’de yürüttüğü soykırımın yol açtığı çevresel yıkımın diğer bir önemli boyutunu hava kirliliği oluşturmaktadır.[33] Her ne kadar su, arazi, toprak ve deniz ekosistemlerinde meydana gelen yıkım gibi doğrudan verilerle ifade edilemese de Gazze’ye yönelik yoğun bombardıman sonucunda meydana gelen yangınların karbon monoksit salınımını arttırdığı ve bunun sonucunda da Gazze’de hava kirliliğine yol açtığı ifade edilebilir. Bunun yanı sıra yoğun bombardımanın ortaya çıkardığı moloz yığınları, toz bulutları ve kimyasal salınımlar da benzer bir şekilde hava kirliliğini arttırmaktadır. Son olarak, hava kirliliğine neden olan diğer bir etken ise Gazze’de elektriğin bulunmamasıdır. Hatırlanacağı üzere dönemin işgalci yönetimin Savunma Bakanı Yoav Gallant 9 Ekim’de yaptığı açıklamada Gazze’ye verilen elektrik enerjisinin kesildiğini ilan etmişti. Bu nedenden ötürü Gazze halkının ısınmak için plastik ve evsel atıklar gibi çeşitli materyallere yönelmesi beraberinde hava kirliliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.[34] En nihayetinde tüm bu durumların gerçekleşmesindeki temel faktör işgal ordusunun tarihsel süreçte eşi benzeri görülmeyen bir soykırım politikası uygulaması ve Gazze’nin alt ve üst yapısına dair her şeyi yok etmeye girişmesi bulunmaktadır.

Sonuç

Yaklaşık iki yıl süren ve 10 Ekim 2025 tarihinde duraklama dönemine giren soykırım sürecinde 70 binin üzerinde Gazzeli şehit olurken yaklaşık 200 bin insan yaralanmış ve 2 milyon insan yerinden edilmiştir. Bunun yanı sıra Gazze’nin bütün alt ve üst yapısı işgal ordusu tarafından hedef alınmış ve sonuçta 200 bine yakın bina hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır. Dini argümanlarla ve mitolojik ögelerle meşrulaştırılmaya çalışılan soykırım süresince Siyonist yönetim 21. yüzyılın en büyük çevre felaketlerinden birine neden olmuştur. İşgal ordusunun yoğun hava bombardımanı neticesinde tahrip edilen binalar ve yollar beraberinde moloz yığınlarının oluşmasına yol açmış ve molozlardan kaynaklanan çevre kirliliği Gazze’de baş göstermiştir. Uzun yıllara dayanan işgal ve ilhak stratejisi sonucunda Gazze’nin su kaynaklarını kirleten Siyonist yönetim, soykırım sürecinde Gazze’nin su ve kanalizasyon altyapısının neredeyse tamamını yok ederek Gazze’nin su güvenliğinin minimum seviyeye inmesine ve atık sudan kaynaklı hastalıkların ve ölümlerin sayısının artmasına neden olmuştur. Bununla da yetinmeyen Netanyahu ve kabinesi Gazze’deki tarım alanlarını, meyve bahçelerini, zeytinlikleri, seraları ve tarım altyapısının önemli unsurları arasında yer alan diğer bileşenleri hedef gözetmeksizin yok etmiştir. Bir yandan çevresel katliam gerçekleştiren Siyonist yönetim diğer yandan insani yardım faaliyetlerini engelleyerek Gazze’yi açlık ve kıtlıkla baş başa bırakmıştır. Öte yandan işgal hava kuvvetlerinin yoğun bombardımanı bölgede gözle görülür bir hava kirliliğine neden olmuş ve Gazzeliler temiz havadan mahrum bırakılmıştır. Tüm bu gelişmeler, yaklaşık iki yıl süren soykırım sürecinde Netanyahu kabinesinin yalnızca insanlığa karşı suç işlemediğini aynı zamanda çevresel yıkım ve tahribat meydana getirerek tüm insanlığa karşı ciddi bir tehdit unsuru olduğunu göstermektedir.

Kaynakça

Al Jazeera. (2023, 9 Ekim). Israel announces ‘total’ blockade on Gaza.https://www.aljazeera.com/news/2023/10/9/israel-announces-total-blockade-on-gaza

Anadolu Ajansı. (2023, 17 Ekim). Gazze’deki su sıkıntısı çevre felaketine dönüşebilir.https://www.aa.com.tr/tr/yesilhat/kirlilik/gazzedeki-su-sikintisi-cevre-felaketine-donusebilir/1821471

Anadolu Ajansı. (2025). Gazze’de İsrail’in açlıktan ölüme mahkum ettiği çocukların hikayeleri soykırımın boyutunu gösteriyor. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzede-israilin-acliktan-olume-mahkum-ettigi-cocuklarin-hikayeleri-soykirimin-boyutunu-gosteriyor/3708989

Anadolu Ajansı. (2025). İsrail’in ablukası nedeniyle kıtlık yaşanan Gazze’de açlıktan ölenlerin sayısı 457’ye yükseldi.https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-ablukasi-nedeniyle-kitlik-yasanan-gazze-de-acliktan-olenlerin-sayisi-457-ye-yukseldi/3706729

FAO. (2025a). Agricultural land and related facilities availability in the Gaza Strip as of 15 October 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7340en

FAO. (2025b). Damage to agricultural wells due to the conflict in the Gaza Strip as of 26 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7335en

FAO. (2025c). Damage to cropland categories due to the conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7336en

FAO. (2025d). Damage to cropland due to the conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7337en

FAO. (2025e). Damage to greenhouses due to the conflict in the Gaza Strip as of 5 October 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7339en

FAO. (2025f). Damage to olive and other tree plantations due to the conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025.https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7338en

Hall, N., vd. (2024, 1 Aralık). The siege of Gaza’s water. Center for Strategic and International Studies (CSIS).https://www.csis.org/analysis/siege-gazas-water

IPC - Integrated Food Security Phase Classification. (2025). Gaza Strip: Acute food insecurity situation for 1 July - 15 August 2025. https://www.ipcinfo.org/ipc-country-analysis/details-map/en/c/1159696/?iso3=PSE

Isaac, J. (2006). The role of groundwater in the water conflict and resolution between Israelis and Palestinians. ss. 269–284. http://www.columbia.edu/~tmd2118/situstudio/detailwater-IsaacJad.pdf

Joseph, L. (2025, 27 Şubat). Israel’s bombing of Gaza caused untold environmental damage − recovery will take effort and time. The Conversation. https://doi.org/10.64628/AAI.7ctfejhwx

Oxfam International. (2024). Water war crimes: How Israel has weaponized water in its military campaign in Gaza.

Oxfam International. (2024, 19 Temmuz). Israel using water as weapon of war as Gaza supply plummets by 94%, creating deadly health catastrophe: Oxfam. https://www.oxfam.org/en/press-releases/israel-using-water-weapon-war-gaza-supply-plummets-94-creating-deadly-health

Oxfam International. (2025, 24 Temmuz). Disease ripping through Gaza as Israel continues to deliberately block aid: Oxfam. https://www.oxfam.org/en/press-releases/disease-ripping-through-gaza-israel-continues-deliberately-block-aid-oxfam

Palestinian Central Bureau of Statistics, & Palestinian Water Authority. (2022). The Palestinian Central Bureau of Statistics (PCBS), and the Palestinian Water Authority (PWA) Issue a joint Press Release on the Occasion of World Water Day [Basın bülteni]. https://www.pcbs.gov.ps/portals/_pcbs/PressRelease/Press_En_22-3-2022-Water-en.pdf

Reuters. (2024, 12 Nisan). UN says waterborne illnesses spread in Gaza due to heat, unsafe water.https://www.reuters.com/world/middle-east/un-says-waterborne-illnesses-spread-gaza-due-heat-unsafe-water-2024-04-12/

United Nations Environment Programme (UNEP). (2025). Environmental impact of the escalation of conflict in the Gaza Strip.

United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA) - Occupied Palestinian Territory. (2018, 16 Kasım). Study warns water sanitation crisis in Gaza may cause disease outbreak and possible epidemic. https://www.ochaopt.org/content/study-warns-water-sanitation-crisis-gaza-may-cause-disease-outbreak-and-possible-epidemic

United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs (OCHA) - Occupied Palestinian Territory. (2025, 6 Kasım). Reported impact snapshot | Gaza Strip (5 November 2025). https://www.ochaopt.org/content/reported-impact-snapshot-gaza-strip-5-november-2025

UNOSAT. (2025). Gaza Strip comprehensive damage assessment. https://unosat.org/products/4213

 Son Notlar

[1] Doç. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü.

[2] Arş. Gör., Düzce Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü.

[3] UNOSAT, “Gaza Strip Comprehensive Damage Assessment”.

[4] UNOSAT, “Gaza Strip Road Network Comprehensive Damage Assessment”, 2025, https://unosat.org/products/4201.

[5] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 26-30.

[6] Ilan Pappé, Filistin’de Etnik Temizlik, çev. Yankı Deniz Tan (İntifada Yayınları, 2022), Etnik Temizlik politikasının detayları için bkz:

[7] Jad Isaac, “The role of groundwater in the water conflict and resolution between Israelis and Palestinians”, 269-284 (2006): 274, http://www.columbia.edu/~tmd2118/situstudio/detailwater-IsaacJad.pdf.

[8] OCHA, “Study Warns Water Sanitation Crisis in Gaza May Cause Disease Outbreak and Possible Epidemic”, United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs - Occupied Palestinian Territory, 16 Kasım 2018, http://www.ochaopt.org/content/study-warns-water-sanitation-crisis-gaza-may-cause-disease-outbreak-and-possible-epidemic.

[9] Anadolu Ajansı, “Gazze’deki su sıkıntısı çevre felaketine dönüşebilir”, 17 Ekim 2023, https://www.aa.com.tr/tr/yesilhat/kirlilik/gazzedeki-su-sikintisi-cevre-felaketine-donusebilir/1821471.

[10] Natasha Hall vd., “The Siege of Gaza’s Water”, Center for Strategic and International Studies (CSIS), Center for Strategic and International Studies (CSIS), 01 Aralık 2024, https://www.csis.org/analysis/siege-gazas-water.

[11] Aljazeera English, “Israel Announces ‘Total’ Blockade on Gaza”, Al Jazeera, 2023, https://www.aljazeera.com/news/2023/10/9/israel-announces-total-blockade-on-gaza.

[12] Oxfam International, Water War Crimes: How Israel has Weaponized Water in its Military Campaign in Gaza (Oxfam International, 2024).

[13] OCHA, “Reported Impact Snapshot | Gaza Strip (5 November 2025)”, United Nations Office for the Coordination of Humanitarian Affairs - Occupied Palestinian Territory, 06 Kasım 2025, https://www.ochaopt.org/content/reported-impact-snapshot-gaza-strip-5-november-2025.

[14] World Bank vd., Gaza and West Bank Interim Rapid Damage and Needs Assessment (2025), 37.

[15] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip (United Nations Environment Programme, 2025), 7-10.

[16] Palestinian Central Bureau of Statistics, “Press Releases, The Palestinian Central Bureau of Statistics (PCBS), and the Palestinian Water Authority (PWA)  Issue a joint Press Release on the Occasion of World Water Day”, Palestinian Central Bureau of Statistics, 2022, https://www.pcbs.gov.ps/portals/_pcbs/PressRelease/Press_En_22-3-2022-Water-en.pdf.

[17] Oxfam International, “Israel Using Water as Weapon of War as Gaza Supply Plummets by 94%, Creating Deadly Health Catastrophe: Oxfam”, Oxfam International, 19 Temmuz 2024, https://www.oxfam.org/en/press-releases/israel-using-water-weapon-war-gaza-supply-plummets-94-creating-deadly-health.

[18] World Health Organization (WHO), Technical Notes On Drinking-Water, Sanitation And Hygiene In Emergencies (World Health Organization (WHO), 2013).

[19] Oxfam International, “Disease Ripping through Gaza as Israel Continues to Deliberately Block Aid: Oxfam”, Oxfam International, 24 Temmuz 2025, https://www.oxfam.org/en/press-releases/disease-ripping-through-gaza-israel-continues-deliberately-block-aid-oxfam.

[20] Reuters, “UN Says Waterborne Illnesses Spread in Gaza Due to Heat, Unsafe Water”, Middle East, Reuters, 12 Nisan 2024, https://www.reuters.com/world/middle-east/un-says-waterborne-illnesses-spread-gaza-due-heat-unsafe-water-2024-04-12/.

[21] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 19.

[22] UNOSAT, “Gaza Strip Comprehensive Damage Assessment”, 2025, https://unosat.org/products/4213.

[23] FAO, “Agricultural Land and Related Facilities Availability in the Gaza Strip as of 15 October 2025”, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7340en.

[24] FAO, “Damage to Cropland Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7337en.

[25] FAO, “Damage to Cropland Categories Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7336en.

[26] FAO, “Damage to Olive and Other Tree Plantations Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 28 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7338en.

[27] FAO, “Damage to Greenhouses Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 5 October 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7339en.

[28] FAO, “Damage to Agricultural Wells Due to the Conflict in the Gaza Strip as of 26 September 2025”, FAO, 2025, https://openknowledge.fao.org/handle/20.500.14283/cd7335en.

[29] Anadolu Ajansı, “Gazze’de İsrail’in açlıktan ölüme mahkum ettiği çocukların hikayeleri soykırımın boyutunu gösteriyor”, 2025, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzede-israilin-acliktan-olume-mahkum-ettigi-cocuklarin-hikayeleri-soykirimin-boyutunu-gosteriyor/3708989.

[30] Anadolu Ajansı, “İsrail’in ablukası nedeniyle kıtlık yaşanan Gazze’de açlıktan ölenlerin sayısı 457’ye yükseldi”, 2025, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-ablukasi-nedeniyle-kitlik-yasanan-gazze-de-acliktan-olenlerin-sayisi-457-ye-yukseldi/3706729.

[31] IPC - Integrated Food Security Phase Classification, “Gaza Strip: Acute Food Insecurity Situation for 1 July - 15 August 2025”, 2025, https://www.ipcinfo.org/ipc-country-analysis/details-map/en/c/1159696/?iso3=PSE.

[32] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 23-24.

[33] UNEP, Environmental Impact of the Escalation of Conflict in the Gaza Strip, 36-37.

[34] Lesley Joseph, “Israel’s Bombing of Gaza Caused Untold Environmental Damage − Recovery Will Take Effort and Time”, The Conversation, 27 Şubat 2025, https://doi.org/10.64628/AAI.7ctfejhwx.

HAKİM ULUSLARARASI DÜZENİN YIKIMI

Prof. Dr. Berdal Aral

Özet

Raporun küresel siyaset perspektifini ele alan bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki soykırımının, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal uluslararası düzenin çöküşünü nasıl belgelediği analiz edilmektedir. Metinde, Batı dünyasının Ukrayna işgaline verdiği tepki ile Gazze’deki sessizliği arasındaki derin uçurum, sistemin çifte standartlı yapısının en somut kanıtı olarak sunulmaktadır. Uluslararası hukukun, tarafsız bir mekanizma olmaktan çıkıp güçlü devletlerin stratejik aparatına dönüştüğü vurgulanırken; "meşru müdafaa" adı altında sivil altyapının hedef alınmasının küresel normları aşındırdığı belirtilmektedir. Çalışma, mevcut düzenin meşruiyetini yitirdiğini savunarak, Batı merkezli hegemonya yerine medeniyetler arası mutabakata ve adalete dayalı yeni, çoğulcu bir uluslararası sistemin inşasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.

Anahtar Kelimeler: Liberal Düzen Kriz, Çifte Standart, Uluslararası Hukuk, Yeni Küresel Sistem.

İki yıldan fazla süren İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırımcı saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerine yönelik en ağır sınavlardan birini teşkil etmektedir. Bu süreç, sadece bir bölgesel çatışmanın trajedisinden ibaret olmayıp, uluslararası hukukun işlerliği, insan hakları söyleminin samimiyeti ve çok taraflı kurumların etkinliği gibi temel meselelerde sistemik bir krizi gözler önüne sermiştir. İngiltere ve Fransa gibi mütehakkim Batılı güçlerin, her şey olup bittikten sonra Filistin’i devlet olarak tanıması ya da İsrail’e yarım ağızla ateşkes çağrısı yapması gibi kısmi jestleri bir yana koyarsak, İsrail, Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana açıkça bir soykırım suçu işlerken dahi, bu korsan devlete vermeye devam ettiği destek, bu düzenin evrensel iddiaları ile jeopolitik çıkarlar arasındaki derin uçurumu ortaya çıkarmıştır. Bu kompozisyonda, Gazze'de yaşananlar üzerinden hakim uluslararası düzenin nasıl bir inandırıcılık krizi içine sürüklendiği, bu krizin somut tezahürleri olan çifte standartlar, yaptırımsızlık ve kurumsal çöküş tahlil konusu edilecek ve yaşanan dönüşümün küresel siyasete etkileri ele alınacaktır.

Hakim uluslararası düzenin temel vaadi, gücün değil hukukun üstünlüğüne dayalı, istikrarlı ve öngörülebilir bir küresel ortam yaratmaktı. Ancak Gazze, aynen 1990’larda Bosna ve Ruanda soykırımlarında ya da ABD’nin bu yüzyılın başlarında Afganistan’ı (2001) ve Irak’ı (2003) işgalinde olduğu gibi, bu vaadin ciddi bir şekilde sorgulanmasına neden olmuştur.

Uluslararası toplumun, özellikle de Batı'nın öncülük ettiği güç merkezlerinin, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini etkili bir şekilde durdurmak veya yaptırıma tâbi tutmak konusundaki müşterek aczi, mevcut düzenin çöküşünün en açık göstergesidir.

İki yılı aşkın süredir Gazze'de Filistinlileri sonu gelmeyen acımasız hava ve kara saldırılarına maruz bırakarak katliamlar silsilesiyle ve onları açlığa mahkûm ederek ortadan kaldırma hedefini (enkaz altında olanlar bir yana) 70 bine yakın Filistinliyi katlederek ve 170 bin kadarını yaralayarak kısmen ‘başarmış’ olan İsrail, aynı zamanda, mümkün olabilirse, Gazzelileri kendi topraklarından cebrî olarak başka ülkelere yollamayı hedeflemiştir. Siyonist terör devletinin bu hiçbir sınır gözetmeyen savaş stratejisi, herhangi bir anlamlı yaptırımla karşılaşmadan hayata geçirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, merkezinde uluslararası hukukun, uluslararası kurumların ve insan haklarının olduğu söylenen liberal uluslararası düzen, aslında hiçbir zaman savunur göründüğü kuralları ve ilkeleri hayata geçirmemiş, hem Soğuk Savaş döneminde hem de sonrasında emperyalist işgaller, vahim insan hakları ihlâlleri ve özellikle yoksul ülkeleri hedef alan acımasız iktisadî sömürü ağları kesif bir şekilde varlığını sürdürmüştür. ‘Gazze sonrasında’ ise bu vahim gerçeği sıradan insanlar dâhil tüm dünya görmüştür.

Bugün, uluslararası hukukun artık tarafsız bir ilkeler bütünü olarak değil; güçlü aktörlerin, ulusal çıkarlarına uyduğunda kullandığı, uymadığında ise görmezden geldiği stratejik bir araç olduğu artık herkesçe görülmektedir.

Gazze, böylece, liberal uluslararası düzenin maskesini düşürmüş ve onun altında yatan çifte standartlar ve cezasızlık kültürünü tüm dünyaya teşhir etmiştir.

Bu çifte standardın en çarpıcı tezahürü, Batı'nın Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ile İsrail'in Gazze operasyonuna verdiği tepkiler arasındaki uçurumdur. Rusya 2022'de Ukrayna'yı işgal ettiğinde, Batı hükümetleri derhal uluslararası hukukun temel ilkelerini -egemenliğin dokunulmazlığı, toprak bütünlüğü ve sivillerin korunması- hatırlattı. Rusya’ya hızlı, koordineli ve ağır yaptırımlar uygulandı; Ukrayna'ya benzeri görülmemiş askerî ve malî destek sağlandı. Bu tepki, liberal düzenin ilkeleri tehdit altındayken nasıl harekete geçebileceğinin bir örneği olarak sunuldu.

Buna karşılık, insanî yıkımın ve sivil kayıpların boyutunun insan havsalasını zorladığı Gazze'de, aynı Batılı hükümetler tamamen farklı bir tutum sergiledi. Şiddeti durdurmak için harekete geçmek bir yana, başta BM Güvenlik Konseyi olmak üzere, uluslararası forumlarda İsrail'i korumak ve kollamak için aktif bir diplomasi yürüttüler. İsrail'e silah tedarik etmeye devam ettiler, ateşkes çağrılarına kulaklarını tıkadılar, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) gibi hayatî insanî kuruluşlara fonları kestiler ve İsrail politikalarını eleştiren kurumları susturmaya ve etkisizleştirmeye çalıştılar.

Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) 2024'te İsrailli önde gelen bazı yetkililer için (ve tamamen hayal ürünü iddialarla bazı Hamaslı üst düzey yetkililer için) tutuklama kararı çıkarması, bu sistematik çifte standarda nâdir bir kurumsal itirazdı. Ancak buna verilen tepkiler, sorunun derinliğini bir kez daha gözler önüne serdi. ABD, mahkemeyi yaptırımlarla tehdit ederken, bazı Avrupa devletleri de UCM'nin yetkisini ve meşruiyetini sorguladı. Bu durum, uluslararası adaletin sınırlarının hukuk ilkelerinden ziyade jeopolitik güç ve çıkarlar tarafından çizildiği gerçeğinin altını bir kez daha çizdi.

Gazze'de yaşananlar, sadece mevcut kuralların çifte standardını göstermekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası normların geleceği için tehlikeli emsaller oluşturdu. İsrail'in Gazze'de sivil altyapıyı, hastaneleri, üniversiteleri ve mülteci kamplarını "askeri hedef" olarak yeniden tanımlama ve bu tanımla yıkımı meşrulaştırma çabası, uluslararası insanî hukukun temel taşlarını aşındırdı. Bu norm aşınması, diğer bölgelerde de yankı buldu. Örneğin, Güney Asya'da, Hindistan'ın, işgali altındaki Keşmir'deki Pahalgam saldırısını gerekçe göstererek, somut kanıt sunmadan Pakistan'a yönelik dinî mekânları hedef alan Sindoor Operasyonunu başlatması, doğrudan İsrail'in Gazze'de uyguladığı taktiklerden ilham almıştır. Burada da "meşru müdafaa" ve "terörle mücadele" söylemi, ulusal egemenliği ihlâl etmek ve sivil katliamlara sebebiyet vermek için bir paravan olarak kullandı. Benzer şekilde, İran'a yönelik olarak İsrail tarafından (ABD’nin desteğinde) hayata geçirilen hava saldırıları, "önleyici saldırı” doktrininin pervasız bir örneğini teşkil etti. 

Bu doktrin, artık dar, son çare olarak başvurulan ve "yakın, acil ve kaçınılmaz" bir tehdide karşı kullanılan bir norm olmaktan çıkmış; güçlü devletlere, belirsiz ve kanıtlanmamış gelecek tehditleri bahane ederek, istedikleri zaman ve yerde egemenlik ihlâli yapma, saldırıyı başlatma ve hukukî temelini sonradan inşa etme imkânı tanıyan stratejik bir araca dönüşmüştür. Bu durum, uluslararası istikrarı sağlayan en temel ilkelerden biri olan egemen eşitlik ve devletlerin toprak bütünlüğü ilkesini ayaklar altına almıştır.

İsrail'in Gazze'deki savaşı devam ettikçe, küresel kamuoyu da keskin bir dönüşüm yaşamaktadır. Geleneksel Batılı medya ve siyasî söylemlerin kontrol ettiği anlatı, sosyal medya ve sivil toplumun yükselen sesi karşısında ciddi biçimde kırılmıştır. Sokaklardan kampüs alanlarına, sosyal medya platformlarından akademik çevrelere kadar uzanan geniş bir yelpazede,

Gazze'deki duruma yönelik kamusal tepki, Batı liberalizminin evrenselci iddiaları ile pratiği arasındaki uçurumu sorgulamaya zorlamaktadır.

Onlarca yıldır Batılı anlatılar, Filistinlileri sistematik olarak ötekileştirdi, onların direnişini ‘terörizm’ olarak etiketledi İsrail'in saldırganlığını ve işgal politikalarını eleştiriden muaf tuttu. Ne var ki bu durum, gerçek zamanlı olarak paylaşılan görüntüler, bağımsız gazetecilik ve küresel aktivizm sayesinde değişiyor. İsrail’in Gazze’de 7/24 devam eden soykırımına, Filistin halkını açlığa mahkûm etmesine ve onları zorla yerlerinden etmesine öfkelenen geniş halk kitleleri ile Batılı siyasî seçkinler arasında derin bir güven ve algı uçurumu oluştu. Bu paradigma kayması, sadece İsrail-Filistin meselesine bakışı değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Batı'nın "dünya polisliği" ve "değerlerin savunuculuğu" iddialarının da meşruiyet zeminini kaybetmesine neden oluyor. Gazze'ye verilen küresel tepki, sadece diplomatik bir başarısızlığı değil, aynı zamanda Batı’nın güdümündeki hakim uluslararası düzenin, ve onun norm ve kurumların inandırıcılığındaki daha derin bir çöküşü gözler önüne sermiş bulunuyor.

Yaşanan kriz, mevcut uluslararası düzenin doğasına dair temel soruları gündeme getirmektedir. Sistem, gerçekten de evrensel ve tarafsız mıdır, yoksa Batı'nın tarihsel üstünlüğünü ve çıkarlarını sürdürmek için tasarlanmış bir yapı mıdır? İkincisinin doğru olmadığını ileri sürmek pek mümkün görünmemektedir.

Modern uluslararası düzen, temelde Batı'nın değerler sistemi ve dünya tasavvuru üzerine inşa edilmiştir. Bu düzende, “evrensel kural oluşturma imtiyazı” fiilen Batı'ya aittir. Zira Batı, kendi değerler sisteminin ve uygarlık anlayışının evrensel olduğunu, modern dünyada geçerliliği ve ahlâkî üstünlüğü olan tek model olduğunu varsaymıştır. Buna karşılık, Batılı olmayan medeniyetlerin oluşturduğu normlar bütünü ise, "yerel", "geleneksel" ve “ilerlemeye engel” olarak küçümsenmiş, hatta bağlayıcılıkları şüpheyle karşılanmıştır.

Batı, bu düzeni tüm insanlık için değil, öncelikle kendi menfaatleri doğrultusunda inşa etmiştir. Kendi öznel tarihinin bir ürünü olan laik ulus-devlet modelini, modernliğin ve evrenselliğin tek meşru siyaset ve hukuk modeli olarak dayatarak, diğer toplumları kendi tarihlerinden, dinlerinden ve geleneklerinden koparmayı hedeflemiştir. Bunu, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar aracılığıyla; Hollywood filmleri, hakim medya düzenleri ve akademik yapılar yoluyla; kimi zaman iknâ ve dönüştürme, kimi zaman ise askerî darbeler, iktisadî baskılar veya doğrudan müdahalelerle gerçekleştirmiştir.

Ancak bugün, Gazze'de yaşananlar, bu düzenin yaldızlarının bir bir döküldüğünü göstermiş bulunuyor. Mevcut uluslararası düzenin, Batı dışı dünyanın mazlumları, özellikle de Müslümanları için adalet sağlamak bir yana, çoğu zaman emperyalist saldırganlar için bahane üreten bir aparata dönüştüğü artık herkesin mâlûmudur.

İsrail'in Gazze saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerini derinden sarstı. Bu sarsıntı, sadece bir bölgedeki çatışmadan kaynaklanmıyor; aksine, sistemin çekirdeğindeki çürümüşlüğü -çifte standartlar, cezasızlık, yapısal adaletsizlik ve evrensellik iddiasındaki samimiyetsizlik- gözler önüne seriyor. Yaşananlar, uluslararası hukukun, ‘güçlünün hukuku’na dönüşme tehlikesini barındırdığını ve kurallara dayalı sistemin, kuralların olmadığı bir güç mücadelesine evrilebileceğini gösteriyor.

Bu tablo karşısında, medeniyetler arası mutabakata dayalı, daha âdil ve çoğulcu bir uluslararası yapılanmaya duyulan ihtiyaç her zamankinden daha büyük bir âciliyet kesbediyor.

Bu yeni yapılanmada, her medeniyet veya coğrafi saha -İslam dünyası, Batı, Çin, Afrika, Latin Amerika, Hindistan, Rusya gibi- kendi değerleri ve tarihî tecrübesiyle uyumlu bir hukuksal çerçeve içinde, bölgesel meselelere ilişkin çözümler üretebilmeli, normlar koyabilmeli ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları geliştirebilmelidir. Bölgesel sorunlar, bu platformların kendi oluşturacağı hukuk normlarına uygun biçimde çözülmeli; iklim krizi, yoksulluk ve aşırı silahlanma gibi küresel nitelikteki sorunlar ise, bu medeniyet ve bölge temsilcilerinden oluşan bir "Medeniyetler Arası Konsey" bünyesinde müzakere edilerek küresel anlaşmalara varılmalıdır.

Bugün İslam dünyası, son yüzyılda hiç olmadığı kadar ortak bir tehdit algısı ve dayanışma ihtiyacı içindedir. Gazze'de yaşananlar, küresel sisteme güçlü bir biçimde kenetlenmiş olan ve üstelik bazı Batılı devletlerle güvenlik alanında stratejik ortaklığı olan Katar'ı hedef alan İsrail hava saldırısı, Hindistan'ın Pakistan'a saldırıları, ve İsrail’in İran’a saldırıları, İslam coğrafyasındaki hiçbir aktörün Batılı mütehakkim güçlerin olası saldırıları karşısında güvende olmadığını ortaya koymuştur. Tüm Müslüman aktörler aynı gemidedir.

Bu nedenle, yeni ve âdil bir düzen arayışında, kendi içinde dayanışmayı sağlamış, entelektüel ve stratejik kapasitesini güçlendirmiş bir İslam dünyasının rol alması büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, Gazze bir mîlât olmuştur. Sadece bir insanlık trajedisini değil, aynı zamanda eskimiş, adaletsiz ve inandırıcılığını yitirmiş bir küresel düzenin çöküşünü ve yerine neyin konulacağına dâir bir arayışın başlangıcını simgelemektedir. Bu arayış, hukukun üstünlüğüne, adalete, gerçek anlamda eşit egemenliğe ve kültürel çoğulculuğa dayanan yeni bir uluslararası düzenin inşasını zorunlu kılmaktadır.

ULUSLARARASI HUKUKUN YIKIMI

Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu

Özet

Raporun uluslararası hukuk boyutunu ele alan bu son bölümünde, İsrail’in eylemleri üzerinden jus cogens (emredici) normların çöküşü ve hukuk sisteminin işlevsizliği analiz edilmektedir. Metinde, İsrail’in tarihsel olarak bir "istisna projesi" şeklinde kurgulandığı, zamanla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine ve soykırımcı bir aktöre dönüştüğü hukuki verilerle temellendirilmektedir. UAD ve UCM’nin kararlarına rağmen yaptırım mekanizmalarının işletilememesi, hukukun teknik yetersizliğinden ziyade BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi ve hegemonik güçlerin siyasi tercihleri ile açıklanmaktadır. Çalışma, Gazze’deki soykırımın, uluslararası hukukun sadece normatif bir çerçeve değil, güç dengelerine teslim olmuş bir alan haline geldiğinin en somut kanıtı olduğu tespitiyle sonlanmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Jus Cogens, Apartheid Rejimi, İstisna Hali, Cezasızlık Kültürü.

Giriş

İsrail 7 Ekim 2023’ten bugüne Gazze’de Soykırım Suçu işlemektedir. Görünen manzara neticesinde oluşan genel kanı uluslararası hukukun da Gazze’nin enkazı altında gömüldüğü yönündedir. Zira 1948’den beri Filistin topraklarında işlemediği suç kalmayan ve Filistin’i bir laboratuvara çeviren İsrail sonunda suçların suçu (crime of crimes) olarak bilinen Soykırım Suçu’nu da işlemiştir. Uluslararası hukukta jus cogens ya da emredici kurallar olarak bilinen en üst normlar hakkında bir çalışma yapan Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Hukuk Komisyonu, tahdidi olmamakla birlikte 8 ayrı jus cogens norm tespit etmektedir: (a) Saldırı yasağı; (b) Soykırım yasağı; (c) İnsanlığa karşı suçlar yasağı; (d) Uluslararası insancıl hukukun temel kuralları; (e) Irk ayrımcılığı ve apartheid yasağı; (f) Kölelik yasağı; (g) İşkence yasağı; (h) Self-determinasyon hakkı.[1] Listeye ilk bakışta dahi İsrail’in bu yasakların neredeyse tamamını Filistin özelinde ihlal ettiğini anlayabiliyoruz. Peki nasıl olur da, BM ve uluslararası mahkemelerin her hukuksuzluğu tespit eden kararları mevcutken, 9 milyon civarında nüfusa sahip küçük bir devlet uluslararası hukukun en önemli kurallarının tamamına yakınını ihlal edebilir?  Bu çalışma aşağıda tarihsel bağlamından başlayarak günümüzün güncel gelişmelerine kadar uluslararası hukukun İsrail karşısındaki acziyetinin nedenlerini detaylı incelemeye çalışacaktır.

İstisna Projesi Olarak İsrail

İsrail adlı bir devletin oluşturulması dahi bir siyasi mühendislik projesidir. Zira tarihte başka bir devletin toprakları üzerinde ileride kendi devletini kurma planı sık görülen bir örnek değildir. Bilindiği üzere 1800’lü yılların ikinci yarısında Avrupa’da antisemitizm dalgası yükselirken Yahudi halkı pogromlar ile yerlerinden sürülmeye başlanmış ve adeta Avrupa’nın istenmeyen kavmi haline getirilmiştir. Budapeşte doğumlu Theodor Herzl adlı gazeteci 1896 yılında Yahudi Devleti (Der Judenstaat)[2] adlı kısa bir kitap yazarak Avrupalı yahudilerin sorununa çözüm bulduğunu iddia etmiştir. Buna göre Yahudilerin bu cadı avından kurtulmasının tek yolu kendilerine ait bir devletlerinin olmasıydı. Kitabında böyle bir devlet için yerler de öneren Herzl tarihsel bakımdan en uygun yerin Filistin olacağını da ileri sürmektedir. Aynı zamanda siyasal Siyonizm hareketinin de liderliğini yapan Herzl bu amacı gerçekleştirmek amacıyla Sultan Abdülhamit ile bir kez görüşme şansı bulmuş ancak Filistin topraklarını kendisinden alamamıştır.[3] Herzl sağlığında amacına ulaşamamış ise de onun ülküsü sonraki Siyonist liderler tarafından devam ettirilmiştir.

İsrail’in kurulması için uluslararası hukukun araçsallaştırıldığı ilk durum gizli Sykes-Picot görüşmeleridir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa’nın (Rusya da başta görüşmelerin parçası olmuş ancak Bolşevik devriminden sonra çekilmek durumunda kalmıştır) Ortadoğu’yu paylaşma müzakerelerinin yürütüldüğü gizli görüşmelere dönemin Siyonist liderleri de katılmış ve Filistin’in kendilerine verilmesini talep etmişlerdir. Bu talep karşılık bulmasa da görüşmeler neticesinde savaş sonrasında Filistin’e İngiltere’nin hakim olacağı ve İngilizlerin de Yahudi göçüne müsaade edeceği üzerinde uzlaşılmıştır.

Nitekim 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu bu uzlaşı çerçevesinde Siyonist liderlere şu sözü vermekteydi: “Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir millî yurt kurulmasını olumlu karşılayacak ve bu amacın gerçekleşmesini kolaylaştırmak için elinden gelen çabayı gösterecektir; bununla birlikte, Filistin’de mevcut Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına ya da herhangi başka bir ülkedeki Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine halel getirilmeyecektir”.[4]

Savaş bitiminde kurulan Milletler Cemiyeti’nin (League of Nations) kurucu andlaşmasının 22. Maddesi savaşın kaybedenlerinden kalan toprakları galiplerin mandasına (mandate) vermiştir. Buna göre Türk imparatorluğundan kalan topraklarda yüksek gelişmişlik düzeyi olduğundan Mandater’in görevi, rehberlik ederek buraların bağımsız devlet haline gelmesine yardımcı olmaktı.[5] Bu anlamda Filistin İngiltere Mandasına verilmiş ancak Manda kararında İngiltere’nin Balfour Deklarasyonu’nun gereğini yerine getirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Böylece uluslararası hukuk ihlal edilerek Filistin topraklarına göçün önü açılmıştır. İstisna projesi olan İsrail’in kuruluşuna giden taşlar döşenmeye başlamıştır.

Uluslararası hukukun yıkıma uğratıldığı ikinci hadise Filistin halkının self determinasyon hakkına aykırı olarak konunun İngiltere tarafından 1947 yılında BM’ye havale edilmesidir. Zira esasen BM’nin bir halka ait toprağın geleceği hakkında karar verme yetkisi yoktur. Her ne kadar BM Genel Kurulu 181 sayılı kararının[6] bir tavsiye kararı olduğunu ifade etse de temelde böyle bir duruma karar vermesi gereken self determinasyon hakkına sahip Filistin halkıdır. Zira self determinasyon hakkı 1945 tarihli BM Andlaşması’na da girmiş ve savaş sonrası dekolonizasyon sürecinin katalizörü olmuştur. Buna rağmen 181 sayılı karar İsrail’in 1948’deki bağımsızlık ilanının temel dayanaklarından birisi yapılmıştır. Deklarasyona göre: “29 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Eretz-Israil’de (Yahudi tarihine göre İsrail’e vaad edilen topraklar) bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını öngören bir karar kabul etti; Genel Kurul, Eretz-İsrail’in sakinlerinden, söz konusu kararın uygulanması için kendilerine düşen gerekli adımları atmalarını istedi. Birleşmiş Milletler’in Yahudi halkının kendi devletini kurma hakkını bu şekilde tanıması geri alınamaz niteliktedir”.[7]Esasen bu ifadeler 181 sayılı kararı yansıtmamaktadır. Ancak İsrail hem Balfour Deklarasyonu’nu hem de 181 sayılı kararı kendi amaçları doğrultusunda yorumlamıştır. Bağımsızlık ilanının hemen ardından Mısır ve Ürdün başta olmak üzere bölgenin Arap devletleri ile savaşa tutuşan İsrail güneye doğru Filistin yerleşimlerini işgal ederek Filistinlileri yerlerinden sürerek mülksüzleştirmiştir.

Apartheid Devleti Olarak İsrail

Bir istisna devleti olarak kurulan İsrail 1948-1949 yıllarında yaşanan birinci savaştan sonra sistematik olarak Filistinlilere ayrımcı politikalar uygulamaya başlamış ve en sonunda bir apartheid devleti inşa etmiştir. Özellikle 1967 yılından sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te kurduğu ve hala devam ettirdiği illegal yerleşim birimleri yoluyla Filistin topraklarına Yahudileri transfer eden İsrail aynı zamanda Filistinlilere karşı da şiddet yollu hukuksuzluğunu arttırmıştır.[8] Bir yandan ırkçı ve ayrımcı politikalar uygulayan İsrail diğer yandan da 1965 tarihli Irk Ayrımcılığına Karşı Sözleşme’ye taraf olmuştur. Sözleşmenin başlangıç kısmı sömürgeciliğin ve ırk ayrımcılığının her biçimini kınayarak ve “bütün insanların hukuk önünde eşit olduklarını ve ayrımcılık veya ayrımcılığa tahrik karşısında hukukun eşit korumasından yararlanma hakkına sahip olduklarını dikkate alarak” başlamaktadır. Yine başlangıç bölümü “ırk farklılığına dayanan bir üstünlük doktrininin bilimsel olarak yanlış, ahlaki olarak kınanması gereken, toplumsal olarak adaletsiz ve tehlikeli olduğuna, ırk ayrımcılığının teoride ve pratikte hiçbir haklı noktasının bulunmadığına” değinmekte ve “Dünyanın bazı bölgelerinde hala ırk ayrımcılığı belirtilerinin açığa vurulmasından ve apartheid, ırk ayrımcılığı, ırksal üstünlüğe veya düşmanlığa dayanan hükümet politikalarının bulunmasından derin kaygı duyarak” bütün ırk ayrımcılığı ve benzeri politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Oysa İsrail içerisinde birçok kanun doğrudan sözleşme ile çelişmekte ve apartheid rejimini tahkim etmektedir. Bilindiği üzere İsrail, kanunlar yoluyla, kendi vatandaşlığını taşıyan ve 1948 Arapları olarak bilinen topluluğa eşit haklar tanımadığı gibi kendi içinde de Yahudileri Aşkenaz, Sefarad, Mizrahi ve Falaşa gibi fiili katmanlara ayırmaktadır.

İsrail birtakım yasalar yoluyla Apartheid rejimini kurumsallaştırmıştır. Bu yasalardan en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Yahudi Ulus-Devlet Yasası: İsrail’in yarı-anayasal Temel Yasalarından biridir. İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarında kendi kaderini tayin hakkının “yalnızca Yahudi halkına ait olduğunu” hükme bağlar. 2. Dönüş Yasası: Dünyanın herhangi bir yerinden Yahudilere İsrail’e ve işgal altındaki Filistin topraklarına göç etme ve otomatik olarak İsrail vatandaşlığı alma hakkı tanır. Aynı zamanda, İsrail’in kuruluşu sırasında ve sonrasında zorla yerinden edilen yerli Filistinlilere, Yahudi olmadıkları gerekçesiyle anavatanlarına dönme hakları reddedilir. 3. Kabul Komiteleri Yasası: Yüzlerce küçük kasabaya “kabul komiteleri” kurma yetkisi verir. Bu komiteler Filistinlilerin ve “toplumsal yaşam açısından uygun bulunmayan” diğer kişilerin başvurularını kabul veya reddetme hakkına sahiptir. 4. Gayrimenkul Sahiplerinin Gaipliği Yasası ve Arazi Edinme Yasası: İsrail hükümetinin, devletin kuruluşu sırasında evlerinden sürülen Filistinlilere ait arazi ve diğer mülklere el koymasına izin verir. 5. İsrail Toprakları Yasası: İsrail’in bir diğer yarı-anayasal Temel Yasasıdır. Devlet topraklarının mülkiyetinin yalnızca hükümet ile Yahudi Ulusal Fonu gibi yarı-devlet kurumları arasında devredilebileceğini hükme bağlar. 6. Vatandaşlık ve İsrail’e Giriş Yasası: Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan ve İsrail vatandaşı Filistinlilerle evli olan Filistinlilerin oturma izni veya vatandaşlık elde etmesini engeller. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla kasabalarından sürülen kişiler de bu kapsamdadır. 7. Nekbe Yasası: İsrail’in Yahudi çoğunluklu bir devlet olarak kuruluşu sırasında Filistinlilerin dörtte üçünün zorla sürülmesini anmaya yönelik etkinliklerde bulunan kurum ve kuruluşlara kamu fonlarının sağlanmasını yasaklar.[9] Apartheid rejimini yasaklayan birçok uluslararası hukuk kuralı İsrail açısından da bağlayıcı olduğu halde İsrail bu yasalara her yıl yenisini eklemektedir.

Soykırımcı Olarak İsrail

1967’den itibaren İsrail, işgal ettiği topraklarda yerleşimler kurmaya veya bunları desteklemeye başlamış ve Kudüs’ün statüsünü değiştirmeyi amaçlayan bir dizi tedbir almıştır. Güvenlik Konseyi, birçok kez “askeri işgalle toprak kazanmanın kabul edilemez olduğu” ilkesini hatırlattıktan sonra, söz konusu tedbirleri kınamış ve 25 Eylül 1971 tarihli 298 (1971) sayılı kararıyla, “İsrail tarafından Kudüs’ün statüsünü değiştirmek üzere alınan tüm yasama ve idari tedbirlerin —arazi ve mülklerin kamulaştırılması, nüfus nakilleri ve işgal altındaki toprağın ilhakına yönelik mevzuat dahil— bütünüyle hükümsüz olduğunu ve bu statüyü değiştiremeyeceğini” teyit etmiştir. 1993-1995 yılları arasında akdedilen Oslo Andlaşmaları da İsrail’i durdurmaya yetmemiş ve İsrail bir yandan yerleşim birimlerini arttırırken diğer yandan da 700 kilometrelik bir “Duvar” inşasına başlamıştır.[10] 2005 yılında İkinci İntifada’nın bitiminden sonra İsrail Gazze’den yerleşim birimlerini kaldırarak çekilmek zorunda kalmış ve Filistin’de seçimler yapılmıştır. 2006 seçimlerinden Hamas’ın galip gelmesi sonrasında gelişen olaylar neticesinde İsrail Gazze’yi karadan, havadan ve denizden abluka altına almış ve Gazze’yi yeniden işgal rejimine tabi kılmıştır. Bu tarihten itibaren zaman zaman açık hava hapishanesine çevirdiği Gazze’yi işgal etmeyi deneyen İsrail başarılı olamamıştır. 7 Ekim 2023’te cereyan eden Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında tarihte görülmemiş bir katliama başlayan İsrail hâlâ Gazze’de soykırım suçunu işlemektedir.

Soykırım suçu temel olarak 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanmıştır. Sözleşme’nin 2. maddesi bu suçu şu şekilde tanımlamıştır: “Mevcut Sözleşme kapsamında "soykırım", bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun, bu niteliği dolayısıyla, tamamını veya bir kısmını yok etme kastıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri anlamına gelir: (a) Grubun üyelerinin öldürülmesi; (b) Grubun üyelerine ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; (c) Gruba, fiziksel varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldırmaya yönelik yaşam koşullarının kasten dayatılması; (d) Grup içinde doğumların engellenmesini amaçlayan önlemlerin alınması; (e) Gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi”. Öte yandan 3. maddeye göre cezalandırılabilen fiiller sadece doğrudan soykırım işlemek değildir. Buna göre; (a) Soykırım suçu, (b) Soykırım işlemek için komplo kurma, (c) Soykırım suçuna doğrudan ve aleni şekilde azmettirme, (d) Soykırım suçuna teşebbüs, (e) Soykırıma iştirak cezalandırılabilir fiiller olarak sayılmıştır.[11]

İsrail’in gerçekleştirdiği orantısız eylemlerin Soykırım boyutuna vardığını düşünen Güney Afrika İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı önünde dava etmiştir. Güney Afrika aynı zamanda Divan’dan ihtiyati tedbirlere hükmetmesini istemiştir. Divan 26 Ocak 2024 tarihli ihtiyati tedbir kararında İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklerine uyması ve insani yardıma müsaade etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Durumun kötüleşmesi üzerine daha sonra Divan 28 Mart 2024’te ikinci kez ihtiyati tedbire hükmetmiştir. İkinci tedbir kararındaki en önemli husus Divan’ın insani yardıma müsaade ve insani krizin önlenmesi yükümlülüğüne vurgu yapmasıdır. Son olarak 24 Mayıs 2024’te ihtiyati tedbire hükmeden Divan ilk kez Refah bölgesine ilişkin İsrail’den operasyonlarını durdurmasını talep etmiştir.[12] Ancak İsrail tedbir kararlarının hiçbirine uymamıştır. İsrail hakkında BM Güvenlik Konseyi bünyesinde de bir yaptırım kararı alınamamıştır. Zira ABD her kararı veto etmekte ve İsrail’e destek vermektedir. Genel Kurul tarafından alınan kararlar da herhangi bir yaptırımın önünü açamamıştır.

Uluslararası mahkemeler önünde diğer bir süreç Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önünde devam etmektedir. 2002 yılında yürürlüğe giren Roma Statüsü’ne taraf bir devletin topraklarında işlenen birtakım suçlar ya da bir devletçe havale edilen suçlar Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından incelenebilecek ve bireyler Mahkeme önünde yargılanabilecektir.[13] 1 Ocak 2015’te Filistin Devleti Hükümeti, Roma Statüsü’nün 12(3). maddesi uyarınca, “Doğu Kudüs dâhil olmak üzere, işgal altındaki Filistin topraklarında 13 Haziran 2014’ten itibaren işlenen suçlar” üzerinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul eden bir beyanda bulunmuştur. 2 Ocak 2015’te Filistin Devleti, katılım belgesini BM Genel Sekreterine tevdi ederek Roma Statüsü’ne taraf olmuştur. Roma Statüsü, Filistin Devleti bakımından 1 Nisan 2015’te yürürlüğe girmiştir. 22 Mayıs 2018’de Filistin Devleti, Roma Statüsü’nün 13(a) ve 14. maddeleri uyarınca, 13 Haziran 2014’ten itibaren, bitiş tarihi belirtilmeksizin, durumu savcıya havale etmiştir. 3 Mart 2021’de Savcı, Ön Yargılama Dairesi I’in 5 Şubat 2021 tarihli kararını takiben, Filistin Devleti’ndeki Duruma ilişkin soruşturma açıldığını duyurmuştur.  21 Kasım 2024’te UCM Ön Yargılama Dairesi I Benjamin Netanyahu ile Yoav Gallant hakkında yakalama emri çıkarmıştır.[14]

İsrail’e karşı uygulanan ayrıcalıklı konum yakalama emri sonrasında da devam etmiştir. Roma Statüsü’ne göre taraf devletlerin Mahkeme ile işbirliği yapması ve aranan kişileri yakalayarak Mahkeme’ye teslim etmesi gerekir. Ayrıca UCM’nin kurucu andlaşması olan Roma Statüsü’ne taraf olan 125 devlet Statü’nün 27. maddesine de rıza göstermişlerdir. Bu anlamda Statü’nün 27. maddesine göre; normalde yargı bağışıklığından istifade eden devlet başkanı, hükümet başkanı ya da dışişleri bakanı gibi üst düzey yetkililer UCM yükümlülükleri karşısında bağışıklık iddiasında bulunamayacaktır. Buna rağmen Statü’ye taraf devletler çelişkili açıklamalar yapmıştır. Hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orban Netanyahu’yu Macaristan’da karşılamış ve UCM yükümlülüklerini ihlal etmiştir. Bu anlamda Netanyahu ve Gallant yakalanarak Mahkeme’ye teslim edilemediği için yargılama süreci adeta donmuştur. Bu da İsrail gibi İsrailli yetkililerin de cezasız kalmasına neden olmuştur. Üstelik dünya barış ve güvenliğinden sorumlu olan Güvenlik Konseyi de konuyu doğrudan UCM’ye havale edebilmesine rağmen İsrail’e karşı herhangi bir yaptırımda bulunmamıştır.

Sonuç

İsrail örneği, uluslararası hukukun en temel ve emredici kurallarının (jus cogens) sistematik biçimde ihlal edilmesine rağmen etkili bir yaptırım uygulanamamasının çarpıcı bir göstergesidir. Tarihsel olarak kuruluş sürecinden itibaren “istisna” üzerinden kurgulanan bu devlet, zamanla ayrımcı yasalar ve uygulamalar yoluyla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine, günümüzde ise uluslararası mahkemelerin kararlarına rağmen devam eden bir soykırım pratiğine evrilmiştir. Bu durum, uluslararası hukukun yalnızca normatif bir çerçeve değil, aynı zamanda güç dengelerinin şekillendirdiği bir alan olduğunu ortaya koymaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nde veto mekanizmasının işletilmesi, UCM kararlarının uygulanamaması ve devletlerin siyasi çıkarlarını hukuki yükümlülüklerin önünde tutması, hukuk ile siyaset arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir.

Dolayısıyla İsrail’in Filistin’de işlediği ihlaller karşısında uluslararası hukukun “etkisizliği”, hukukun yetersizliğinden çok, devletler sistemindeki adaletsiz yapının ve hegemonik güçlerin siyasal tercihlerinin bir sonucudur.

Bu tablo, uluslararası hukukun geleceği açısından, etkinlik ve yeterliliğe dair birtakım soruları gündeme getirmektedir.

Kaynakça

Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).

Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).

Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).

Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).

Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.

UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).

Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).

UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.

Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.

Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.

Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951),https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).

 ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.

 Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010),https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).

 Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).

Son Notlar

[1] Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).

[2] Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).

[3] Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).

[4] Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).

[5] Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.

[6] UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).

[7] Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).

[8] UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.

[9] Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.

[10] Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.

[11] Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951), https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).

[12] ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.

[13] Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010), https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).

[14] Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).

Bu Sayfada:

title

İlginizi çekebilir

İlginizi çekebilir

• Kudüs Çalışma Grubu • Kudüs Çalışma Grubu