İsrail Karanlığında ‘Sağ’lık
İsrail Karanlığında ‘Sağ’lık
Melike Zeynep Büyüktaş
Melike Zeynep Büyüktaş

Gazze Şeridi’nin kuzeyinde, Beyt Lahya topraklarında bombaların ve enkazın arasındaki Kemal Advan Hastanesi, sadece bir sağlık merkezi değil aynı zamanda hayata tutunmaya çalışan binlerce insan için de son bir sığınak oldu. Çocukların koruyucu hekimliğini üstlenen Dr. Hüsam Ebu Safiyye kuşatmanın en zorlayıcı günlerinde, hastanede ne elektrik ne de tıbbi malzeme kalmışken yetersiz beslenme ve ilaçsızlıktan hayati tehlikesi bulunan bebekler ile ilgileniyordu. İsrail tarafından hastanenin tahliye edilmesi yönündeki baskılara rağmen görev yerini terk etmeyen Ebu Safiyye’nin hikayesi, tıp tarihine geçecek en ağır acılardan birisi oldu. 2024 yılının Ekim ayında, hastane önünde düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısında oğlu İbrahim’i kaybetti. Acısını yaşayacak vakti olmadı; oğlunu hastane bahçesinde bir mezara kendi elleriyle defnettikten sadece dakikalar sonra, acil servisteki diğer çocukların hayatını kurtarmak için ameliyathaneye geri döndü. Dr. Hüsam’ın bu sarsılmaz direnci, hastaneyi boşaltıp hastaları terk etmesini isteyen baskıya karşı verilebilecek en büyük cevap oldu.
Takvimler 27 Aralık 2024 tarihini gösterdiğinde, Kemal Advan Hastanesi’ne düzenlenen ani bir askeri baskın, Dr. Ebu Safiyye’nin onurlu nöbetini zor kullanarak sonlandırmak istedi. Hastaların gözleri önünde, diğer sağlık personeli ile birlikte kelepçelenerek ‘Yasa Dışı Savaşçı Kanunu’ adı verilen bir arafın içine itildi. Hakkında hiçbir resmi iddianame hazırlanmadı, somut suçlama yöneltilmedi; sadece savcılığın kimseyle paylaşmadığı gizli dosyalar gerekçe gösterildi ve cezaevinde süresiz olarak tutuldu. Bu yasal boşluk, onun dış dünyayla bağını kesti.
Hapishane duvarlarının arkasında geçen zaman, Ebu Safiyye için sadece özgürlüğün değil, insan onurunun ve fiziki varlığın da hiçe sayıldığı bir işkence sürecine dönüştü. Sözde yönetimin uyguladığı aç bırakma politikası yüzünden, bedeni oldukça zayıfladı. Hijyenden uzak, kıyafetlerini değiştirmesine bile izin verilmeyen hücrelerde vücudunu ciddi enfeksiyonlar sardı. 2026 yılının Haziran ayında —güvenlik, mahkumlara muamele, beslenme, ziyaretçi, sağlık gibi konularda çok fazla gündeme gelen— Ramon/Ganot yüksek güvenlikli hapishanesine sevk edilerek, sadece bir insanın sığabileceği zifiri karanlık tecrit hücrelerine kapatıldı. Bir zamanlar yüzlerce çocuğa nefes olan doktor, nefessiz bırakılmak isteniyordu.
Ebu Safiyye’nin hücresindeki boğucu işkence yöntemi, kilometrelerce ötede, Batı Şeria’nın yollarında her gün tekrarlanan kuşatmanın bir yankısıdır.
Batı Şeria bizim gündemimizde çok az yer alır ve orada yaşanan yoğun baskı pek konuşulmaz.
İsrail, Batı Şeria'da günlük hayatı yavaş bir işkence yöntemine dönüştüren uygulamalar yürütmektedir. Gazze’de açık bir saldırganlıkla ve duvarlarla somutlaşan bu tecrit, Batı Şeria’da kendisini yüzlerce kontrol noktası, toprak setler, beton barikatlar ve ayrım duvarından oluşan devasa bir "hareket kısıtlama yapılanması" olarak gösterir. Burada bombaların gürültüsü yoktur belki ama zaman silahlaştırılmıştır. Kontrol noktalarında, insanı saatlerle eriterek öldüren bir mekanizma işler.
Batı Şeria’da hareket halindeki acil yardım araçları, sözü edilen aramalara maruz kalır. Bu idari zulmün en çarpıcı dayatmalarından biri de "back-to-back" yani sırt sırta transferdir. Batı Şeria’daki bir hastanın, Doğu Kudüs’teki ihtisas hastanelerine nakledilmesi gerektiğinde, Filistin plakalı ambulansların şehre girişine izin verilmez. Durumu ne kadar ağır olursa olsun hastalar, açık havada sedyeden sedyeye, bir ambulanstan diğerine aktarılır. Bu sırada kaybedilen her saniye, hastanın yaşamından çalınan bir parçadır. Kudüs'teki Filistin Kızılayı (PRCS) Acil Tıp Merkezi personeli ise bu sürecin ne kadar sürebildiğine ilişkin bir görüşmede "Bu süreç saatlerden günlere kadar sürebilir. Vakaya bağlı değil, İsrail ordusunun hastanın bilgilerini nasıl topladığına bağlı" demiştir.[1]
Gazze’de hastanelerin doğrudan bombalanması ile yaşanan altyapı yok oluşu, Batı Şeria’da yerini hastanelerin fiziksel olarak var olduğu ancak hastaların o binalara ulaşamadığı bir krize bıraktı.
Batı Şeria'da Filistinlilerin hastaneye özgürce ulaşma ve tedavi edilme hakları, İsrail kontrolünün kendisini hissettirdiği şehirlerde ellerinden alınmaktadır.
Kontrol noktalarındaki sessiz ölümler ve beyaz önlüklülere uygulanan yapısal şiddet sadece izlenmekle kaldıkça insanlık onuru, Filistin coğrafyasında direnmeye devam etmektedir. Nihayetinde, Dr. Ebu Safiyye’nin esareti ve durdurulan her ambulans ile savaşın sınırlarını çizen uluslararası hukuk kuralları bu insanların dokunulmazlığını koruyamaz hale gelirse, hastanelerin ve doğal olarak insanların gelecekte güven içinde olacağı garanti edilebilir mi? Bu topraklardaki sınır hatları, sadece beton bloklardan ibaret değildir; insanların hayatları renk kodlarıyla (plaka, kimlik renkleri) ve dijital izinlerle ikiye bölünüşü çağımızda en belirgin ayrımcılık mekanizmalarından birisidir. Batı Şeria’da, Filistinli aracı olduğu belli olan plaka rengi ile kontrol noktalarında durdurulmakta ve aranmaktadır.
Araç, sarı zemine sahip İsrailli bir yerleşimcinin olduğunu gösteren bir plaka olduğunda ise Yeşil Hat'ı ve kontrol noktalarını serbestçe geçebilir.
Çatışma ve savaş bölgelerinde sağlık hizmeti sunmak, yalnızca mesleki bir sorumluluk değil, aynı zamanda insani bir direniş hareketidir. Kalpleri üzerinde prangalar taşıyan sözde devletin sözde hukuk kuralları çelişkiler içinde boğulurken eylemleri ise harabeler üzerine çivi çakmaktan başka bir fiile benzetilememektedir. Uluslararası İnsancıl Hukuk (özellikle 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri), çatışma bölgelerinde "korumalı kişiler" olarak tanımladığı insan gruplarının (sağlık personeli, gazeteciler ve medya mensupları, insani yardım görevlileri, sivil savunma ve arama-kurtarma ekipleri; özel olarak korunması gereken hamile kadınlar, çocuklar, yaralılar, hastalar, yaşlılar, engelliler, din görevlileri) hedef alınmalarını yasaklar. Oysa bu sınırın ihlalcileri yine kendileri olmuştur.
29 Ocak 2024 tarihinde, ailesinin katledildiği aracın içinde mahsur kalan 6 yaşında bir çocuk olan Hind’i kurtarmak için yola çıkan Filistin Kızılayı görevlileri Yusuf al-Zeino ve Ahmed al-Madhoun’dan bir daha haber alınamadı. Tıpkı Hind gibi, Yusuf ve Ahmed’in akıbeti de 12 gün boyunca karanlıkta kaldı. 10 Şubat 2024'te “İsrail ordusu” bölgeden çekildiğinde acı gerçekle yüzleşildi. Hind’in bedeninde 335 kurşun vardı. İsrail için çocuk, sağlık çalışanı veya bir Filistinli tehdit olarak algılanabilmektedir. Oysa kendileri tam teçhizatlı silahlara sahiptir ancak kalpleri darmadağındır. “Onların topu birden sizinle, ancak müstahkem yerlerde ve siperler ardında olduklarında savaşırlar. Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir.”(Haşr Suresi 14. Ayet)
Nihayetinde, cephede karşı karşıya gelen iki gücün mücadelesi olarak tanımlayabileceğimiz "savaş" kavramı, Filistin coğrafyasında anlamını tamamen yitirmiş ve yerini hiçbir ahlaki sınır tanımayan mutlak bir zulme bırakmıştır. Karşımızdaki vahşi tablo, bir askeri politikanın değil; sistematik bir yok etme politikasınınürünüdür. Cezaevlerinin karanlık koridorlarında, kadın tutukluların üzerine salınan eğitimli köpeklerle gerçekleştirilen vahşi aramalar ve insan onurunu ayaklar altına alan aşağılayıcı saldırılar, bu soykırım zihniyetinin bir devlet politikası haline dönüştüğünü açıkça göstermektedir. Gelinen durum, hastanelerin enkaza döndüğü, ambulansların engellendiği, hapishanelerin işkence merkezi haline geldiği, doktorların ortadan kaldırıldığı bir sağlık kırımına dönüşmüştür. Bu imhaoperasyonukarşısında sessiz kalmak, adaletin ve insani değerlerin yok edilmesine ortak olmaktır; vicdanın sustuğu yerde, egemenlerin ördüğü duvarlar karanlık bir devrin kapısını aralamaktadır.
Son Not
[1] Medical Aid for Palestinians, (2017, 24 Kasım ). “Sometimes patients die”: Barriers facing Palestinian ambulances entering East Jerusalem” . https://www.map.org.uk/
Gazze Şeridi’nin kuzeyinde, Beyt Lahya topraklarında bombaların ve enkazın arasındaki Kemal Advan Hastanesi, sadece bir sağlık merkezi değil aynı zamanda hayata tutunmaya çalışan binlerce insan için de son bir sığınak oldu. Çocukların koruyucu hekimliğini üstlenen Dr. Hüsam Ebu Safiyye kuşatmanın en zorlayıcı günlerinde, hastanede ne elektrik ne de tıbbi malzeme kalmışken yetersiz beslenme ve ilaçsızlıktan hayati tehlikesi bulunan bebekler ile ilgileniyordu. İsrail tarafından hastanenin tahliye edilmesi yönündeki baskılara rağmen görev yerini terk etmeyen Ebu Safiyye’nin hikayesi, tıp tarihine geçecek en ağır acılardan birisi oldu. 2024 yılının Ekim ayında, hastane önünde düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısında oğlu İbrahim’i kaybetti. Acısını yaşayacak vakti olmadı; oğlunu hastane bahçesinde bir mezara kendi elleriyle defnettikten sadece dakikalar sonra, acil servisteki diğer çocukların hayatını kurtarmak için ameliyathaneye geri döndü. Dr. Hüsam’ın bu sarsılmaz direnci, hastaneyi boşaltıp hastaları terk etmesini isteyen baskıya karşı verilebilecek en büyük cevap oldu.
Takvimler 27 Aralık 2024 tarihini gösterdiğinde, Kemal Advan Hastanesi’ne düzenlenen ani bir askeri baskın, Dr. Ebu Safiyye’nin onurlu nöbetini zor kullanarak sonlandırmak istedi. Hastaların gözleri önünde, diğer sağlık personeli ile birlikte kelepçelenerek ‘Yasa Dışı Savaşçı Kanunu’ adı verilen bir arafın içine itildi. Hakkında hiçbir resmi iddianame hazırlanmadı, somut suçlama yöneltilmedi; sadece savcılığın kimseyle paylaşmadığı gizli dosyalar gerekçe gösterildi ve cezaevinde süresiz olarak tutuldu. Bu yasal boşluk, onun dış dünyayla bağını kesti.
Hapishane duvarlarının arkasında geçen zaman, Ebu Safiyye için sadece özgürlüğün değil, insan onurunun ve fiziki varlığın da hiçe sayıldığı bir işkence sürecine dönüştü. Sözde yönetimin uyguladığı aç bırakma politikası yüzünden, bedeni oldukça zayıfladı. Hijyenden uzak, kıyafetlerini değiştirmesine bile izin verilmeyen hücrelerde vücudunu ciddi enfeksiyonlar sardı. 2026 yılının Haziran ayında —güvenlik, mahkumlara muamele, beslenme, ziyaretçi, sağlık gibi konularda çok fazla gündeme gelen— Ramon/Ganot yüksek güvenlikli hapishanesine sevk edilerek, sadece bir insanın sığabileceği zifiri karanlık tecrit hücrelerine kapatıldı. Bir zamanlar yüzlerce çocuğa nefes olan doktor, nefessiz bırakılmak isteniyordu.
Ebu Safiyye’nin hücresindeki boğucu işkence yöntemi, kilometrelerce ötede, Batı Şeria’nın yollarında her gün tekrarlanan kuşatmanın bir yankısıdır.
Batı Şeria bizim gündemimizde çok az yer alır ve orada yaşanan yoğun baskı pek konuşulmaz.
İsrail, Batı Şeria'da günlük hayatı yavaş bir işkence yöntemine dönüştüren uygulamalar yürütmektedir. Gazze’de açık bir saldırganlıkla ve duvarlarla somutlaşan bu tecrit, Batı Şeria’da kendisini yüzlerce kontrol noktası, toprak setler, beton barikatlar ve ayrım duvarından oluşan devasa bir "hareket kısıtlama yapılanması" olarak gösterir. Burada bombaların gürültüsü yoktur belki ama zaman silahlaştırılmıştır. Kontrol noktalarında, insanı saatlerle eriterek öldüren bir mekanizma işler.
Batı Şeria’da hareket halindeki acil yardım araçları, sözü edilen aramalara maruz kalır. Bu idari zulmün en çarpıcı dayatmalarından biri de "back-to-back" yani sırt sırta transferdir. Batı Şeria’daki bir hastanın, Doğu Kudüs’teki ihtisas hastanelerine nakledilmesi gerektiğinde, Filistin plakalı ambulansların şehre girişine izin verilmez. Durumu ne kadar ağır olursa olsun hastalar, açık havada sedyeden sedyeye, bir ambulanstan diğerine aktarılır. Bu sırada kaybedilen her saniye, hastanın yaşamından çalınan bir parçadır. Kudüs'teki Filistin Kızılayı (PRCS) Acil Tıp Merkezi personeli ise bu sürecin ne kadar sürebildiğine ilişkin bir görüşmede "Bu süreç saatlerden günlere kadar sürebilir. Vakaya bağlı değil, İsrail ordusunun hastanın bilgilerini nasıl topladığına bağlı" demiştir.[1]
Gazze’de hastanelerin doğrudan bombalanması ile yaşanan altyapı yok oluşu, Batı Şeria’da yerini hastanelerin fiziksel olarak var olduğu ancak hastaların o binalara ulaşamadığı bir krize bıraktı.
Batı Şeria'da Filistinlilerin hastaneye özgürce ulaşma ve tedavi edilme hakları, İsrail kontrolünün kendisini hissettirdiği şehirlerde ellerinden alınmaktadır.
Kontrol noktalarındaki sessiz ölümler ve beyaz önlüklülere uygulanan yapısal şiddet sadece izlenmekle kaldıkça insanlık onuru, Filistin coğrafyasında direnmeye devam etmektedir. Nihayetinde, Dr. Ebu Safiyye’nin esareti ve durdurulan her ambulans ile savaşın sınırlarını çizen uluslararası hukuk kuralları bu insanların dokunulmazlığını koruyamaz hale gelirse, hastanelerin ve doğal olarak insanların gelecekte güven içinde olacağı garanti edilebilir mi? Bu topraklardaki sınır hatları, sadece beton bloklardan ibaret değildir; insanların hayatları renk kodlarıyla (plaka, kimlik renkleri) ve dijital izinlerle ikiye bölünüşü çağımızda en belirgin ayrımcılık mekanizmalarından birisidir. Batı Şeria’da, Filistinli aracı olduğu belli olan plaka rengi ile kontrol noktalarında durdurulmakta ve aranmaktadır.
Araç, sarı zemine sahip İsrailli bir yerleşimcinin olduğunu gösteren bir plaka olduğunda ise Yeşil Hat'ı ve kontrol noktalarını serbestçe geçebilir.
Çatışma ve savaş bölgelerinde sağlık hizmeti sunmak, yalnızca mesleki bir sorumluluk değil, aynı zamanda insani bir direniş hareketidir. Kalpleri üzerinde prangalar taşıyan sözde devletin sözde hukuk kuralları çelişkiler içinde boğulurken eylemleri ise harabeler üzerine çivi çakmaktan başka bir fiile benzetilememektedir. Uluslararası İnsancıl Hukuk (özellikle 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri), çatışma bölgelerinde "korumalı kişiler" olarak tanımladığı insan gruplarının (sağlık personeli, gazeteciler ve medya mensupları, insani yardım görevlileri, sivil savunma ve arama-kurtarma ekipleri; özel olarak korunması gereken hamile kadınlar, çocuklar, yaralılar, hastalar, yaşlılar, engelliler, din görevlileri) hedef alınmalarını yasaklar. Oysa bu sınırın ihlalcileri yine kendileri olmuştur.
29 Ocak 2024 tarihinde, ailesinin katledildiği aracın içinde mahsur kalan 6 yaşında bir çocuk olan Hind’i kurtarmak için yola çıkan Filistin Kızılayı görevlileri Yusuf al-Zeino ve Ahmed al-Madhoun’dan bir daha haber alınamadı. Tıpkı Hind gibi, Yusuf ve Ahmed’in akıbeti de 12 gün boyunca karanlıkta kaldı. 10 Şubat 2024'te “İsrail ordusu” bölgeden çekildiğinde acı gerçekle yüzleşildi. Hind’in bedeninde 335 kurşun vardı. İsrail için çocuk, sağlık çalışanı veya bir Filistinli tehdit olarak algılanabilmektedir. Oysa kendileri tam teçhizatlı silahlara sahiptir ancak kalpleri darmadağındır. “Onların topu birden sizinle, ancak müstahkem yerlerde ve siperler ardında olduklarında savaşırlar. Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir. Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir.”(Haşr Suresi 14. Ayet)
Nihayetinde, cephede karşı karşıya gelen iki gücün mücadelesi olarak tanımlayabileceğimiz "savaş" kavramı, Filistin coğrafyasında anlamını tamamen yitirmiş ve yerini hiçbir ahlaki sınır tanımayan mutlak bir zulme bırakmıştır. Karşımızdaki vahşi tablo, bir askeri politikanın değil; sistematik bir yok etme politikasınınürünüdür. Cezaevlerinin karanlık koridorlarında, kadın tutukluların üzerine salınan eğitimli köpeklerle gerçekleştirilen vahşi aramalar ve insan onurunu ayaklar altına alan aşağılayıcı saldırılar, bu soykırım zihniyetinin bir devlet politikası haline dönüştüğünü açıkça göstermektedir. Gelinen durum, hastanelerin enkaza döndüğü, ambulansların engellendiği, hapishanelerin işkence merkezi haline geldiği, doktorların ortadan kaldırıldığı bir sağlık kırımına dönüşmüştür. Bu imhaoperasyonukarşısında sessiz kalmak, adaletin ve insani değerlerin yok edilmesine ortak olmaktır; vicdanın sustuğu yerde, egemenlerin ördüğü duvarlar karanlık bir devrin kapısını aralamaktadır.
Son Not
[1] Medical Aid for Palestinians, (2017, 24 Kasım ). “Sometimes patients die”: Barriers facing Palestinian ambulances entering East Jerusalem” . https://www.map.org.uk/
Bu Sayfada:
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir






