Londra Müslüman Dünyayla Nasıl Konuşuyor?

Londra Müslüman Dünyayla Nasıl Konuşuyor?

Araştırmacı Zeynep Karataş

Araştırmacı Zeynep Karataş

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin Irak Büyükelçisi İrfan Siddiq’in Erbain yürüyüşüne katıldığı görüntüler sosyal medyada dolaşıma girdi.[1] Kalabalığın arasında yürüyen bir İngiliz büyükelçisi… İlk bakışta bir diplomatik nezaket, biraz daha dikkatli bakınca ise İngilizlerin Müslüman toplumlarla ilişki kurma biçimine dair tanıdık bir sahne.

Görüntü bana Siddiq’in 2019 yılında Sudan’daki görevinden bazı enstantaneleri hatırlattı. Ramazan günlerinde Sudanlılarla birlikte iftar sofralarına oturuyor, Sudan’ı dolaşıyor, Arapça mesajlar paylaşıyor, büyükelçiliğin resmi binasının dışında, doğrudan toplumun içinde görünüyordu. Hatta gençlerin önüne geçip namaz kıldırıyordu.[2]

İki örnek arasında yıllar ve birbirinden oldukça farklı iki ülke var. Fakat yöntem aynı. Yalnızca devletle değil, toplumla konuşmak ve bunu da o toplumun bildiği sembollerin, gündelik hayatın ve kültürel hafızanın içinden yapmak.

Kamu diplomasisi dediğimiz şey biraz da burada başlıyor.

Üstelik İngiltere’nin bu konuda güçlü bir hafızası var. Britanya İmparatorluğu döneminde Müslüman coğrafyalarla kurulan ilişkinin temel aracı bugünkünden çok farklıydı.

İngiltere'nin, dolaylı yönetim yoluyla sömürdüğü topraklardaki yerel halkın din ve geleneklerine müdahale etmemesinin sebebi bir nezaket biçimi değil; kendi bakış açılarına göre sömürgelerindeki halkları medeniyet dışı görmeleri ve isteseler de bir İngiliz gibi olamayacağını düşünmeleri etmeleri sebebiyledir.[3]

Bu yüzden Hindistan’dan Mısır’a, Nijerya’dan Körfez’e kadar İngiliz nüfuzu dolaylı idareye, siyasal güce, yerel elitlerle kurulan bağlara ve sömürge bürokrasisine dayanıyordu. Ama imparatorluğun ortadan kalkmasıyla birlikte bu ilişkinin bütünüyle sona erdiğini düşünmek yanıltıcı olur. Esasen araçlar değişti.

Bir zamanlar coğrafyayı kontrol eden İngiltere, bugün o coğrafyada ilişki ağlarını korumaya çalışıyor. Doğrudan idarenin yerini üniversiteler, burs programları, medya, kültür kurumları, sivil toplum ilişkileri ve profesyonel ağlar aldı. Bugünün İngiliz kamu diplomasisini sömürgeciliğin devamı olarak görmek de geçmişten tamamen bağımsız olduğunu düşünmek de kolaycılık olur. İngiltere, bir zamanlar yönettiği Müslüman topraklarında etkili kalmanın yollarını arıyor.  

Bu etki kurma kanallarından en görünür olanı eğitim. Chevening bursunu sadece başarılı öğrencilere İngiltere’de yüksek lisans imkânı sağlayan bir program olarak düşünmek eksik olur. İngiliz hükümetinin kendi tanımlamasında da program geleceğin liderleri ve karar vericileriyle uzun vadeli ilişkiler kurmayı hedefliyor.

Bir yıllığına Londra’ya, Oxford’a, Manchester’a giden genç bir bürokratın, gazetecinin, akademisyenin ya da sivil toplum çalışanının İngiltere ile ilişkisi diplomasını aldığı gün bitmiyor.

Ülkesine bir eğitim tecrübesinin yanında arkadaşlıklarını, mesleki çevresini ve İngiliz kurumlarıyla kurduğu bağlantıları da götürüyor.

Eğitim yoluyla kurulan bu bağ, genç Müslümanın, İngiliz dış politikasını desteklemesini garanti etmediği gibi zaten beklenen hızlı sonuç bu değildir. Hatta İngiltere’ye son derece eleştirel olabilir.

Fakat İngiltere artık onun dünyasında uzak ve yabancı bir devlet değildir ve buradaki incelik de zaten bunda gizlidir.

Kamu diplomasisinin uzun vadeli tarafı tam da böyle işler. Aynı mantığı British Council’da görmek mümkün. Örneğin kurumun Mısır’daki faaliyetlerinin geçmişi 1938’e kadar gidiyor. Arap Baharı sonrasında İngiltere’nin bölgeye yönelik programlarını inceleyen bağımsız raporlar, British Council’ın özellikle yerel ortaklıklar kurma ve bireysel uzun süreli ilişki geliştirme kapasitesini gösteriyordu. Üstelik aynı dönemde İngiltere, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki programlarını açık biçimde “erişim ve nüfuz” üretme hedefleriyle ilişkilendiriyordu.

El-Ezher’le kurulan ilişki bunun daha az bilinen ama çarpıcı örneklerinden biri. 2008–2009 dönemindeki İngiliz Dışişleri belgelerinde El-Ezher’in İslam dünyasındaki itibarı ve Müslümanlar üzerindeki erişimi açık biçimde vurgulanıyor.[4] İngiliz hükümetinin finansmanıyla British Council’ın kurumda İngilizce eğitimi, kurumsal kapasite ve Britanyalı kurumlarla temas geliştirmeye yönelik programlar yürüttüğü görülüyor. Program kapsamında ilahiyat fakültelerinin başarılı öğrencileri için özel İngilizce eğitimleri de oluşturulmuştu.

Burada konuyu yalnızca “imamların eğitimi”ne sıkıştırmamak gerekir. İngiltere’nin kendi içindeki Müslüman kanaat ve dini liderlerin eğitimi de bir dönem doğrudan politika konusu oldu ve 2010’da bu konuda kapsamlı bir çalışma yayımlandı.[5] Fakat daha geniş resimde önemli olanın, Müslüman toplumlarda sözü dolaşıma sokabilecek farklı çevrelerle temas kurmak olduğu anlaşılmaktadır.

Hatta 2000’lerin sonunda İngiliz Dışişleri’nin kendi raporlarına bakıldığında bu yaklaşım çok daha açık görülüyor. Müslüman çoğunluklu ülkelere Britanyalı Müslümanların ziyaretleri düzenleniyor, Pakistan gibi öncelikli ülkelerde özel iletişim kampanyaları yürütülüyor, Sahel’de dini liderlerle konferanslar yapılıyordu.[6]

Yani İngiltere Müslüman dünyayla konuşurken yalnızca bir İngiliz yetkilinin sesini kullanmıyor. Gerektiğinde Britanyalı Müslümanı, üniversiteyi, bursiyeri, gazeteciyi ya da kültür kurumunu kürsüye çıkarıyor.

BBC World Service’i de bu tablonun içine yerleştirdiğimizde resim daha anlaşılır oluyor. İngiltere’nin önemli avantajlarından biri, kamu diplomasisinin tamamının hükümet sözcülerinden ibaret olmaması. Bir insan Londra’nın dış politikasına güvenmeyebilir ama İngiliz üniversitelerine güvenebilir, hükümeti eleştirirken BBC’yi takip edebilir, bir İngiliz başbakanını beğenmeyip İngiltere’de eğitim görmek isteyebilir.

İngiltere böylece kendisiyle hükümeti arasında belirli bir mesafe bırakabilen bir nüfuz alanı oluşturuyor.

Fakat tam burada işin zor kısmı başlıyor.

Çünkü kamu diplomasisi dış politikadan sonsuza kadar ayrı tutulamıyor.

Irak bunun en ağır örneklerinden biriydi. İngiltere 2003’te ABD ile birlikte Irak savaşına girdiğinde mesele yalnızca askeri müdahale değildi. Londra’nın yıllardır üzerine konuştuğu uluslararası hukuk, demokrasi ve kurallara dayalı düzen söyleminin inandırıcılığı da tartışmaya açıldı.

Bir devletin anlattığı değerlerle sahadaki davranışı arasındaki mesafe büyüdüğünde, hiçbir iletişim stratejisi o boşluğu bütünüyle kapatamıyor.

Bugün aynı soru çok daha tarihsel bir ağırlıkla Filistin’de karşımıza çıkıyor.

Üstelik İngiltere’nin Filistin meselesine “özel bir ilgisi” bulunduğunu söylemek için gizli stratejiler aramaya gerek yok. Tarih zaten yeterince açık.

1917 Balfour Deklarasyonu İngiliz hükümetinin kararıydı. Ardından gelen Britanya Mandası döneminde Londra, Filistin’in siyasi geleceğini belirleyen asli aktörlerden biri oldu. İlginç olan, İngiltere’nin kendisinin de bugün bu tarihsel sorumluluğu artık oldukça açık bir dille kabul ediyor olması. Temmuz 2025’te dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Birleşmiş Milletler’de konuşurken, İngiltere’nin tarihinin iki devletli çözüm konusunda ülkeye “özel bir sorumluluk yüklediğini” söyledi ve Balfour’dan kalan Filistinlilerin haklarının korunması vaadinin yerine getirilmediğini tarihsel bir adaletsizlik olarak nitelendirdi.[7]

Bu önemli.

Çünkü Filistin, İngiltere açısından herhangi bir dış politika dosyası değil. İngiltere yalnızca bugünkü sorunun değil, geçmişin de yükünden mesul bir uluslararası aktör.

Bu nedenle Gazze, İngiliz kamu diplomasisinin sıradan bir krizinden daha fazlasına dönüşüyor. Bir tarafta British Council, Chevening, üniversiteler, BBC, kültürel ilişkiler ve onlarca yılda oluşturulmuş temas ağları var, diğer tarafta Müslüman kamuoylarının Filistin meselesi üzerinden İngiltere’nin dış politikasını tarttığı bir gerçeklik var.

İngiltere son dönemde bu reel alandaki politikasını belirgin biçimde değiştirdi. Filistin Yönetimi ile 2025’te ilişkilerini güçlendiren stratejik bir mutabakat imzaladıktan sonra Eylül 2025’te Filistin Devleti’ni resmen tanıdı. İngiliz hükümeti bu kararı iki devletli çözümü koruma ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkıyla ilişkilendirirken İsrail’in güvenliğine desteğini de sürdürdüğünü özellikle vurguladı.

Burada İngiliz politikasının karakteristik tarafını görmek mümkün; tek taraflı bir kopuş yerine aynı anda birden fazla ilişkiyi muhafaza etmeye çalışmak.

Filistin devletini tanırken İsrail’in varlığını ve güvenliğini savunmaya devam ediyor, Filistin Yönetimi’ni güçlendirmeye çalışırken İsrail’in yayılmacılığına mukavemet gösteren en güçlü aktör olan Hamas’ı denklem dışında tutmaya çalışıyor, İsrail hükümetinin bazı politikalarını sert biçimde eleştirirken İsrail’le ilişkinin kopma noktasına gelmemesine dikkat ediyor.

Bu tutuma yalnızca “denge siyaseti” demek biraz eksik kalıyor. Daha çok masada kalma siyaseti demek mümkün.

İngiltere’nin uzun vadeli stratejisinde, zaten bütün sermayesini tek bir aktöre yatırmamak, kriz sonrasında da işe yarayacak temas kanallarını mümkün olduğunca açık tutma yöntemi dikkat çekiyor.

Necef-Kerbela yolunda yürüyen büyükelçiyi bu yüzden tekrar izlemek gerekiyor.

Tek başına o görüntü bize İngiliz dış politikasının bütün kodlarını vermez ama belirli bir siyasal refleksi iyi anlatır. İngiltere, sahaya yalnızca devlet olarak değil, ilişki kuran bir aktör olarak girme isteğini muhafaza etmektedir.

Fakat Filistin bu çalışma modelinin önüne çok ciddi bir sınır koyuyor.

Çünkü İngiltere’nin kamu diplomasisindeki en büyük avantajı ile Filistin meselesindeki en büyük problemi aslında aynı yerde buluşuyor: Tarihsel hafıza.

İngilizler kurumları, ağları ve ilişkileri uzun vadeli kurabiliyor. Lakin toplumlar da geçmişi uzun süre hatırlıyor. Balfour’u da, Irak’ı da, Gazze’yi de…

Dolayısıyla İngiltere’nin Müslüman dünyadaki nüfuzunun geleceğini yalnızca kaç burs verdiği, kaç kültürel program yürüttüğü ya da kaç milyon insana ulaştığı belirlemeyecek. Asıl mesele, onlarca yılda kurduğu ilişki sermayesinin dış politikadaki tercihleriyle ne ölçüde uyumlu kalabildiği olacaktır.

Çünkü kamu diplomasisi nihayetinde bir ülkenin kendisi hakkında ne söylediğiyle değil, başkalarının onun hakkında anlatılan hikâyeye ne kadar inandığıyla ilgilidir.

Ve bugün İngiltere için o hikâyenin en zor cümlesi hâlâ Filistin’de yazılıyor.

Kaynakça

Bursa, Ramazan. “İngiltere'nin Irak Büyükelçisi İrfan Sıddık, Necef-Kerbela arasında yapılan Erbain yürüyüşüne katıldı”. X (2 Ağustos 2026). Erişim 13 Ağustos 2026. https://x.com/RBursa/status/2084007101387374716?s=20

Foreign & Commonwealth Office. “Autumn Performance Report: A review of progress towards the FCO’s Public Service Agreement, Departmental Strategic Objectives and Efficiency Targets 1 October 2008 – 30 September 2009”. Erişim 1 Ağustos 2026.

Foreign, Commonwealth & Development Office, David Lammy. “We are determined to protect the viability of the two-state solution: Foreign Secretary statement at the UN Two-State Solution conference on Gaza and the recognition of a Palestinian State” (29 Temmuz 2025). Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.gov.uk/government/speeches/we-are-determined-to-protect-the-viability-of-the-two-state-solution-foreign-secretary-statement-at-the-un-two-state-solution-conference-on-gaza-and

Foreign & Commonwealth Office. “Strategic Programme Fund: Yıllık Rapor 2008-2009”. (Ekim 2009). Erişim 1 Ağustos 2026.

Gilbert, Erik, Jonathan T. Reynolds. Dünya Tarihinde Afrika Tarih Öncesinden Günümüze. Küre Yayınları, 2019.

Ministry of Housing, Communities & Local Government. “Muslim faith leaders: training and development now and in the future”. (6 Ekim 2010). Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.gov.uk/government/publications/muslim-faith-leaders-training-and-development-now-and-in-the-future

Yeni Şafak. “İngiltere’den Sudan’a namaz kıldıran büyükelçi: Halkla iç içe yaşıyor”. (9 Aralık 2020). Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.yenisafak.com/dunya/ingiltereden-sudana-namaz-kildiran-buyukelci-halkla-ic-ice-yasiyor-3588676

 Son Notlar

[1] Ramazan Bursa, “İngiltere'nin Irak Büyükelçisi İrfan Sıddık, Necef-Kerbela arasında yapılan Erbain yürüyüşüne katıldı”, X (2 Ağustos 2026) (Erişim 13 Ağustos 2026).

[2] Yeni Şafak, “İngiltere’den Sudan’a namaz kıldıran büyükelçi: Halkla iç içe yaşıyor” (9 Aralık 2020) (Erişim 5 Ağustos 2026).

[3] Erik Gilbert ve Jonathan T. Reynolds, “Dünya Tarihinde Afrika Tarih Öncesinden Günümüze”, s.488-493, Küre Yayınları, 2019

[4] Foreign & Commonwealth Office, “Strategic Programme Fund: Yıllık Rapor 2008-2009” (Ekim 2009) (Erişim 1 Ağustos 2026).

[5] Ministry of Housing, Communities & Local Government, “Muslim faith leaders: training and development now and in the future” (6 Ekim 2010) (Erişim 5 Ağustos 2026).

[6] Foreign & Commonwealth Office, “Autumn Performance Report: A review of progress towards the FCO’s Public Service Agreement, Departmental Strategic Objectives and Efficiency Targets 1 October 2008 – 30 September 2009” (Erişim 1 Ağustos 2026).

[7] Foreign, Commonwealth & Development Office, David Lammy, “We are determined to protect the viability of the two-state solution: Foreign Secretary statement at the UN Two-State Solution conference on Gaza and the recognition of a Palestinian State” (29 Temmuz 2025) (Erişim 5 Ağustos 2026).

Geçtiğimiz günlerde İngiltere’nin Irak Büyükelçisi İrfan Siddiq’in Erbain yürüyüşüne katıldığı görüntüler sosyal medyada dolaşıma girdi.[1] Kalabalığın arasında yürüyen bir İngiliz büyükelçisi… İlk bakışta bir diplomatik nezaket, biraz daha dikkatli bakınca ise İngilizlerin Müslüman toplumlarla ilişki kurma biçimine dair tanıdık bir sahne.

Görüntü bana Siddiq’in 2019 yılında Sudan’daki görevinden bazı enstantaneleri hatırlattı. Ramazan günlerinde Sudanlılarla birlikte iftar sofralarına oturuyor, Sudan’ı dolaşıyor, Arapça mesajlar paylaşıyor, büyükelçiliğin resmi binasının dışında, doğrudan toplumun içinde görünüyordu. Hatta gençlerin önüne geçip namaz kıldırıyordu.[2]

İki örnek arasında yıllar ve birbirinden oldukça farklı iki ülke var. Fakat yöntem aynı. Yalnızca devletle değil, toplumla konuşmak ve bunu da o toplumun bildiği sembollerin, gündelik hayatın ve kültürel hafızanın içinden yapmak.

Kamu diplomasisi dediğimiz şey biraz da burada başlıyor.

Üstelik İngiltere’nin bu konuda güçlü bir hafızası var. Britanya İmparatorluğu döneminde Müslüman coğrafyalarla kurulan ilişkinin temel aracı bugünkünden çok farklıydı.

İngiltere'nin, dolaylı yönetim yoluyla sömürdüğü topraklardaki yerel halkın din ve geleneklerine müdahale etmemesinin sebebi bir nezaket biçimi değil; kendi bakış açılarına göre sömürgelerindeki halkları medeniyet dışı görmeleri ve isteseler de bir İngiliz gibi olamayacağını düşünmeleri etmeleri sebebiyledir.[3]

Bu yüzden Hindistan’dan Mısır’a, Nijerya’dan Körfez’e kadar İngiliz nüfuzu dolaylı idareye, siyasal güce, yerel elitlerle kurulan bağlara ve sömürge bürokrasisine dayanıyordu. Ama imparatorluğun ortadan kalkmasıyla birlikte bu ilişkinin bütünüyle sona erdiğini düşünmek yanıltıcı olur. Esasen araçlar değişti.

Bir zamanlar coğrafyayı kontrol eden İngiltere, bugün o coğrafyada ilişki ağlarını korumaya çalışıyor. Doğrudan idarenin yerini üniversiteler, burs programları, medya, kültür kurumları, sivil toplum ilişkileri ve profesyonel ağlar aldı. Bugünün İngiliz kamu diplomasisini sömürgeciliğin devamı olarak görmek de geçmişten tamamen bağımsız olduğunu düşünmek de kolaycılık olur. İngiltere, bir zamanlar yönettiği Müslüman topraklarında etkili kalmanın yollarını arıyor.  

Bu etki kurma kanallarından en görünür olanı eğitim. Chevening bursunu sadece başarılı öğrencilere İngiltere’de yüksek lisans imkânı sağlayan bir program olarak düşünmek eksik olur. İngiliz hükümetinin kendi tanımlamasında da program geleceğin liderleri ve karar vericileriyle uzun vadeli ilişkiler kurmayı hedefliyor.

Bir yıllığına Londra’ya, Oxford’a, Manchester’a giden genç bir bürokratın, gazetecinin, akademisyenin ya da sivil toplum çalışanının İngiltere ile ilişkisi diplomasını aldığı gün bitmiyor.

Ülkesine bir eğitim tecrübesinin yanında arkadaşlıklarını, mesleki çevresini ve İngiliz kurumlarıyla kurduğu bağlantıları da götürüyor.

Eğitim yoluyla kurulan bu bağ, genç Müslümanın, İngiliz dış politikasını desteklemesini garanti etmediği gibi zaten beklenen hızlı sonuç bu değildir. Hatta İngiltere’ye son derece eleştirel olabilir.

Fakat İngiltere artık onun dünyasında uzak ve yabancı bir devlet değildir ve buradaki incelik de zaten bunda gizlidir.

Kamu diplomasisinin uzun vadeli tarafı tam da böyle işler. Aynı mantığı British Council’da görmek mümkün. Örneğin kurumun Mısır’daki faaliyetlerinin geçmişi 1938’e kadar gidiyor. Arap Baharı sonrasında İngiltere’nin bölgeye yönelik programlarını inceleyen bağımsız raporlar, British Council’ın özellikle yerel ortaklıklar kurma ve bireysel uzun süreli ilişki geliştirme kapasitesini gösteriyordu. Üstelik aynı dönemde İngiltere, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki programlarını açık biçimde “erişim ve nüfuz” üretme hedefleriyle ilişkilendiriyordu.

El-Ezher’le kurulan ilişki bunun daha az bilinen ama çarpıcı örneklerinden biri. 2008–2009 dönemindeki İngiliz Dışişleri belgelerinde El-Ezher’in İslam dünyasındaki itibarı ve Müslümanlar üzerindeki erişimi açık biçimde vurgulanıyor.[4] İngiliz hükümetinin finansmanıyla British Council’ın kurumda İngilizce eğitimi, kurumsal kapasite ve Britanyalı kurumlarla temas geliştirmeye yönelik programlar yürüttüğü görülüyor. Program kapsamında ilahiyat fakültelerinin başarılı öğrencileri için özel İngilizce eğitimleri de oluşturulmuştu.

Burada konuyu yalnızca “imamların eğitimi”ne sıkıştırmamak gerekir. İngiltere’nin kendi içindeki Müslüman kanaat ve dini liderlerin eğitimi de bir dönem doğrudan politika konusu oldu ve 2010’da bu konuda kapsamlı bir çalışma yayımlandı.[5] Fakat daha geniş resimde önemli olanın, Müslüman toplumlarda sözü dolaşıma sokabilecek farklı çevrelerle temas kurmak olduğu anlaşılmaktadır.

Hatta 2000’lerin sonunda İngiliz Dışişleri’nin kendi raporlarına bakıldığında bu yaklaşım çok daha açık görülüyor. Müslüman çoğunluklu ülkelere Britanyalı Müslümanların ziyaretleri düzenleniyor, Pakistan gibi öncelikli ülkelerde özel iletişim kampanyaları yürütülüyor, Sahel’de dini liderlerle konferanslar yapılıyordu.[6]

Yani İngiltere Müslüman dünyayla konuşurken yalnızca bir İngiliz yetkilinin sesini kullanmıyor. Gerektiğinde Britanyalı Müslümanı, üniversiteyi, bursiyeri, gazeteciyi ya da kültür kurumunu kürsüye çıkarıyor.

BBC World Service’i de bu tablonun içine yerleştirdiğimizde resim daha anlaşılır oluyor. İngiltere’nin önemli avantajlarından biri, kamu diplomasisinin tamamının hükümet sözcülerinden ibaret olmaması. Bir insan Londra’nın dış politikasına güvenmeyebilir ama İngiliz üniversitelerine güvenebilir, hükümeti eleştirirken BBC’yi takip edebilir, bir İngiliz başbakanını beğenmeyip İngiltere’de eğitim görmek isteyebilir.

İngiltere böylece kendisiyle hükümeti arasında belirli bir mesafe bırakabilen bir nüfuz alanı oluşturuyor.

Fakat tam burada işin zor kısmı başlıyor.

Çünkü kamu diplomasisi dış politikadan sonsuza kadar ayrı tutulamıyor.

Irak bunun en ağır örneklerinden biriydi. İngiltere 2003’te ABD ile birlikte Irak savaşına girdiğinde mesele yalnızca askeri müdahale değildi. Londra’nın yıllardır üzerine konuştuğu uluslararası hukuk, demokrasi ve kurallara dayalı düzen söyleminin inandırıcılığı da tartışmaya açıldı.

Bir devletin anlattığı değerlerle sahadaki davranışı arasındaki mesafe büyüdüğünde, hiçbir iletişim stratejisi o boşluğu bütünüyle kapatamıyor.

Bugün aynı soru çok daha tarihsel bir ağırlıkla Filistin’de karşımıza çıkıyor.

Üstelik İngiltere’nin Filistin meselesine “özel bir ilgisi” bulunduğunu söylemek için gizli stratejiler aramaya gerek yok. Tarih zaten yeterince açık.

1917 Balfour Deklarasyonu İngiliz hükümetinin kararıydı. Ardından gelen Britanya Mandası döneminde Londra, Filistin’in siyasi geleceğini belirleyen asli aktörlerden biri oldu. İlginç olan, İngiltere’nin kendisinin de bugün bu tarihsel sorumluluğu artık oldukça açık bir dille kabul ediyor olması. Temmuz 2025’te dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Birleşmiş Milletler’de konuşurken, İngiltere’nin tarihinin iki devletli çözüm konusunda ülkeye “özel bir sorumluluk yüklediğini” söyledi ve Balfour’dan kalan Filistinlilerin haklarının korunması vaadinin yerine getirilmediğini tarihsel bir adaletsizlik olarak nitelendirdi.[7]

Bu önemli.

Çünkü Filistin, İngiltere açısından herhangi bir dış politika dosyası değil. İngiltere yalnızca bugünkü sorunun değil, geçmişin de yükünden mesul bir uluslararası aktör.

Bu nedenle Gazze, İngiliz kamu diplomasisinin sıradan bir krizinden daha fazlasına dönüşüyor. Bir tarafta British Council, Chevening, üniversiteler, BBC, kültürel ilişkiler ve onlarca yılda oluşturulmuş temas ağları var, diğer tarafta Müslüman kamuoylarının Filistin meselesi üzerinden İngiltere’nin dış politikasını tarttığı bir gerçeklik var.

İngiltere son dönemde bu reel alandaki politikasını belirgin biçimde değiştirdi. Filistin Yönetimi ile 2025’te ilişkilerini güçlendiren stratejik bir mutabakat imzaladıktan sonra Eylül 2025’te Filistin Devleti’ni resmen tanıdı. İngiliz hükümeti bu kararı iki devletli çözümü koruma ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkıyla ilişkilendirirken İsrail’in güvenliğine desteğini de sürdürdüğünü özellikle vurguladı.

Burada İngiliz politikasının karakteristik tarafını görmek mümkün; tek taraflı bir kopuş yerine aynı anda birden fazla ilişkiyi muhafaza etmeye çalışmak.

Filistin devletini tanırken İsrail’in varlığını ve güvenliğini savunmaya devam ediyor, Filistin Yönetimi’ni güçlendirmeye çalışırken İsrail’in yayılmacılığına mukavemet gösteren en güçlü aktör olan Hamas’ı denklem dışında tutmaya çalışıyor, İsrail hükümetinin bazı politikalarını sert biçimde eleştirirken İsrail’le ilişkinin kopma noktasına gelmemesine dikkat ediyor.

Bu tutuma yalnızca “denge siyaseti” demek biraz eksik kalıyor. Daha çok masada kalma siyaseti demek mümkün.

İngiltere’nin uzun vadeli stratejisinde, zaten bütün sermayesini tek bir aktöre yatırmamak, kriz sonrasında da işe yarayacak temas kanallarını mümkün olduğunca açık tutma yöntemi dikkat çekiyor.

Necef-Kerbela yolunda yürüyen büyükelçiyi bu yüzden tekrar izlemek gerekiyor.

Tek başına o görüntü bize İngiliz dış politikasının bütün kodlarını vermez ama belirli bir siyasal refleksi iyi anlatır. İngiltere, sahaya yalnızca devlet olarak değil, ilişki kuran bir aktör olarak girme isteğini muhafaza etmektedir.

Fakat Filistin bu çalışma modelinin önüne çok ciddi bir sınır koyuyor.

Çünkü İngiltere’nin kamu diplomasisindeki en büyük avantajı ile Filistin meselesindeki en büyük problemi aslında aynı yerde buluşuyor: Tarihsel hafıza.

İngilizler kurumları, ağları ve ilişkileri uzun vadeli kurabiliyor. Lakin toplumlar da geçmişi uzun süre hatırlıyor. Balfour’u da, Irak’ı da, Gazze’yi de…

Dolayısıyla İngiltere’nin Müslüman dünyadaki nüfuzunun geleceğini yalnızca kaç burs verdiği, kaç kültürel program yürüttüğü ya da kaç milyon insana ulaştığı belirlemeyecek. Asıl mesele, onlarca yılda kurduğu ilişki sermayesinin dış politikadaki tercihleriyle ne ölçüde uyumlu kalabildiği olacaktır.

Çünkü kamu diplomasisi nihayetinde bir ülkenin kendisi hakkında ne söylediğiyle değil, başkalarının onun hakkında anlatılan hikâyeye ne kadar inandığıyla ilgilidir.

Ve bugün İngiltere için o hikâyenin en zor cümlesi hâlâ Filistin’de yazılıyor.

Kaynakça

Bursa, Ramazan. “İngiltere'nin Irak Büyükelçisi İrfan Sıddık, Necef-Kerbela arasında yapılan Erbain yürüyüşüne katıldı”. X (2 Ağustos 2026). Erişim 13 Ağustos 2026. https://x.com/RBursa/status/2084007101387374716?s=20

Foreign & Commonwealth Office. “Autumn Performance Report: A review of progress towards the FCO’s Public Service Agreement, Departmental Strategic Objectives and Efficiency Targets 1 October 2008 – 30 September 2009”. Erişim 1 Ağustos 2026.

Foreign, Commonwealth & Development Office, David Lammy. “We are determined to protect the viability of the two-state solution: Foreign Secretary statement at the UN Two-State Solution conference on Gaza and the recognition of a Palestinian State” (29 Temmuz 2025). Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.gov.uk/government/speeches/we-are-determined-to-protect-the-viability-of-the-two-state-solution-foreign-secretary-statement-at-the-un-two-state-solution-conference-on-gaza-and

Foreign & Commonwealth Office. “Strategic Programme Fund: Yıllık Rapor 2008-2009”. (Ekim 2009). Erişim 1 Ağustos 2026.

Gilbert, Erik, Jonathan T. Reynolds. Dünya Tarihinde Afrika Tarih Öncesinden Günümüze. Küre Yayınları, 2019.

Ministry of Housing, Communities & Local Government. “Muslim faith leaders: training and development now and in the future”. (6 Ekim 2010). Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.gov.uk/government/publications/muslim-faith-leaders-training-and-development-now-and-in-the-future

Yeni Şafak. “İngiltere’den Sudan’a namaz kıldıran büyükelçi: Halkla iç içe yaşıyor”. (9 Aralık 2020). Erişim 5 Ağustos 2026. https://www.yenisafak.com/dunya/ingiltereden-sudana-namaz-kildiran-buyukelci-halkla-ic-ice-yasiyor-3588676

 Son Notlar

[1] Ramazan Bursa, “İngiltere'nin Irak Büyükelçisi İrfan Sıddık, Necef-Kerbela arasında yapılan Erbain yürüyüşüne katıldı”, X (2 Ağustos 2026) (Erişim 13 Ağustos 2026).

[2] Yeni Şafak, “İngiltere’den Sudan’a namaz kıldıran büyükelçi: Halkla iç içe yaşıyor” (9 Aralık 2020) (Erişim 5 Ağustos 2026).

[3] Erik Gilbert ve Jonathan T. Reynolds, “Dünya Tarihinde Afrika Tarih Öncesinden Günümüze”, s.488-493, Küre Yayınları, 2019

[4] Foreign & Commonwealth Office, “Strategic Programme Fund: Yıllık Rapor 2008-2009” (Ekim 2009) (Erişim 1 Ağustos 2026).

[5] Ministry of Housing, Communities & Local Government, “Muslim faith leaders: training and development now and in the future” (6 Ekim 2010) (Erişim 5 Ağustos 2026).

[6] Foreign & Commonwealth Office, “Autumn Performance Report: A review of progress towards the FCO’s Public Service Agreement, Departmental Strategic Objectives and Efficiency Targets 1 October 2008 – 30 September 2009” (Erişim 1 Ağustos 2026).

[7] Foreign, Commonwealth & Development Office, David Lammy, “We are determined to protect the viability of the two-state solution: Foreign Secretary statement at the UN Two-State Solution conference on Gaza and the recognition of a Palestinian State” (29 Temmuz 2025) (Erişim 5 Ağustos 2026).

Bu Sayfada:

title

İlginizi çekebilir

İlginizi çekebilir

• Kudüs Çalışma Grubu • Kudüs Çalışma Grubu