
“Habermas kendi düşüncesine karşı Habermas oldu.”
Sudanlı filozof Hisham Omer El-Nour
7 Ekim’den bir ay sonra…13 Kasım 2023’te Almanya’da dört akademisyenin imzasının bulunduğu bir bildiri —Dayanışmanın İlkeleri / Principles of Solidarity— yayımlandı. Özetle bildiride “Hamas’ın 7 Ekim saldırıları kınanıyor, İsrail’in kendini savunma hakkı vurgulanıyor, İsrail’e soykırım yaptığının söylenmesini ise yanlış ve ölçüsüz” buluyorlardı. Bildiri yayımlandığında Gazze’de çok ağır bombardıman sürüyordu; Kuzey Gazze’nin bir kısmı yıkılmış, Al Ahli Arap Hastanesi bombalanmış, Şifa Hastanesi’nde operasyonlar ve saldırılar başlamış, binlerce çocuk, sivil hayatını kaybetmişti. Kasım ortasına gelindiğinde 15 binden fazla Filistinlinin öldüğü, bunların yaklaşık 6.150’sinin çocuk olduğu ifade ediliyordu (BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA) verilerine göre).
Almanya’da Nasyonal Sosyalist yönetimin II. Dünya Savaşı öncesinde Yahudiler başta olmak üzere birçok kesime uyguladığı zulmün, Almanların entelektüel ve siyasi figürleri üzerinde utanç, derin izler ve siyasi bir baskı oluşturduğu açıktır.
Söz konusu bildiride imzacıların içinde bir isim vardı ki asıl mesele buydu; birçok kesim tarafından 20. yüzyılın yaşayan önemli filozoflarından ve toplumsal kuramcılarından biri kabul edilen, dünyada evrensel etik konusunda hatırı sayılır bir yeri olan ve birçok uzmanın kendisine referans aldığı isim: Jürgen Habermas.
Kendisi, Frankfurt Okulu’nun ikinci kuşağının en önemli ismi; “müzakereci demokrasi”, “kamusal alan” gibi kavramların teorisyenlerinden ve modern Batı düşüncesinin en etkili filozoflarından birisi olarak kabul edilmişti. Yaşamı boyunca çok sayıda akademik ödül aldı.
Çalışmaları incelendiğinde onun evrensel insan haklarına ve fikir hürriyetine önem veren bir filozof olduğu zihinlerde canlanır.
Sıradan bir akademisyen değildi; II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın önemli entelektüel figürlerinden biriydi. Bu yüzden Gazze konusundaki pozisyonu sadece “bir profesörün görüşü” gibi algılanmadı. Daha büyük sembolik etki oluşturdu.
Yazılarında cümle aralarında Batı’nın insan haklarını kendi emelleri doğrultusunda kullandığına dair eleştiriler de getirdi. Bu yüzden de söz konusu bildiriden dolayı “Habermas’ın, Habermas’a karşı olduğu” düşünüldü. Bu imza ile birlikte Batı'nın liberal değerler anlatısında sık sık yer bulan insan hakları, bireysel özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şiddetin sınırlandırılması gibi değerlerin Batı için ne ifade ettiğine dair sorgulama süreci şiddetlendi. İnsanlar —ki hiç az görülemeyecek kadar çok sivil, akademisyen, sanatçı, entelektüel— mesele İsrail olduğunda Batı dünyasının insan hakları tarafında değil, İsrail politikaları tarafında olduğunu tekrar ve güçlü kanıtlarla teyit etti. Adı geçen bildirinin diğer imzacıları; Rainer Forst, Klaus Günther ve Nicole Deitelhoff idi. Bu isimler siyasal teoriler, adalet felsefesi, çatışma çözümü, hukuk teorisi gibi alanlarda önemli isimlerdi.
Buna karşılık yüzlerce akademisyen daha sonra karşı açık mektuplar yayımladı. Özellikle dünya üniversitelerinden birçoğu alanında tanınmış 109 akademisyenin —bazıları Adam Tooze, Samuel Moyn, Nancy Fraser, Amia Srinivasan, Esra Özyürek, Dirk Moses— imzaladığı mektupta, Habermas grubunun “insan onuru” ilkesini Filistinlilere yeterince uygulamadığı savunuldu ve sert eleştirildi. Bildiriye yönelik gelen eleştiriler genelde "Neden Hamas'ı kınadınız?" değil, “Neden savunduğunuz evrensel etik ilkelerini Filistinli siviller için aynı güçte kullanmadınız?" idi.
Prof. Dr. Mehmet Görmez onu Gazze bağlamında “Felsefeye ihanet eden Alman filozof” olarak andı. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, Prof. Dr. Erol Göka gibi isimler de Batı’nın çelişkilerini açıkça eleştirdiler.
***
Bu yazı, Batı’nın liberal değerlerinin; Batılı düşünürler, siyasetçiler ve kurumlar tarafından evrensel ilkeler olarak değil, çoğu krizdeki siyasi ve stratejik şartlara göre savunulduğunu iddia ediyor. Bu iddia yeni değil. Bu süreçte Batı'nın söylemleri ile eylemleri arasındaki makas farkı birçok kesimin eleştirilerinden nasibini aldı. Yazı Habermas’ı sadece bir sembol olarak konumlandırıyor. İnsanlık için iyi fikirleri sahiplenirken, fikir sahiplerinin eylemlerinin yine kendi fikirleriyle test edilmesinin önemini anlatma maksadını taşıyor.
Bu yazıda ‘Batı’ ifadesi; ABD ve Avrupa ülkeleri yönetimlerini, Batılı entelektüelleri, Avrupalı siyasetçileri, bu ülkelerdeki medya kuruluşlarını ve bu ülkelerdeki bazı akademik camiayı ifade ediyor.
Türkçe'de güzel bir tabir var: Maskeli Balo. Bu eğlencenin kökeni Rönesans'a dayanıyor. Bizde "maskelerin ardındaki gerçek yüzler" anlamında kullanılır. Donald Trump'ın Ağustos 2025'te Avrupalı liderleri Oval Ofis'te masasının önünde topladığı o meşhur Ukrayna toplantısını hatırlayalım. Orada bir gazeteci —Gazze’yi kastederek— hazır Batılı liderleri bulmuşken yalnızca şu soruyu sorsaydı: “Batı’da maskeli balo sona mı eriyor?” Verilecek norm içeren cevapları tahmin etmek zor değil.
***
“Olayın kahramanı” Habermas’a dönelim. Kendisinin en önemli kuramlarından birisi “kamusal alan” fikriydi. Ona göre insanlar yöneticileri eleştirebilmeli, fikirlerini korkmadan ifade edebilmeliydi. Almanya 11 Ekim 2023’te Filistin’e destek gösterilerini yasakladı. Berlin'de öğrencilerin Filistin şalı/kefiye ve Filistin bayraklarının bulunduğu eşyalar ile dolaşması yasaklandı, Saksonya-Anhalt eyaletinde vatandaşlık başvurusunda bulunanlara "İsrail'in var olma hakkı"nı desteklediklerini beyan etme şartı getirildi. Elbette tüm bu tuhaflıklar Habermas yüzünden olmadı, bu tuhaflıklar Batı’nın çelişkilerini, niyet ve söylem arasındaki farkların görülmesini sağladı. Habermas’ın “kamusal alanı” Almanya’da çalışmadı. İletişimsel akıl, demokratik müzakere, evrensel etik; peki neden Gazze’de bunların hiçbiri işlemedi?
Elbette Batı dünyasında Gazze’ye karşı tamamen tek sesli bir tablo oluşmadı. ABD ve Avrupa’da yüz binlerce insan protestolara katıldı, birçok akademisyen açık mektuplar yayımladı, bazı gazeteciler kendi kurumlarını eleştirdi. Hatta kimi Batılı aktivistler ve Yahudi gruplar, İsrail politikalarına karşı sert muhalefeti yapan kesimlerden oldu. Özellikle İspanya, İrlanda, bazı BM yetkilileri (Raportör Francesca Albanese gibi), insan hakları örgütleri, bazı Batılı akademisyenler ve gazeteciler Gazze konusunda daha sert eleştiriler yaptı, çok değerli raporlar yayımladı.
Bu nedenle mesele “Batı’da kimse konuşmadı” meselesi değildir.
Yeni Kilisenin Krizi
Orta Çağ’da Avrupa’da hakikatin ve meşruiyetin merkezi büyük ölçüde kiliseydi. Neyin doğru olduğunu, neyin meşru olduğunu belirledi. 20. yüzyılda Batı’da büyük medya kuruluşları, insan hakları örgütleri, düşünce kuruluşları ve küresel liberal çevreler zamanla yeni bir ahlâkî merkez oluşturdu. Yeni Kilise tabiri bunu ifade ediyor.
Batı, II. Dünya Savaşı sonrası kendini; İnsan hakları, liberal demokrasi, evrensel hukuk, soykırım karşıtlığı, azınlık hakları, kadın ve çocuk hakları gibi kavramlarla tanımladı. Özellikle çocuk hakları konusunda dünyanın geri kalanına ahlâkî standartlar sundu. Bu fikirler yalnızca devlet politikası olarak değil; üniversiteler, medya kurumları, düşünce kuruluşları ve kültürel üretim aracılığıyla onlarca yıl boyunca dünyaya yayıldı. Rawls’un “adalet teorisi” ve Habermas’ın “evrensel etik” denebilecek anlayışı Batı akademisinin referanslarından biri hâline geldi. Bugün yaşanan sorun evrensel değerlerin kendisi değil; bu değerleri temsil ettiğini söyleyen kurumların ve odakların onları seçici uygulaması oldu.
Habermas tam olarak bu olayların ortasında —sahaya inen seyirci gibi— dikkatleri üzerine çekip sembolleşti. Çünkü onun temsil ettiği düşünce dünyası, Batı’nın kendisi hakkında anlattığı hikâyenin merkezindeydi.
Hikâyeye yıllarca maruz kalanların zihninde şu canlandı: “Eğer Habermas gibi bir isim bile Gazze konusunda insani bir duruş yerine, çıkarları olan bir devlet gibi davranıyorsa, insan haklarının da Batı için siyasi sınırları vardı.”
Ona yönelen tepki genelde şahsi bir öfke değildi. İnsanlar aslında Batı’nın yıllar boyu inşa ettiği ahlâkî mimariyi tartışmaya açtı. Gazze süreci, kulağa hoş gelen bu söylemlerin Batı için ne anlam ifade ettiğini yeniden sorgulanır hâle getirdi.
Habermas bugün bazı çevrelerde yalnızca bir filozof olarak değil, Batı’nın “ahlâkî kaptanlık” yaptığı gemide delik açan bir figür olarak görülüyor.
Batı ahlâkî kaptanlık yaptı çünkü Batı dışı medeniyet, kendisinin yüzyıllardır ürettiği değerleri birçok sebepten dolayı dünyaya sunamaz hale geldi.
Ukrayna ve Gazze
Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan sonra bazı Batı entelektüellerinin ve siyasilerin söylemlerine bakılırsa Ukrayna'da insan haklarını savunan hızlı ve ortak bir dil geliştirdikleri görülür. Avrupa’nın Ukrayna konusundaki stratejik hassasiyeti anlaşılabilir. Ancak söylemlerde, güvenlik konusu ile birlikte insan hakları da vurgulandı. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırılarını Avrupa liderleri, ABD yönetimi, medya kuruluşları ve üniversiteler yalnızca bir savaş olarak değil, aynı zamanda “uluslararası hukuka saldırı” olarak tanımladı. Özellikle sivillerin hedef alınması konusunda çok sert açıklamalar yapıldı. Buça Olayı (Ukraynalı sivillerin toplu olarak öldürülmesi) sonrası Batı medyasında “savaş suçu”, “katliam”, “insanlığa karşı suç” gibi ifadeler günlerce manşetlerde yer aldı. Avrupa şehirlerinde Ukrayna bayrakları devlet binalarına asıldı, üniversiteler Rus kurumlarıyla ilişkilerini askıya aldı. Batı’nın verdiği mesaj açıktı: Sivillerin korunması evrensel bir ilkeydi ve ihlal edildiğinde güçlü tepki verilmeliydi. Aynı dönemde Batılı liderler sık sık “çocukların savaşın bedelini ödememesi gerektiğini” vurguladı. Rusya’nın enerji altyapısına yönelik saldırıları bile yalnızca askerî değil, insani açıdan değerlendirildi. Elektrik kesintileri, hastanelerin çalışamaz hâle gelmesi ve sivillerin kış şartlarında yaşadığı zorluklar uluslararası hukukun ihlali olarak anlatıldı. Özellikle Avrupa medyasında Ukraynalı sivillerin yaşadığı dram, insan hakları merkezli bir dille işlendi.
Buraya kadar her şey tamam.
Ukrayna’daki bu manzaralar daha şiddetli haliyle Gazze’de de yaşandı. Ukrayna’da altyapının vurulması “sivilleri hedef alma” olarak değerlendirilirken, Gazze’de elektrik ve sağlık sisteminin çökmesi ya konuşulmadı ya da kimi zaman “Hamas’ın siviller arasında faaliyet göstermesi” üzerinden açıklanmaya çalışıldı. Böylece insan hakları dili yerini güvenlik diline bıraktı. Analist Adam Johnson yazısında şöyle bir eleştiri getirmişti: “Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra, elit liberal kurumlar taraf seçmekte hiç zorlanmadılar. İsrail tarafından 37.000 Filistinlinin öldürülmesinden sonra ise işler daha karmaşık hale geldi.” Yazar Ömer el Akkad da “İdealize edilmiş Batı’nın ikiyüzlülüğü üzerine” eleştiriler getirdi.
Ukrayna ve Gazze karşılaştırmasında dikkat çekmek istediğimiz nokta devletlerin realist davranmasını tartışmak değildir. Problem, yıllarca üzerine inşa edilmiş liberal söylemlerin sadece söylem olarak kalmasıdır. Gazze söz konusu olduğunda Batı’dan gelen zayıf tepkiler, yıllardır evrensel olduğu söylenen ilkelerin İsrail’in saldırıları karşısında askıya alınabildiğini ortaya koydu. Böylece Gazze süreci, Batı’nın değerler söylemi açısından büyük bir turnusol kâğıdına dönüştü.
Sonuç olarak şöyle bir tablo ortaya çıktı: Sorun “Batı'da Özgürlük yok” değildi, “Özgürlüğün sınırlarının, İsrail söz konusu olduğunda daralmasıydı.”
“Özgür Üniversitelerde” Neler Oldu?
Gazze’de saldırılar sürerken en dikkat çekici kırılmalardan birisi Batı üniversitelerinde yaşandı. Kamuoyu isimlerini bir şekilde duyduğu bu önemli üniversitelerdeki protestoları ilgiyle takip etti. Kırılma şundan dolayı yaşandı: Batı üniversiteleri yıllarca özgür düşüncenin ve eleştirel düşüncenin merkezi olarak anlatıldı ki bu anlatının pratikte doğruluk payı var ancak Gazze protestoları sırasında özellikle ABD kampüslerinde öğrencilerin gözaltına alınması, çadırların polis müdahalesiyle kaldırılması ve bazı akademisyenlerin baskı görmesi farklı bir tablo ortaya çıkardı. Columbia Üniversitesi protestoları bu açıdan sembolik hâle geldi.
Columbia’daki Gazze'ye destek için organize edilen çadır kampı küresel ölçekte görünür hâle geldi. Üniversite yönetimi daha sonra New York polisinden müdahale talep etti ve kampüs içinde gözaltılar yaşandı. Benzer görüntüler Teksas Üniversitesi Austin Kampüsü, Emory Üniversitesi ve başka kampüslerde de ortaya çıktı. Protestoların tamamı yasaklan(a)madı; ancak birçok üniversite yönetimi, Filistin yanlısı eylemler konusunda daha sert güvenlik tedbirleri aldı.
Bu baskılar ve eylemler sürerken üniversitelerin üzerindeki bağışçı ve siyasi baskı tartışmaları eğitim-para-siyaset üçgenini fark etmemize yol açtı. Çünkü özellikle ABD’de büyük üniversiteler yalnızca akademik kurumlar değil; milyarlarca dolarlık bağış ağları, şirket ilişkileri ve siyasi bağlantılarla iç içe geçmiş yapılar haline gelmişti.
Gazze sürecinde bu yapı ilk kez bu kadar görünür hâle geldi. Örneğin Harvard Üniversitesi’nde Filistin konusunda yayımlanan öğrenci bildirilerinden sonra bazı büyük iş insanları ve bağışçılar üniversite yönetimine açık baskı yaptı. Bazı şirket yöneticileri, bildiriyi imzalayan öğrencilerin isimlerinin yayımlanmasını istedi. Hatta “bu öğrencileri işe almayacağız” açıklamaları yapıldı. Benzer baskılar Pensilvanya Üniversitesi üzerinde de oluştu. Üniversite yönetimi hem bağışçılar hem Kongre üyeleri tarafından yoğun biçimde hedef alındı. Sonunda üniversite rektörü Liz Magill istifa etmek zorunda kaldı.
Bazı akademisyenler ise sözleşme yenilememe, ders iptali veya disiplin soruşturması gibi süreçlerle karşılaştı.
Birçok örnek verilebilir ve ardından şu soru sorulabilir: Bazı konular Batı akademisinde gerçekten ne kadar özgür tartışılabiliyor?
BMGK ve Batılı Liderler
Savaşın ilk ve devam eden aylarında ateşkes çağrısı içeren karar tasarıları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde birkaç kez veto edildi. ABD yönetimi uzun süre “acil ateşkes” yerine daha sınırlı ifadeleri tercih etti ve sürekli olarak “İsrail’in kendini savunma hakkı” vurgusu yaptı. Habermas bildirisinde de aynı vurgu vardı.
Batılı liderlerin açıklamalarında ise ortak bir çerçeve dikkat çekiyordu. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları “medeniyete saldırı”, “terör barbarlığı” ve “modern tarihin en karanlık günlerinden biri” gibi sert ifadelerle anlatıldı. Buna karşılık Gazze’deki bombardımanlar çoğu zaman “karmaşık güvenlik meselesi”, “terörle mücadele operasyonu” veya “trajik ama kaçınılmaz sonuçlar” şeklinde ele alındı. Söylemler iki farklı ahlâkî dili işaret ediyordu.
Örneğin Joe Biden savaşın ilk döneminde İsrail’e tam destek mesajı verdi ve Tel Aviv ziyareti gerçekleştirdi. ABD yönetimi bir yandan insani yardım çağrıları yaparken diğer yandan İsrail’e askerî ve diplomatik desteğini sürdürdü. Biden yönetimi bir süre sonra Gazze için hayatî önemi olan yardım kuruluşlarından UNRWA’ya bağışı durdurdu. Benzer şekilde Ursula von der Leyen de savaşın ilk günlerinde İsrail’e güçlü dayanışma mesajları verdi. Ancak Avrupa Birliği içinde daha sonra ciddi görüş ayrılıkları oluştu. Özellikle İspanya, İrlanda ve Belçika gibi ülkeler daha sert ateşkes çağrıları yaparken, Almanya İsrail’e en güçlü desteği veren Avrupa ülkelerinden biri oldu.
Dönemin Almanya Şansölyesi Olaf Scholz Gazze savaşının ilk döneminde İsrail’e en net desteği veren Batılı liderdi. Özellikle Almanya’nın “İsrail’in güvenliği Almanya’nın devlet aklıdır (Staatsräson)” anlayışını tekrar tekrar vurguladı.
7 Ekim’den hemen sonra şu ifadeyi kullandı: “Şu anda Almanya için yalnızca tek bir yer vardır: İsrail’in yanı.”
Batı'nın Gazze politikası özellikle “savaşta orantılılık” tartışmalarında daha görünür hâle gelerek eleştirildi. Uluslararası hukukta sivillerin korunması (Principle of Distinction) temel ilke olarak anlatılırken, Gazze’deki yüksek sivil kayıplar uzun süre Batılı hükümetlerin merkezî eleştiri konusu olmadı. Birçok lider sivil ölümler konusunda “endişe duyduklarını” söylese de diplomatik ve askerî destek aynı anda devam etti.
Devletlerin tamamen ahlâkî davranmasını beklemek gerçekçi olmayabilir. Devletler çoğu zaman güvenlik ve çıkar eksenli hareket eder. Ancak tartışma tam da burada başlıyor. Çünkü Batı dünyası özellikle —Avrupa Birliği normlarında, ABD işgallerinde— yürüttüğü politikaları evrensel insan hakları, özgürlük ve uluslararası hukuk adına yaptığını iddia etti. Gazze tartışmasının büyümesinin nedeni de budur.
Burada mutlaka belirtmek gerekir ki, yalnızca Batı değil, Çin, Hindistan, Rusya gibi uluslararası sistemde ağırlığı olan ülkeler de Gazze'de savaşın durması konusundaki etkisizlikleri sebebiyle eleştirilmelidir ancak bunlar Batı’nın siyasi, akademik literatüründeki insan hakları söylemlerini yıllarca ana gaye haline getirmediler. Maskeli Baloya zaten maskesiz katıldılar.
Batılı medya dilinde kullanılan kavramlar da bu söylem-eylem farkını görünür hâle getirdi. İsrailli siviller için “katledildi”, “vahşice öldürüldü” gibi güçlü ifadeler kullanılırken, Filistinli siviller için pasif ve teknik bir dil tercih edildi. “Hayatını kaybetti”, “çatışmalarda öldü” gibi faili görünmez kılan “öznesiz cümleler” kullanıldı.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Batı dünyası tamamen tek sesli olmadı. Örneğin Judith Butler Çağdaş insan hakları çalışmalarının etkili isimlerinden biridir. Butler Gazze konusunda Batı’nın ana çizgisinden ayrılan isimlerden biriydi. İsrail’in politikalarını açıkça eleştirdi ve bu yüzden yoğun biçimde hedef gösterildi.
Noam Chomsky, modern dilbilimin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. Aynı zamanda ABD dış politikası üzerine etkili muhalif entelektüellerden birisi. Chomsky yıllardır İsrail politikalarını —Özellikle ABD’nin İsrail’e koşulsuz desteğini— eleştirdi.
Joseph Massad yoğun hedef gösterme kampanyalarına maruz kaldı. Çünkü kendisi tartışmanın merkezine özellikle 8 Ekim 2023’te yayımladığı yazıyla girdi. Yazıda Hamas’ın 7 Ekim saldırısına yalnızca “terör saldırısı” demedi, sömürgecilik karşıtı direniş bağlamında değerlendiren bir dil kullandı.
Batı'nın Gazze'deki katliama gösterdiği tepki, dünyaya anlattığı değer yargılarıyla eylemleri arasındaki tezatı ortaya koydu. Batı’ nın ahlâkî pusulası adına geri dönüşü çok zor ve ağır bir enkaz bıraktı.
Çözüm Niyetine
Batı’nın insan hakları söylemindeki çelişkilerin görünür hâle gelmesi, Batı dışı dünyanın otomatik olarak ahlâkî üstünlüğe sahip olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bugün Çin, Rusya, Kuzey Kore, bazı Ortadoğu ülkelerinde otoriter yönetimler de insan hakları konusunda sorunlu ülkeler. Eğer Batı’nın çifte standardı eleştirilecekse, Batı dışındaki sorunlu söylem ve eylemler de aynı açıklıkla eleştirilmelidir.
Gazze sonrası dönemde Batı dışı dünyanın önündeki en büyük fırsat, kendi evrensel medeniyet hikâyesini —menşeine bakmaksızın faydalı fikirleri dışlamadan— geliştirmek ve insanlığa sunmak olmalıdır.
İslâm, Türk, Asya, Çin, Afrika ve diğer kadim medeniyetlerin; insan onuru, adalet, insanı yaşatma ve toplumsal barış ilkeleri konusunda yüzyıllara yayılmış medeniyet birikimi bulunmaktadır. Bu değerler yeniden canlandırılmalı, insan onuruna yakışır bir gelecek için tüm dünyaya sunulmalıdır.
Gazze bir turnusol kağıdı oldu. Kaybedenler, sınavı geçenler oldu ve tam iki ay önce Jürgen Habermas 14 Mart 2026’da 96 yaşında öldü.
Kaynakça
Anadolu Ajansı. (2024, 14 Ocak). Almanya'da 'Gazze'de soykırımı durdurun' grafitisi 'antisemitik' olduğu gerekçesiyle yasaklandı. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/almanya-da-gazze-de-soykirimi-durdurun-grafitisi-antisemitik-oldugu-gerekcesiyle-yasaklandi/3108551
BBC failed to name Israel as perpetrator in half of civilian casualty reports, data shows. (2026, 23 Nisan). Novara Media. https://novaramedia.com/2026/04/23/bbc-failed-to-name-israel-as-perpetrator-in-half-of-civilian-casualty-reports-data-shows/
Bernard-Henri Lévy. (t.y.). Bosnia at heart. https://bernard-henri-levy.com/en/activism/bosnia-at-heart/
Birikim Dergisi. (1999, Şubat). Meşruiyet dayanağı olarak insan hakları (Sayı 118). https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-118-subat-1999/2312/mesruiyet-dayanagi-olarak-insan-haklari/2852
Goka, E. (2023, 22 Kasım). Batı toplumunun ölümcül sessizliği. https://erolgoka.net/bati-toplumunun-olumcul-sessizligi/
Fatma Zehra Özdemir. (2023, 18 Kasım). Habermas ve Filistin: Batı'nın değer hegemonyası sarsılırken. Sabah. https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/fatma-zehra-ozdemir/2023/11/18/habermas-ve-filistin-batinin-deger-hegemonyasi-sarsilirken
Habermas, J., Niethammer, L., Gosepath, S., & Günther, K. (2023, 13 Kasım). Principles of solidarity: A statement. https://normativeorders.net/en/news/principles-of-solidarity-a-statement/
In These Times. (t.y.). Gaza, Israel, Russia, Ukraine and the crisis at PEN America. https://inthesetimes.com/article/gaza-israel-russia-ukraine-press-journalism-pen-america
K. La Revue. (2023, 16 Kasım). Principles of solidarity: A statement (Habermas). https://k-larevue.com/en/2023/11/16/principles-solidarity-statement-habermas/
OCHA. (2023, 1 Aralık). Hostilities in the Gaza Strip and Israel - flash update #54. https://www.ochaopt.org/content/hostilities-gaza-strip-and-israel-flash-update-54
Reset DOC. (2023, 16 Kasım). Habermas and Israel: The principle of solidarity. https://www.resetdoc.org/story/habermas-israel-principle-solidariety/
Reuters. (2024, 19 Eylül). Russian attacks on Ukraine power grid probably violate humanitarian law, says UN. https://www.reuters.com/world/europe/russian-attacks-ukraine-power-grid-probably-violate-humanitarian-law-says-un-2024-09-19/
Star Gazetesi. (2025, 23 Ocak). Batı merkezli aktivizmin ahlaki ve entelektüel çöküşü. https://www.star.com.tr/acik-gorus/bati-merkezli-aktivizmin-ahlaki-ve-entelektuel-cokusu-haber-1993048/
The Guardian. (2023, 22 Kasım). The principle of human dignity must apply to all people. https://www.theguardian.com/world/2023/nov/22/the-principle-of-human-dignity-must-apply-to-all-people
The Guardian. (2024, 11 Aralık). Claims of Hamas fighters in Gaza hospitals may have been exaggerated, says senior ICC prosecutor. https://www.theguardian.com/law/2024/dec/11/claims-of-hamas-fighters-in-gaza-hospitals-may-have-been-exaggerated-says-senior-icc-prosecutor
The Guardian. (2025, 24 Şubat). Omar El Akkad on Gaza and the West: ‘The world we were told existed is gone’. https://www.theguardian.com/world/2025/feb/24/omar-el-akkad-gaza-west-interview
The Washington Post. (2024, 24 Nisan). Columbia president Shafik under fire from lawmakers and donors over campus protests. https://www.washingtonpost.com/education/2024/04/24/columbia-president-shafik-campus-pressure-lawmakers-donors/
“Habermas kendi düşüncesine karşı Habermas oldu.”
Sudanlı filozof Hisham Omer El-Nour
7 Ekim’den bir ay sonra…13 Kasım 2023’te Almanya’da dört akademisyenin imzasının bulunduğu bir bildiri —Dayanışmanın İlkeleri / Principles of Solidarity— yayımlandı. Özetle bildiride “Hamas’ın 7 Ekim saldırıları kınanıyor, İsrail’in kendini savunma hakkı vurgulanıyor, İsrail’e soykırım yaptığının söylenmesini ise yanlış ve ölçüsüz” buluyorlardı. Bildiri yayımlandığında Gazze’de çok ağır bombardıman sürüyordu; Kuzey Gazze’nin bir kısmı yıkılmış, Al Ahli Arap Hastanesi bombalanmış, Şifa Hastanesi’nde operasyonlar ve saldırılar başlamış, binlerce çocuk, sivil hayatını kaybetmişti. Kasım ortasına gelindiğinde 15 binden fazla Filistinlinin öldüğü, bunların yaklaşık 6.150’sinin çocuk olduğu ifade ediliyordu (BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA) verilerine göre).
Almanya’da Nasyonal Sosyalist yönetimin II. Dünya Savaşı öncesinde Yahudiler başta olmak üzere birçok kesime uyguladığı zulmün, Almanların entelektüel ve siyasi figürleri üzerinde utanç, derin izler ve siyasi bir baskı oluşturduğu açıktır.
Söz konusu bildiride imzacıların içinde bir isim vardı ki asıl mesele buydu; birçok kesim tarafından 20. yüzyılın yaşayan önemli filozoflarından ve toplumsal kuramcılarından biri kabul edilen, dünyada evrensel etik konusunda hatırı sayılır bir yeri olan ve birçok uzmanın kendisine referans aldığı isim: Jürgen Habermas.
Kendisi, Frankfurt Okulu’nun ikinci kuşağının en önemli ismi; “müzakereci demokrasi”, “kamusal alan” gibi kavramların teorisyenlerinden ve modern Batı düşüncesinin en etkili filozoflarından birisi olarak kabul edilmişti. Yaşamı boyunca çok sayıda akademik ödül aldı.
Çalışmaları incelendiğinde onun evrensel insan haklarına ve fikir hürriyetine önem veren bir filozof olduğu zihinlerde canlanır.
Sıradan bir akademisyen değildi; II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın önemli entelektüel figürlerinden biriydi. Bu yüzden Gazze konusundaki pozisyonu sadece “bir profesörün görüşü” gibi algılanmadı. Daha büyük sembolik etki oluşturdu.
Yazılarında cümle aralarında Batı’nın insan haklarını kendi emelleri doğrultusunda kullandığına dair eleştiriler de getirdi. Bu yüzden de söz konusu bildiriden dolayı “Habermas’ın, Habermas’a karşı olduğu” düşünüldü. Bu imza ile birlikte Batı'nın liberal değerler anlatısında sık sık yer bulan insan hakları, bireysel özgürlükler, hukukun üstünlüğü, şiddetin sınırlandırılması gibi değerlerin Batı için ne ifade ettiğine dair sorgulama süreci şiddetlendi. İnsanlar —ki hiç az görülemeyecek kadar çok sivil, akademisyen, sanatçı, entelektüel— mesele İsrail olduğunda Batı dünyasının insan hakları tarafında değil, İsrail politikaları tarafında olduğunu tekrar ve güçlü kanıtlarla teyit etti. Adı geçen bildirinin diğer imzacıları; Rainer Forst, Klaus Günther ve Nicole Deitelhoff idi. Bu isimler siyasal teoriler, adalet felsefesi, çatışma çözümü, hukuk teorisi gibi alanlarda önemli isimlerdi.
Buna karşılık yüzlerce akademisyen daha sonra karşı açık mektuplar yayımladı. Özellikle dünya üniversitelerinden birçoğu alanında tanınmış 109 akademisyenin —bazıları Adam Tooze, Samuel Moyn, Nancy Fraser, Amia Srinivasan, Esra Özyürek, Dirk Moses— imzaladığı mektupta, Habermas grubunun “insan onuru” ilkesini Filistinlilere yeterince uygulamadığı savunuldu ve sert eleştirildi. Bildiriye yönelik gelen eleştiriler genelde "Neden Hamas'ı kınadınız?" değil, “Neden savunduğunuz evrensel etik ilkelerini Filistinli siviller için aynı güçte kullanmadınız?" idi.
Prof. Dr. Mehmet Görmez onu Gazze bağlamında “Felsefeye ihanet eden Alman filozof” olarak andı. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, Prof. Dr. Erol Göka gibi isimler de Batı’nın çelişkilerini açıkça eleştirdiler.
***
Bu yazı, Batı’nın liberal değerlerinin; Batılı düşünürler, siyasetçiler ve kurumlar tarafından evrensel ilkeler olarak değil, çoğu krizdeki siyasi ve stratejik şartlara göre savunulduğunu iddia ediyor. Bu iddia yeni değil. Bu süreçte Batı'nın söylemleri ile eylemleri arasındaki makas farkı birçok kesimin eleştirilerinden nasibini aldı. Yazı Habermas’ı sadece bir sembol olarak konumlandırıyor. İnsanlık için iyi fikirleri sahiplenirken, fikir sahiplerinin eylemlerinin yine kendi fikirleriyle test edilmesinin önemini anlatma maksadını taşıyor.
Bu yazıda ‘Batı’ ifadesi; ABD ve Avrupa ülkeleri yönetimlerini, Batılı entelektüelleri, Avrupalı siyasetçileri, bu ülkelerdeki medya kuruluşlarını ve bu ülkelerdeki bazı akademik camiayı ifade ediyor.
Türkçe'de güzel bir tabir var: Maskeli Balo. Bu eğlencenin kökeni Rönesans'a dayanıyor. Bizde "maskelerin ardındaki gerçek yüzler" anlamında kullanılır. Donald Trump'ın Ağustos 2025'te Avrupalı liderleri Oval Ofis'te masasının önünde topladığı o meşhur Ukrayna toplantısını hatırlayalım. Orada bir gazeteci —Gazze’yi kastederek— hazır Batılı liderleri bulmuşken yalnızca şu soruyu sorsaydı: “Batı’da maskeli balo sona mı eriyor?” Verilecek norm içeren cevapları tahmin etmek zor değil.
***
“Olayın kahramanı” Habermas’a dönelim. Kendisinin en önemli kuramlarından birisi “kamusal alan” fikriydi. Ona göre insanlar yöneticileri eleştirebilmeli, fikirlerini korkmadan ifade edebilmeliydi. Almanya 11 Ekim 2023’te Filistin’e destek gösterilerini yasakladı. Berlin'de öğrencilerin Filistin şalı/kefiye ve Filistin bayraklarının bulunduğu eşyalar ile dolaşması yasaklandı, Saksonya-Anhalt eyaletinde vatandaşlık başvurusunda bulunanlara "İsrail'in var olma hakkı"nı desteklediklerini beyan etme şartı getirildi. Elbette tüm bu tuhaflıklar Habermas yüzünden olmadı, bu tuhaflıklar Batı’nın çelişkilerini, niyet ve söylem arasındaki farkların görülmesini sağladı. Habermas’ın “kamusal alanı” Almanya’da çalışmadı. İletişimsel akıl, demokratik müzakere, evrensel etik; peki neden Gazze’de bunların hiçbiri işlemedi?
Elbette Batı dünyasında Gazze’ye karşı tamamen tek sesli bir tablo oluşmadı. ABD ve Avrupa’da yüz binlerce insan protestolara katıldı, birçok akademisyen açık mektuplar yayımladı, bazı gazeteciler kendi kurumlarını eleştirdi. Hatta kimi Batılı aktivistler ve Yahudi gruplar, İsrail politikalarına karşı sert muhalefeti yapan kesimlerden oldu. Özellikle İspanya, İrlanda, bazı BM yetkilileri (Raportör Francesca Albanese gibi), insan hakları örgütleri, bazı Batılı akademisyenler ve gazeteciler Gazze konusunda daha sert eleştiriler yaptı, çok değerli raporlar yayımladı.
Bu nedenle mesele “Batı’da kimse konuşmadı” meselesi değildir.
Yeni Kilisenin Krizi
Orta Çağ’da Avrupa’da hakikatin ve meşruiyetin merkezi büyük ölçüde kiliseydi. Neyin doğru olduğunu, neyin meşru olduğunu belirledi. 20. yüzyılda Batı’da büyük medya kuruluşları, insan hakları örgütleri, düşünce kuruluşları ve küresel liberal çevreler zamanla yeni bir ahlâkî merkez oluşturdu. Yeni Kilise tabiri bunu ifade ediyor.
Batı, II. Dünya Savaşı sonrası kendini; İnsan hakları, liberal demokrasi, evrensel hukuk, soykırım karşıtlığı, azınlık hakları, kadın ve çocuk hakları gibi kavramlarla tanımladı. Özellikle çocuk hakları konusunda dünyanın geri kalanına ahlâkî standartlar sundu. Bu fikirler yalnızca devlet politikası olarak değil; üniversiteler, medya kurumları, düşünce kuruluşları ve kültürel üretim aracılığıyla onlarca yıl boyunca dünyaya yayıldı. Rawls’un “adalet teorisi” ve Habermas’ın “evrensel etik” denebilecek anlayışı Batı akademisinin referanslarından biri hâline geldi. Bugün yaşanan sorun evrensel değerlerin kendisi değil; bu değerleri temsil ettiğini söyleyen kurumların ve odakların onları seçici uygulaması oldu.
Habermas tam olarak bu olayların ortasında —sahaya inen seyirci gibi— dikkatleri üzerine çekip sembolleşti. Çünkü onun temsil ettiği düşünce dünyası, Batı’nın kendisi hakkında anlattığı hikâyenin merkezindeydi.
Hikâyeye yıllarca maruz kalanların zihninde şu canlandı: “Eğer Habermas gibi bir isim bile Gazze konusunda insani bir duruş yerine, çıkarları olan bir devlet gibi davranıyorsa, insan haklarının da Batı için siyasi sınırları vardı.”
Ona yönelen tepki genelde şahsi bir öfke değildi. İnsanlar aslında Batı’nın yıllar boyu inşa ettiği ahlâkî mimariyi tartışmaya açtı. Gazze süreci, kulağa hoş gelen bu söylemlerin Batı için ne anlam ifade ettiğini yeniden sorgulanır hâle getirdi.
Habermas bugün bazı çevrelerde yalnızca bir filozof olarak değil, Batı’nın “ahlâkî kaptanlık” yaptığı gemide delik açan bir figür olarak görülüyor.
Batı ahlâkî kaptanlık yaptı çünkü Batı dışı medeniyet, kendisinin yüzyıllardır ürettiği değerleri birçok sebepten dolayı dünyaya sunamaz hale geldi.
Ukrayna ve Gazze
Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan sonra bazı Batı entelektüellerinin ve siyasilerin söylemlerine bakılırsa Ukrayna'da insan haklarını savunan hızlı ve ortak bir dil geliştirdikleri görülür. Avrupa’nın Ukrayna konusundaki stratejik hassasiyeti anlaşılabilir. Ancak söylemlerde, güvenlik konusu ile birlikte insan hakları da vurgulandı. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırılarını Avrupa liderleri, ABD yönetimi, medya kuruluşları ve üniversiteler yalnızca bir savaş olarak değil, aynı zamanda “uluslararası hukuka saldırı” olarak tanımladı. Özellikle sivillerin hedef alınması konusunda çok sert açıklamalar yapıldı. Buça Olayı (Ukraynalı sivillerin toplu olarak öldürülmesi) sonrası Batı medyasında “savaş suçu”, “katliam”, “insanlığa karşı suç” gibi ifadeler günlerce manşetlerde yer aldı. Avrupa şehirlerinde Ukrayna bayrakları devlet binalarına asıldı, üniversiteler Rus kurumlarıyla ilişkilerini askıya aldı. Batı’nın verdiği mesaj açıktı: Sivillerin korunması evrensel bir ilkeydi ve ihlal edildiğinde güçlü tepki verilmeliydi. Aynı dönemde Batılı liderler sık sık “çocukların savaşın bedelini ödememesi gerektiğini” vurguladı. Rusya’nın enerji altyapısına yönelik saldırıları bile yalnızca askerî değil, insani açıdan değerlendirildi. Elektrik kesintileri, hastanelerin çalışamaz hâle gelmesi ve sivillerin kış şartlarında yaşadığı zorluklar uluslararası hukukun ihlali olarak anlatıldı. Özellikle Avrupa medyasında Ukraynalı sivillerin yaşadığı dram, insan hakları merkezli bir dille işlendi.
Buraya kadar her şey tamam.
Ukrayna’daki bu manzaralar daha şiddetli haliyle Gazze’de de yaşandı. Ukrayna’da altyapının vurulması “sivilleri hedef alma” olarak değerlendirilirken, Gazze’de elektrik ve sağlık sisteminin çökmesi ya konuşulmadı ya da kimi zaman “Hamas’ın siviller arasında faaliyet göstermesi” üzerinden açıklanmaya çalışıldı. Böylece insan hakları dili yerini güvenlik diline bıraktı. Analist Adam Johnson yazısında şöyle bir eleştiri getirmişti: “Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra, elit liberal kurumlar taraf seçmekte hiç zorlanmadılar. İsrail tarafından 37.000 Filistinlinin öldürülmesinden sonra ise işler daha karmaşık hale geldi.” Yazar Ömer el Akkad da “İdealize edilmiş Batı’nın ikiyüzlülüğü üzerine” eleştiriler getirdi.
Ukrayna ve Gazze karşılaştırmasında dikkat çekmek istediğimiz nokta devletlerin realist davranmasını tartışmak değildir. Problem, yıllarca üzerine inşa edilmiş liberal söylemlerin sadece söylem olarak kalmasıdır. Gazze söz konusu olduğunda Batı’dan gelen zayıf tepkiler, yıllardır evrensel olduğu söylenen ilkelerin İsrail’in saldırıları karşısında askıya alınabildiğini ortaya koydu. Böylece Gazze süreci, Batı’nın değerler söylemi açısından büyük bir turnusol kâğıdına dönüştü.
Sonuç olarak şöyle bir tablo ortaya çıktı: Sorun “Batı'da Özgürlük yok” değildi, “Özgürlüğün sınırlarının, İsrail söz konusu olduğunda daralmasıydı.”
“Özgür Üniversitelerde” Neler Oldu?
Gazze’de saldırılar sürerken en dikkat çekici kırılmalardan birisi Batı üniversitelerinde yaşandı. Kamuoyu isimlerini bir şekilde duyduğu bu önemli üniversitelerdeki protestoları ilgiyle takip etti. Kırılma şundan dolayı yaşandı: Batı üniversiteleri yıllarca özgür düşüncenin ve eleştirel düşüncenin merkezi olarak anlatıldı ki bu anlatının pratikte doğruluk payı var ancak Gazze protestoları sırasında özellikle ABD kampüslerinde öğrencilerin gözaltına alınması, çadırların polis müdahalesiyle kaldırılması ve bazı akademisyenlerin baskı görmesi farklı bir tablo ortaya çıkardı. Columbia Üniversitesi protestoları bu açıdan sembolik hâle geldi.
Columbia’daki Gazze'ye destek için organize edilen çadır kampı küresel ölçekte görünür hâle geldi. Üniversite yönetimi daha sonra New York polisinden müdahale talep etti ve kampüs içinde gözaltılar yaşandı. Benzer görüntüler Teksas Üniversitesi Austin Kampüsü, Emory Üniversitesi ve başka kampüslerde de ortaya çıktı. Protestoların tamamı yasaklan(a)madı; ancak birçok üniversite yönetimi, Filistin yanlısı eylemler konusunda daha sert güvenlik tedbirleri aldı.
Bu baskılar ve eylemler sürerken üniversitelerin üzerindeki bağışçı ve siyasi baskı tartışmaları eğitim-para-siyaset üçgenini fark etmemize yol açtı. Çünkü özellikle ABD’de büyük üniversiteler yalnızca akademik kurumlar değil; milyarlarca dolarlık bağış ağları, şirket ilişkileri ve siyasi bağlantılarla iç içe geçmiş yapılar haline gelmişti.
Gazze sürecinde bu yapı ilk kez bu kadar görünür hâle geldi. Örneğin Harvard Üniversitesi’nde Filistin konusunda yayımlanan öğrenci bildirilerinden sonra bazı büyük iş insanları ve bağışçılar üniversite yönetimine açık baskı yaptı. Bazı şirket yöneticileri, bildiriyi imzalayan öğrencilerin isimlerinin yayımlanmasını istedi. Hatta “bu öğrencileri işe almayacağız” açıklamaları yapıldı. Benzer baskılar Pensilvanya Üniversitesi üzerinde de oluştu. Üniversite yönetimi hem bağışçılar hem Kongre üyeleri tarafından yoğun biçimde hedef alındı. Sonunda üniversite rektörü Liz Magill istifa etmek zorunda kaldı.
Bazı akademisyenler ise sözleşme yenilememe, ders iptali veya disiplin soruşturması gibi süreçlerle karşılaştı.
Birçok örnek verilebilir ve ardından şu soru sorulabilir: Bazı konular Batı akademisinde gerçekten ne kadar özgür tartışılabiliyor?
BMGK ve Batılı Liderler
Savaşın ilk ve devam eden aylarında ateşkes çağrısı içeren karar tasarıları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde birkaç kez veto edildi. ABD yönetimi uzun süre “acil ateşkes” yerine daha sınırlı ifadeleri tercih etti ve sürekli olarak “İsrail’in kendini savunma hakkı” vurgusu yaptı. Habermas bildirisinde de aynı vurgu vardı.
Batılı liderlerin açıklamalarında ise ortak bir çerçeve dikkat çekiyordu. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları “medeniyete saldırı”, “terör barbarlığı” ve “modern tarihin en karanlık günlerinden biri” gibi sert ifadelerle anlatıldı. Buna karşılık Gazze’deki bombardımanlar çoğu zaman “karmaşık güvenlik meselesi”, “terörle mücadele operasyonu” veya “trajik ama kaçınılmaz sonuçlar” şeklinde ele alındı. Söylemler iki farklı ahlâkî dili işaret ediyordu.
Örneğin Joe Biden savaşın ilk döneminde İsrail’e tam destek mesajı verdi ve Tel Aviv ziyareti gerçekleştirdi. ABD yönetimi bir yandan insani yardım çağrıları yaparken diğer yandan İsrail’e askerî ve diplomatik desteğini sürdürdü. Biden yönetimi bir süre sonra Gazze için hayatî önemi olan yardım kuruluşlarından UNRWA’ya bağışı durdurdu. Benzer şekilde Ursula von der Leyen de savaşın ilk günlerinde İsrail’e güçlü dayanışma mesajları verdi. Ancak Avrupa Birliği içinde daha sonra ciddi görüş ayrılıkları oluştu. Özellikle İspanya, İrlanda ve Belçika gibi ülkeler daha sert ateşkes çağrıları yaparken, Almanya İsrail’e en güçlü desteği veren Avrupa ülkelerinden biri oldu.
Dönemin Almanya Şansölyesi Olaf Scholz Gazze savaşının ilk döneminde İsrail’e en net desteği veren Batılı liderdi. Özellikle Almanya’nın “İsrail’in güvenliği Almanya’nın devlet aklıdır (Staatsräson)” anlayışını tekrar tekrar vurguladı.
7 Ekim’den hemen sonra şu ifadeyi kullandı: “Şu anda Almanya için yalnızca tek bir yer vardır: İsrail’in yanı.”
Batı'nın Gazze politikası özellikle “savaşta orantılılık” tartışmalarında daha görünür hâle gelerek eleştirildi. Uluslararası hukukta sivillerin korunması (Principle of Distinction) temel ilke olarak anlatılırken, Gazze’deki yüksek sivil kayıplar uzun süre Batılı hükümetlerin merkezî eleştiri konusu olmadı. Birçok lider sivil ölümler konusunda “endişe duyduklarını” söylese de diplomatik ve askerî destek aynı anda devam etti.
Devletlerin tamamen ahlâkî davranmasını beklemek gerçekçi olmayabilir. Devletler çoğu zaman güvenlik ve çıkar eksenli hareket eder. Ancak tartışma tam da burada başlıyor. Çünkü Batı dünyası özellikle —Avrupa Birliği normlarında, ABD işgallerinde— yürüttüğü politikaları evrensel insan hakları, özgürlük ve uluslararası hukuk adına yaptığını iddia etti. Gazze tartışmasının büyümesinin nedeni de budur.
Burada mutlaka belirtmek gerekir ki, yalnızca Batı değil, Çin, Hindistan, Rusya gibi uluslararası sistemde ağırlığı olan ülkeler de Gazze'de savaşın durması konusundaki etkisizlikleri sebebiyle eleştirilmelidir ancak bunlar Batı’nın siyasi, akademik literatüründeki insan hakları söylemlerini yıllarca ana gaye haline getirmediler. Maskeli Baloya zaten maskesiz katıldılar.
Batılı medya dilinde kullanılan kavramlar da bu söylem-eylem farkını görünür hâle getirdi. İsrailli siviller için “katledildi”, “vahşice öldürüldü” gibi güçlü ifadeler kullanılırken, Filistinli siviller için pasif ve teknik bir dil tercih edildi. “Hayatını kaybetti”, “çatışmalarda öldü” gibi faili görünmez kılan “öznesiz cümleler” kullanıldı.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Batı dünyası tamamen tek sesli olmadı. Örneğin Judith Butler Çağdaş insan hakları çalışmalarının etkili isimlerinden biridir. Butler Gazze konusunda Batı’nın ana çizgisinden ayrılan isimlerden biriydi. İsrail’in politikalarını açıkça eleştirdi ve bu yüzden yoğun biçimde hedef gösterildi.
Noam Chomsky, modern dilbilimin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. Aynı zamanda ABD dış politikası üzerine etkili muhalif entelektüellerden birisi. Chomsky yıllardır İsrail politikalarını —Özellikle ABD’nin İsrail’e koşulsuz desteğini— eleştirdi.
Joseph Massad yoğun hedef gösterme kampanyalarına maruz kaldı. Çünkü kendisi tartışmanın merkezine özellikle 8 Ekim 2023’te yayımladığı yazıyla girdi. Yazıda Hamas’ın 7 Ekim saldırısına yalnızca “terör saldırısı” demedi, sömürgecilik karşıtı direniş bağlamında değerlendiren bir dil kullandı.
Batı'nın Gazze'deki katliama gösterdiği tepki, dünyaya anlattığı değer yargılarıyla eylemleri arasındaki tezatı ortaya koydu. Batı’ nın ahlâkî pusulası adına geri dönüşü çok zor ve ağır bir enkaz bıraktı.
Çözüm Niyetine
Batı’nın insan hakları söylemindeki çelişkilerin görünür hâle gelmesi, Batı dışı dünyanın otomatik olarak ahlâkî üstünlüğe sahip olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bugün Çin, Rusya, Kuzey Kore, bazı Ortadoğu ülkelerinde otoriter yönetimler de insan hakları konusunda sorunlu ülkeler. Eğer Batı’nın çifte standardı eleştirilecekse, Batı dışındaki sorunlu söylem ve eylemler de aynı açıklıkla eleştirilmelidir.
Gazze sonrası dönemde Batı dışı dünyanın önündeki en büyük fırsat, kendi evrensel medeniyet hikâyesini —menşeine bakmaksızın faydalı fikirleri dışlamadan— geliştirmek ve insanlığa sunmak olmalıdır.
İslâm, Türk, Asya, Çin, Afrika ve diğer kadim medeniyetlerin; insan onuru, adalet, insanı yaşatma ve toplumsal barış ilkeleri konusunda yüzyıllara yayılmış medeniyet birikimi bulunmaktadır. Bu değerler yeniden canlandırılmalı, insan onuruna yakışır bir gelecek için tüm dünyaya sunulmalıdır.
Gazze bir turnusol kağıdı oldu. Kaybedenler, sınavı geçenler oldu ve tam iki ay önce Jürgen Habermas 14 Mart 2026’da 96 yaşında öldü.
Kaynakça
Anadolu Ajansı. (2024, 14 Ocak). Almanya'da 'Gazze'de soykırımı durdurun' grafitisi 'antisemitik' olduğu gerekçesiyle yasaklandı. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/almanya-da-gazze-de-soykirimi-durdurun-grafitisi-antisemitik-oldugu-gerekcesiyle-yasaklandi/3108551
BBC failed to name Israel as perpetrator in half of civilian casualty reports, data shows. (2026, 23 Nisan). Novara Media. https://novaramedia.com/2026/04/23/bbc-failed-to-name-israel-as-perpetrator-in-half-of-civilian-casualty-reports-data-shows/
Bernard-Henri Lévy. (t.y.). Bosnia at heart. https://bernard-henri-levy.com/en/activism/bosnia-at-heart/
Birikim Dergisi. (1999, Şubat). Meşruiyet dayanağı olarak insan hakları (Sayı 118). https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-118-subat-1999/2312/mesruiyet-dayanagi-olarak-insan-haklari/2852
Goka, E. (2023, 22 Kasım). Batı toplumunun ölümcül sessizliği. https://erolgoka.net/bati-toplumunun-olumcul-sessizligi/
Fatma Zehra Özdemir. (2023, 18 Kasım). Habermas ve Filistin: Batı'nın değer hegemonyası sarsılırken. Sabah. https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/fatma-zehra-ozdemir/2023/11/18/habermas-ve-filistin-batinin-deger-hegemonyasi-sarsilirken
Habermas, J., Niethammer, L., Gosepath, S., & Günther, K. (2023, 13 Kasım). Principles of solidarity: A statement. https://normativeorders.net/en/news/principles-of-solidarity-a-statement/
In These Times. (t.y.). Gaza, Israel, Russia, Ukraine and the crisis at PEN America. https://inthesetimes.com/article/gaza-israel-russia-ukraine-press-journalism-pen-america
K. La Revue. (2023, 16 Kasım). Principles of solidarity: A statement (Habermas). https://k-larevue.com/en/2023/11/16/principles-solidarity-statement-habermas/
OCHA. (2023, 1 Aralık). Hostilities in the Gaza Strip and Israel - flash update #54. https://www.ochaopt.org/content/hostilities-gaza-strip-and-israel-flash-update-54
Reset DOC. (2023, 16 Kasım). Habermas and Israel: The principle of solidarity. https://www.resetdoc.org/story/habermas-israel-principle-solidariety/
Reuters. (2024, 19 Eylül). Russian attacks on Ukraine power grid probably violate humanitarian law, says UN. https://www.reuters.com/world/europe/russian-attacks-ukraine-power-grid-probably-violate-humanitarian-law-says-un-2024-09-19/
Star Gazetesi. (2025, 23 Ocak). Batı merkezli aktivizmin ahlaki ve entelektüel çöküşü. https://www.star.com.tr/acik-gorus/bati-merkezli-aktivizmin-ahlaki-ve-entelektuel-cokusu-haber-1993048/
The Guardian. (2023, 22 Kasım). The principle of human dignity must apply to all people. https://www.theguardian.com/world/2023/nov/22/the-principle-of-human-dignity-must-apply-to-all-people
The Guardian. (2024, 11 Aralık). Claims of Hamas fighters in Gaza hospitals may have been exaggerated, says senior ICC prosecutor. https://www.theguardian.com/law/2024/dec/11/claims-of-hamas-fighters-in-gaza-hospitals-may-have-been-exaggerated-says-senior-icc-prosecutor
The Guardian. (2025, 24 Şubat). Omar El Akkad on Gaza and the West: ‘The world we were told existed is gone’. https://www.theguardian.com/world/2025/feb/24/omar-el-akkad-gaza-west-interview
The Washington Post. (2024, 24 Nisan). Columbia president Shafik under fire from lawmakers and donors over campus protests. https://www.washingtonpost.com/education/2024/04/24/columbia-president-shafik-campus-pressure-lawmakers-donors/
Bu Sayfada:
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir






