ABD-İran Çatışması: Çatışmanın Dinamikleri ve Beklentiler

ABD-İran Çatışması: Çatışmanın Dinamikleri ve Beklentiler

10 Mart 2026

Dr. Gökhan Ereli

Haziran 2025 tarihinde İsrail ve İran arasında cereyan eden 12 Gün Savaşı, yerini 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan ABD-İran arasındaki çatışma ortamına bıraktı. ABD ve İran arasında 2026 yılı itibariyle devam eden müzakereler temelde İran’ın nükleer programının geriletilmesine, durdurulmasına ve tamamıyla sonlandırılmasına yönelik iken, burada her iki aktörün görüşebildiği yegane konu, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri idi. Bunun yanında ABD’nin görüşmek istediği fakat İran’ın doğrudan müzakere konusu haline getirmek istemediği balistik füze programı ve vekil güçlere verilen destek meseleleri ise nükleer program/uranyum zenginleştirme ile birlikte temelde iki ülke arasındaki en sorunlu üç noktayı oluşturmaktaydı.

ABD, müzakereler sırasında Körfez ülkelerindeki askerî üslerine karadan ve özellikle Umman Denizi, Aden Körfezi, Bab’el Mendep, Doğu Akdeniz gibi Arap Yarımadası’na ve doğrudan İran’a çok yakın coğrafyalarda denizden askeri tahkimatını da son derece güçlendirdi. ABD’nin yüksek teknoloji uçak gemileri USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford, bölgeye gelerek bu tahkimatı güçlendirdi. Aynı zamanda çok ciddi oranda hava desteği ve hava üstünlüğü unsuru da bölgeye yerleştirilmişti. Cenevre’deki 3. tur görüşmelerin gerçekleştirilmesinin ardından gerek İran yetkilileri Pezeşkiyan ve Arakçi  gibi üst düzey diplomatlar ve gerekse görüşmelerin arabulucusu Umman Dışişleri Bakanı Bedr Al Busaidi tarafından çizilen iyimser hava, 28 Şubat tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile birlikte, müzakere masasını, Haziran 2025’in ardından tekrar yıktı. Donald Trump, 2016-2020 döneminde ve 2025’te başladığı ikinci döneminde İran’a yönelik benzer politikalar izlemişti. 3 Ocak 2020 tarihinde rejimin Kudüs Gücü Komutanı olan Kasım Süleymani, Bağdat’ta ABD saldırısı ile hedef alınırken, 2026 Mart ayının ilk günlerinde de İran’da 1989 yılından bu yana süren bir dönem, Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in ABD-İsrail saldırısıyla öldürülmesinin ardından tamamlanmış oldu. 

ABD ile İran arasındaki gerilimin uluslararası sistemdeki birinci yansıması, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi (NPT) rejimi ve bölgesel istikrarın korunması üzerine kurulan güvenlik söylemidir. ABD için İran’ın 2018’deki JCPOA (Kapsamlı Ortak Eylem Planı)’da yaşanan kopukluğun ardından geliştirilen nükleer faaliyetler ve İran’ın yakın bir gelecekte nükleer başlıklara sahip olabileceği endişesi, Ortadoğu’daki Amerikan müttefiklerinden oluşan sistem ve nükleer caydırıcılık mimarisi için varoluşsal bir tehdit olarak görülmüştür. Bu çerçevede, nükleer müzakereler ve İran’a yönelik ekonomik/finansal yaptırım setleri, İran’ın konvansiyonel olmayan askeri kapasitesini dizginlemeye yönelik meşru bir araç seti olarak sunulmuştu. Nitekim ABD, Haziran 2025 tarihinde İran’ın nükleer tesislerine B-2 bombardıman uçakları ile gerçekleştirdiği saldırıların ardından nükleer faaliyetlerin sonlandığını vurgulasa da, son günlerde ABD basınında ortaya atılan bu faaliyetlere tekrar başlandığı söylemi ile, İran’a yönelik yeni bir saldırı zincirini, İran’ın en büyük hasımı İsrail ile birlikte başlattığını açıkladı.

**

Uranyum zenginleştirme, balistik füze programı ve vekil güçlere verilen destek konularının yanı sıra, meselenin enerji jeopolitiği boyutu çatışmanın ilk günlerinden itibaren kritik bir hâl almıştır. Körfez ülkeleri ve İran açısından kritik bir nokta olan Hürmüz Boğazı üzerindeki enerji jeopolitiği ve küresel petrol arz güvenliği, gerilimin ekonomik rasyonalitesini oluşturmaktadır. Çünkü dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin kritik bir geçiş noktası olan bu bölgedeki istikrarsızlık, küresel piyasalar üzerinde doğrudan bir baskı unsuru yaratmış, küresel ekonomik sistemde Hürmüz kaynaklı jeopolitik riskler sebebiyle meydana gelen kesintilerle enerji fiyatları kısa sürede ciddi oranda yükselmiştir. Bu yükseliş, sadece bölge ülkelerine değil, enerji ithal eden birçok ülkeye de ek ekonomik yük getirerek çatışmanın henüz ilk günlerde gerilimin düşürülmesini zorunlu hâle getirdiğini göstermiştir.

İsrail’in güvenlik algısı ve Körfez monarşilerinin İran’ın bölgesel genişlemeciliğine dair endişeleri, ABD’nin bölgedeki varlığını bir “güvenlik sağlayıcı” aktör olarak meşrulaştırmasına uzun bir süre zemin hazırlamıştı. Küresel ve bölgeself güç mücadelesinin derinlikleri açısından düşünüldüğünde ABD ve İran arasındaki mesele, Ortadoğu’daki bölgesel düzen tasarımına dair temel bir anlaşmazlığın da ürünü olarak görülebilir. İran’a her ne kadar doğrudan askeri ve stratejik bir destek sunmamış olsalar da, anti-Amerikanizm ve küresel ekonomik/siyasi sistemde ABD hasımı olarak değerlendirdiğimiz Rusya ve Çin ile İran’ın yakınlığı, ABD’nin buradaki motivasyonunu belirleyen bir diğer unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD bu motivasyonu karşısına alarak, bölgede kendisine siyasi/askeri/ekonomik olarak meydan okuyabilecek bir bölgesel hegemonun yükselişini engellemek ve güç yansıtma kapasitesini (power projection) korumak amacıyla gerek Haziran 2025 tarihinde gerekse Şubat-Mart 2026 tarihlerinde İran’a yönelik olarak ateşgücünü hayata geçirmiştir.

İran ise 1979’dan bu yana geliştirdiği “direniş ekseni” söylemiyle bölgedeki mevcut düzeni değiştirmeyi hedeflemekte ve Amerikan siyasi ve askerî varlığını bölgeden çıkarmayı stratejik bir zorunluluk olarak görmektedir. Bu noktada ortaya çıkan güvenlik ikilemi, tarafların kendi güvenliklerini artırmak için attıkları her adımın karşı tarafça bir tehdit olarak algılanmasına ve silahlanma yarışının tırmanmasına da yol açmış ve bu metaforun hem İsrail-İran, hem de ABD-İran boyutlarının oluşmasını da beraberinde getirmiştir. İran bu döneme kadar, İsrail ve ABD’ye karşı konvansiyonel askeri zayıflığını sofistike bir asimetrik savaş doktrini ağı ile telafi etmeye çalışmıştı. İran, bu döneme kadar, teknolojik olarak son derece üstün olan ABD ordusu, donanması ve kuvvetleri ile doğrudan bir cephe savaşına girmenin yıkıcı sonuçlarını tahmin ettiğinden, caydırıcılığını üç temel üzerine inşa etmişti. Bunlar ilk elde kapsamlı bir füze ve İHA programı, Ortadoğu’da Şii aktörler üzerinden desteklenen bir vekil aktörler ağı ve coğrafi avantajın sağladığı yıpratma savaşı kapasitesi idi. İran’ın füze programı bugüne kadar olası saldırılara karşı bir ikinci vuruş kapasitesini garanti altına almanın en temel yollarından birisi olarak görülmüştü.

Fakat, özellikle Ekim 2023 sonrası İran destekli kuvvetlerin Ortadoğu marjında son derece zayıflaması, İsrail’in bölgesel istikrar ve güvenliği tamamıyla diğer aktörlerin güvensizliği üzerinden inşa eden saldırgan ve askeri güç kullanımına dayalı politikaları, İran’ın stratejisinin de değişmek zorunda kaldığını göstermiştir. İran, Suriye’de Aralık 2024 tarihinden önceki diplomatik misyonlarının hedef alınması, Irak’taki unsurlarının hedef alınması ve nitekim finalde de İran topraklarının hedef alınması ile birlikte Haziran 2025 ve Şubat-Mart 2026 tarihlerinde, İsrail ve genel anlamda ABD’ye karşı doğrudan bir strateji değişikliğine gitmiştir. İran, Haziran 2025 tarihindeki çatışmalar sırasında İsrail’i doğrudan hedef alırken, bölgedeki ABD unsurlarını kısıtlı bir şekilde hedef almıştı. Fakat Şubat-Mart dönemindeki çatışma ortamı, İran’ın tüm Körfez ülkelerine ve Ortadoğu’daki neredeyse tüm ABD unsurlarına yönelik stratejik saldırıları ile gündeme gelmiştir. İran burada, gerek ABD üslerinin, unsurlarının ve hatta askerlerinin İran için meşru bir hedef olduğunu göstermiş, komuta kademesindeki suikastlar ve Ali Hamaney’in öldürülmesi üzerine tüm bölgeyi savaşa çekmeyi amaçlayan bir stratejiye dönüşmüştür.

**

ABD ve İsrail’in İran politikalarına bakıldığında her ne kadar iki aktörün politikaları taktiksel farklılıklar içerse de, özünde İran’ın bölgesel bir güç olarak konsolide olmasını engelleme ve nükleer eşiği geçmesini durdurma ortak paydasında birleşmektedir. İsrail için İran varoluşsal bir kriz olarak değerlendirilmektedir ve İran’a yönelik politika aslında İsrail’in bölgedeki hiçbir hasmının nükleer silah sahibi olmasına izin vermeme politikası ile uyumludur. Fakat İsrail’in bu politikayı uygulayış şekli, yakın gelecekte İsrail’in bölgenin en izole aktör olma konumunu artıracak ve daha da izole bir dönem İsrail’i bekleyecektir.

ABD ise, küresel stratejisinde ağırlık merkezini her ne kadar Hint-Pasifik bölgesine kaydırmayı uzun dönemdir istese de, Ortadoğu’daki İran kaynaklı istikrarsızlığın kendisini bölgeye hapsetmesinden de endişe etmektedir. İran’a yönelik saldırıların başlatılması ve İran’ın misillemelerle karşılık vermesi ile, ABD ve İsrail için artık en büyük riskin, artan çatışma ortamının ve gerilimin tırmanmasının yönetimi olduğu söylenebilir. ABD ve İsrail’in hesapları, bir yandan İran’ı çevreleme stratejisini beslerken, diğer yandan doğrudan bir savaşın getireceği devasa ekonomik ve siyasi yük nedeniyle tarafları kontrollü bir gerginlik içinde kalmaya zorlayacaktır.

**

ABD ve İsrail’in İran’ın bölgesel davranışlarını değiştirme konusundaki tavizsiz kararlılığı, paradoksal bir biçimde Washington’ın geleneksel ittifak sistemlerinde derin çatlaklar oluşturma potansiyeline sahiptir. Özellikle Trump yönetimiyle belirginleşen ve İsrail lehine atılan her radikal adımın beslediği "transatlantik uçurumu", Avrupa’yı hem Rusya hem de İran karşısında stratejik bir yalnızlığa iterek Batı ittifakının monolitik yapısını sarsmaktadır. Washington için önümüzdeki sürecin temel sınaması rasyonaliteyi zorlayan bu İsrail merkezli politikanın, Avrupa ve Körfez müttefikleriyle olan hayati bağları koparma noktasına gelip gelmeyeceğidir. Zira İsrail’in yürüttüğü savaşın ABD kamuoyunda yaratacağı siyasi ve ekonomik maliyetlerin "yönetilemez" bir boyuta ulaşması, Amerikan dış politikasında köklü bir tercih zorunluluğunu beraberinde getirecektir. Bu noktada ABD’nin İsrail’in mutlak hamiliği ile küresel müttefik ağı arasındaki dengeyi nerede kuracağı, sadece Ortadoğu’nun değil, küresel sistemin de yeni rotasını belirleyecektir.

Öte yandan, Ortadoğu ve Körfez ülkeleri için stratejik denklem, İsrail ve İran’ı birbirini besleyen iki aşırı uç ve tehlikeli kutup olarak konumlandırma eğilimine girmektedir. İsrail’in bölge istikrarını tehdit eden saldırganlık dozunun artması ile İran’ın, sadece ABD üslerine ev sahipliği yaptığı için Körfez monarşilerini ekonomik ve askeri olarak cezalandırması, bölge başkentlerini iki ateş arasında bırakmaktadır. Bu durum, Körfez ülkelerinin gelecekte ne tamamen Washington-Tel Aviv eksenine ne de Tahran’ın nüfuz alanına tamah edeceği, aksine her iki kutbu da "çevrelenmesi gereken risk faktörleri" olarak göreceği yeni bir otonom dış politika dönemini başlatabilir. Nihayetinde, ABD’nin stratejik öncelikleri ile bölge gerçekleri arasındaki bu uyumsuzluk, Ortadoğu’da mevcut ittifakların çözüldüğü ve güvenlik mimarisinin çok daha parçalı, öngörülemez ve riskli bir zemine kaydığı bir geleceğe işaret etmektedir.

Haziran 2025 tarihinde İsrail ve İran arasında cereyan eden 12 Gün Savaşı, yerini 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan ABD-İran arasındaki çatışma ortamına bıraktı. ABD ve İran arasında 2026 yılı itibariyle devam eden müzakereler temelde İran’ın nükleer programının geriletilmesine, durdurulmasına ve tamamıyla sonlandırılmasına yönelik iken, burada her iki aktörün görüşebildiği yegane konu, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri idi. Bunun yanında ABD’nin görüşmek istediği fakat İran’ın doğrudan müzakere konusu haline getirmek istemediği balistik füze programı ve vekil güçlere verilen destek meseleleri ise nükleer program/uranyum zenginleştirme ile birlikte temelde iki ülke arasındaki en sorunlu üç noktayı oluşturmaktaydı.

ABD, müzakereler sırasında Körfez ülkelerindeki askerî üslerine karadan ve özellikle Umman Denizi, Aden Körfezi, Bab’el Mendep, Doğu Akdeniz gibi Arap Yarımadası’na ve doğrudan İran’a çok yakın coğrafyalarda denizden askeri tahkimatını da son derece güçlendirdi. ABD’nin yüksek teknoloji uçak gemileri USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford, bölgeye gelerek bu tahkimatı güçlendirdi. Aynı zamanda çok ciddi oranda hava desteği ve hava üstünlüğü unsuru da bölgeye yerleştirilmişti. Cenevre’deki 3. tur görüşmelerin gerçekleştirilmesinin ardından gerek İran yetkilileri Pezeşkiyan ve Arakçi  gibi üst düzey diplomatlar ve gerekse görüşmelerin arabulucusu Umman Dışişleri Bakanı Bedr Al Busaidi tarafından çizilen iyimser hava, 28 Şubat tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile birlikte, müzakere masasını, Haziran 2025’in ardından tekrar yıktı. Donald Trump, 2016-2020 döneminde ve 2025’te başladığı ikinci döneminde İran’a yönelik benzer politikalar izlemişti. 3 Ocak 2020 tarihinde rejimin Kudüs Gücü Komutanı olan Kasım Süleymani, Bağdat’ta ABD saldırısı ile hedef alınırken, 2026 Mart ayının ilk günlerinde de İran’da 1989 yılından bu yana süren bir dönem, Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in ABD-İsrail saldırısıyla öldürülmesinin ardından tamamlanmış oldu. 

ABD ile İran arasındaki gerilimin uluslararası sistemdeki birinci yansıması, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi (NPT) rejimi ve bölgesel istikrarın korunması üzerine kurulan güvenlik söylemidir. ABD için İran’ın 2018’deki JCPOA (Kapsamlı Ortak Eylem Planı)’da yaşanan kopukluğun ardından geliştirilen nükleer faaliyetler ve İran’ın yakın bir gelecekte nükleer başlıklara sahip olabileceği endişesi, Ortadoğu’daki Amerikan müttefiklerinden oluşan sistem ve nükleer caydırıcılık mimarisi için varoluşsal bir tehdit olarak görülmüştür. Bu çerçevede, nükleer müzakereler ve İran’a yönelik ekonomik/finansal yaptırım setleri, İran’ın konvansiyonel olmayan askeri kapasitesini dizginlemeye yönelik meşru bir araç seti olarak sunulmuştu. Nitekim ABD, Haziran 2025 tarihinde İran’ın nükleer tesislerine B-2 bombardıman uçakları ile gerçekleştirdiği saldırıların ardından nükleer faaliyetlerin sonlandığını vurgulasa da, son günlerde ABD basınında ortaya atılan bu faaliyetlere tekrar başlandığı söylemi ile, İran’a yönelik yeni bir saldırı zincirini, İran’ın en büyük hasımı İsrail ile birlikte başlattığını açıkladı.

**

Uranyum zenginleştirme, balistik füze programı ve vekil güçlere verilen destek konularının yanı sıra, meselenin enerji jeopolitiği boyutu çatışmanın ilk günlerinden itibaren kritik bir hâl almıştır. Körfez ülkeleri ve İran açısından kritik bir nokta olan Hürmüz Boğazı üzerindeki enerji jeopolitiği ve küresel petrol arz güvenliği, gerilimin ekonomik rasyonalitesini oluşturmaktadır. Çünkü dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin kritik bir geçiş noktası olan bu bölgedeki istikrarsızlık, küresel piyasalar üzerinde doğrudan bir baskı unsuru yaratmış, küresel ekonomik sistemde Hürmüz kaynaklı jeopolitik riskler sebebiyle meydana gelen kesintilerle enerji fiyatları kısa sürede ciddi oranda yükselmiştir. Bu yükseliş, sadece bölge ülkelerine değil, enerji ithal eden birçok ülkeye de ek ekonomik yük getirerek çatışmanın henüz ilk günlerde gerilimin düşürülmesini zorunlu hâle getirdiğini göstermiştir.

İsrail’in güvenlik algısı ve Körfez monarşilerinin İran’ın bölgesel genişlemeciliğine dair endişeleri, ABD’nin bölgedeki varlığını bir “güvenlik sağlayıcı” aktör olarak meşrulaştırmasına uzun bir süre zemin hazırlamıştı. Küresel ve bölgeself güç mücadelesinin derinlikleri açısından düşünüldüğünde ABD ve İran arasındaki mesele, Ortadoğu’daki bölgesel düzen tasarımına dair temel bir anlaşmazlığın da ürünü olarak görülebilir. İran’a her ne kadar doğrudan askeri ve stratejik bir destek sunmamış olsalar da, anti-Amerikanizm ve küresel ekonomik/siyasi sistemde ABD hasımı olarak değerlendirdiğimiz Rusya ve Çin ile İran’ın yakınlığı, ABD’nin buradaki motivasyonunu belirleyen bir diğer unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD bu motivasyonu karşısına alarak, bölgede kendisine siyasi/askeri/ekonomik olarak meydan okuyabilecek bir bölgesel hegemonun yükselişini engellemek ve güç yansıtma kapasitesini (power projection) korumak amacıyla gerek Haziran 2025 tarihinde gerekse Şubat-Mart 2026 tarihlerinde İran’a yönelik olarak ateşgücünü hayata geçirmiştir.

İran ise 1979’dan bu yana geliştirdiği “direniş ekseni” söylemiyle bölgedeki mevcut düzeni değiştirmeyi hedeflemekte ve Amerikan siyasi ve askerî varlığını bölgeden çıkarmayı stratejik bir zorunluluk olarak görmektedir. Bu noktada ortaya çıkan güvenlik ikilemi, tarafların kendi güvenliklerini artırmak için attıkları her adımın karşı tarafça bir tehdit olarak algılanmasına ve silahlanma yarışının tırmanmasına da yol açmış ve bu metaforun hem İsrail-İran, hem de ABD-İran boyutlarının oluşmasını da beraberinde getirmiştir. İran bu döneme kadar, İsrail ve ABD’ye karşı konvansiyonel askeri zayıflığını sofistike bir asimetrik savaş doktrini ağı ile telafi etmeye çalışmıştı. İran, bu döneme kadar, teknolojik olarak son derece üstün olan ABD ordusu, donanması ve kuvvetleri ile doğrudan bir cephe savaşına girmenin yıkıcı sonuçlarını tahmin ettiğinden, caydırıcılığını üç temel üzerine inşa etmişti. Bunlar ilk elde kapsamlı bir füze ve İHA programı, Ortadoğu’da Şii aktörler üzerinden desteklenen bir vekil aktörler ağı ve coğrafi avantajın sağladığı yıpratma savaşı kapasitesi idi. İran’ın füze programı bugüne kadar olası saldırılara karşı bir ikinci vuruş kapasitesini garanti altına almanın en temel yollarından birisi olarak görülmüştü.

Fakat, özellikle Ekim 2023 sonrası İran destekli kuvvetlerin Ortadoğu marjında son derece zayıflaması, İsrail’in bölgesel istikrar ve güvenliği tamamıyla diğer aktörlerin güvensizliği üzerinden inşa eden saldırgan ve askeri güç kullanımına dayalı politikaları, İran’ın stratejisinin de değişmek zorunda kaldığını göstermiştir. İran, Suriye’de Aralık 2024 tarihinden önceki diplomatik misyonlarının hedef alınması, Irak’taki unsurlarının hedef alınması ve nitekim finalde de İran topraklarının hedef alınması ile birlikte Haziran 2025 ve Şubat-Mart 2026 tarihlerinde, İsrail ve genel anlamda ABD’ye karşı doğrudan bir strateji değişikliğine gitmiştir. İran, Haziran 2025 tarihindeki çatışmalar sırasında İsrail’i doğrudan hedef alırken, bölgedeki ABD unsurlarını kısıtlı bir şekilde hedef almıştı. Fakat Şubat-Mart dönemindeki çatışma ortamı, İran’ın tüm Körfez ülkelerine ve Ortadoğu’daki neredeyse tüm ABD unsurlarına yönelik stratejik saldırıları ile gündeme gelmiştir. İran burada, gerek ABD üslerinin, unsurlarının ve hatta askerlerinin İran için meşru bir hedef olduğunu göstermiş, komuta kademesindeki suikastlar ve Ali Hamaney’in öldürülmesi üzerine tüm bölgeyi savaşa çekmeyi amaçlayan bir stratejiye dönüşmüştür.

**

ABD ve İsrail’in İran politikalarına bakıldığında her ne kadar iki aktörün politikaları taktiksel farklılıklar içerse de, özünde İran’ın bölgesel bir güç olarak konsolide olmasını engelleme ve nükleer eşiği geçmesini durdurma ortak paydasında birleşmektedir. İsrail için İran varoluşsal bir kriz olarak değerlendirilmektedir ve İran’a yönelik politika aslında İsrail’in bölgedeki hiçbir hasmının nükleer silah sahibi olmasına izin vermeme politikası ile uyumludur. Fakat İsrail’in bu politikayı uygulayış şekli, yakın gelecekte İsrail’in bölgenin en izole aktör olma konumunu artıracak ve daha da izole bir dönem İsrail’i bekleyecektir.

ABD ise, küresel stratejisinde ağırlık merkezini her ne kadar Hint-Pasifik bölgesine kaydırmayı uzun dönemdir istese de, Ortadoğu’daki İran kaynaklı istikrarsızlığın kendisini bölgeye hapsetmesinden de endişe etmektedir. İran’a yönelik saldırıların başlatılması ve İran’ın misillemelerle karşılık vermesi ile, ABD ve İsrail için artık en büyük riskin, artan çatışma ortamının ve gerilimin tırmanmasının yönetimi olduğu söylenebilir. ABD ve İsrail’in hesapları, bir yandan İran’ı çevreleme stratejisini beslerken, diğer yandan doğrudan bir savaşın getireceği devasa ekonomik ve siyasi yük nedeniyle tarafları kontrollü bir gerginlik içinde kalmaya zorlayacaktır.

**

ABD ve İsrail’in İran’ın bölgesel davranışlarını değiştirme konusundaki tavizsiz kararlılığı, paradoksal bir biçimde Washington’ın geleneksel ittifak sistemlerinde derin çatlaklar oluşturma potansiyeline sahiptir. Özellikle Trump yönetimiyle belirginleşen ve İsrail lehine atılan her radikal adımın beslediği "transatlantik uçurumu", Avrupa’yı hem Rusya hem de İran karşısında stratejik bir yalnızlığa iterek Batı ittifakının monolitik yapısını sarsmaktadır. Washington için önümüzdeki sürecin temel sınaması rasyonaliteyi zorlayan bu İsrail merkezli politikanın, Avrupa ve Körfez müttefikleriyle olan hayati bağları koparma noktasına gelip gelmeyeceğidir. Zira İsrail’in yürüttüğü savaşın ABD kamuoyunda yaratacağı siyasi ve ekonomik maliyetlerin "yönetilemez" bir boyuta ulaşması, Amerikan dış politikasında köklü bir tercih zorunluluğunu beraberinde getirecektir. Bu noktada ABD’nin İsrail’in mutlak hamiliği ile küresel müttefik ağı arasındaki dengeyi nerede kuracağı, sadece Ortadoğu’nun değil, küresel sistemin de yeni rotasını belirleyecektir.

Öte yandan, Ortadoğu ve Körfez ülkeleri için stratejik denklem, İsrail ve İran’ı birbirini besleyen iki aşırı uç ve tehlikeli kutup olarak konumlandırma eğilimine girmektedir. İsrail’in bölge istikrarını tehdit eden saldırganlık dozunun artması ile İran’ın, sadece ABD üslerine ev sahipliği yaptığı için Körfez monarşilerini ekonomik ve askeri olarak cezalandırması, bölge başkentlerini iki ateş arasında bırakmaktadır. Bu durum, Körfez ülkelerinin gelecekte ne tamamen Washington-Tel Aviv eksenine ne de Tahran’ın nüfuz alanına tamah edeceği, aksine her iki kutbu da "çevrelenmesi gereken risk faktörleri" olarak göreceği yeni bir otonom dış politika dönemini başlatabilir. Nihayetinde, ABD’nin stratejik öncelikleri ile bölge gerçekleri arasındaki bu uyumsuzluk, Ortadoğu’da mevcut ittifakların çözüldüğü ve güvenlik mimarisinin çok daha parçalı, öngörülemez ve riskli bir zemine kaydığı bir geleceğe işaret etmektedir.

Bu Sayfada:

title

İlginizi çekebilir

İlginizi çekebilir

• Kudüs Çalışma Grubu • Kudüs Çalışma Grubu