Uluslararası Hukukun Yıkımı
Uluslararası Hukukun Yıkımı
Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu
Doç. Dr. Ali Osman Karaoğlu

Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.
Özet
Raporun uluslararası hukuk boyutunu ele alan bu son bölümünde, İsrail’in eylemleri üzerinden jus cogens (emredici) normların çöküşü ve hukuk sisteminin işlevsizliği analiz edilmektedir. Metinde, İsrail’in tarihsel olarak bir "istisna projesi" şeklinde kurgulandığı, zamanla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine ve soykırımcı bir aktöre dönüştüğü hukuki verilerle temellendirilmektedir. UAD ve UCM’nin kararlarına rağmen yaptırım mekanizmalarının işletilememesi, hukukun teknik yetersizliğinden ziyade BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi ve hegemonik güçlerin siyasi tercihleri ile açıklanmaktadır. Çalışma, Gazze’deki soykırımın, uluslararası hukukun sadece normatif bir çerçeve değil, güç dengelerine teslim olmuş bir alan haline geldiğinin en somut kanıtı olduğu tespitiyle sonlanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Jus Cogens, Apartheid Rejimi, İstisna Hali, Cezasızlık Kültürü.
Giriş
İsrail 7 Ekim 2023’ten bugüne Gazze’de Soykırım Suçu işlemektedir. Görünen manzara neticesinde oluşan genel kanı uluslararası hukukun da Gazze’nin enkazı altında gömüldüğü yönündedir. Zira 1948’den beri Filistin topraklarında işlemediği suç kalmayan ve Filistin’i bir laboratuvara çeviren İsrail sonunda suçların suçu (crime of crimes) olarak bilinen Soykırım Suçu’nu da işlemiştir. Uluslararası hukukta jus cogens ya da emredici kurallar olarak bilinen en üst normlar hakkında bir çalışma yapan Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Hukuk Komisyonu, tahdidi olmamakla birlikte 8 ayrı jus cogens norm tespit etmektedir: (a) Saldırı yasağı; (b) Soykırım yasağı; (c) İnsanlığa karşı suçlar yasağı; (d) Uluslararası insancıl hukukun temel kuralları; (e) Irk ayrımcılığı ve apartheid yasağı; (f) Kölelik yasağı; (g) İşkence yasağı; (h) Self-determinasyon hakkı.[1] Listeye ilk bakışta dahi İsrail’in bu yasakların neredeyse tamamını Filistin özelinde ihlal ettiğini anlayabiliyoruz. Peki nasıl olur da, BM ve uluslararası mahkemelerin her hukuksuzluğu tespit eden kararları mevcutken, 9 milyon civarında nüfusa sahip küçük bir devlet uluslararası hukukun en önemli kurallarının tamamına yakınını ihlal edebilir? Bu çalışma aşağıda tarihsel bağlamından başlayarak günümüzün güncel gelişmelerine kadar uluslararası hukukun İsrail karşısındaki acziyetinin nedenlerini detaylı incelemeye çalışacaktır.
İstisna Projesi Olarak İsrail
İsrail adlı bir devletin oluşturulması dahi bir siyasi mühendislik projesidir. Zira tarihte başka bir devletin toprakları üzerinde ileride kendi devletini kurma planı sık görülen bir örnek değildir. Bilindiği üzere 1800’lü yılların ikinci yarısında Avrupa’da antisemitizm dalgası yükselirken Yahudi halkı pogromlar ile yerlerinden sürülmeye başlanmış ve adeta Avrupa’nın istenmeyen kavmi haline getirilmiştir. Budapeşte doğumlu Theodor Herzl adlı gazeteci 1896 yılında Yahudi Devleti (Der Judenstaat)[2] adlı kısa bir kitap yazarak Avrupalı yahudilerin sorununa çözüm bulduğunu iddia etmiştir. Buna göre Yahudilerin bu cadı avından kurtulmasının tek yolu kendilerine ait bir devletlerinin olmasıydı. Kitabında böyle bir devlet için yerler de öneren Herzl tarihsel bakımdan en uygun yerin Filistin olacağını da ileri sürmektedir. Aynı zamanda siyasal Siyonizm hareketinin de liderliğini yapan Herzl bu amacı gerçekleştirmek amacıyla Sultan Abdülhamit ile bir kez görüşme şansı bulmuş ancak Filistin topraklarını kendisinden alamamıştır.[3] Herzl sağlığında amacına ulaşamamış ise de onun ülküsü sonraki Siyonist liderler tarafından devam ettirilmiştir.
İsrail’in kurulması için uluslararası hukukun araçsallaştırıldığı ilk durum gizli Sykes-Picot görüşmeleridir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa’nın (Rusya da başta görüşmelerin parçası olmuş ancak Bolşevik devriminden sonra çekilmek durumunda kalmıştır) Ortadoğu’yu paylaşma müzakerelerinin yürütüldüğü gizli görüşmelere dönemin Siyonist liderleri de katılmış ve Filistin’in kendilerine verilmesini talep etmişlerdir. Bu talep karşılık bulmasa da görüşmeler neticesinde savaş sonrasında Filistin’e İngiltere’nin hakim olacağı ve İngilizlerin de Yahudi göçüne müsaade edeceği üzerinde uzlaşılmıştır.
Nitekim 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu bu uzlaşı çerçevesinde Siyonist liderlere şu sözü vermekteydi: “Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir millî yurt kurulmasını olumlu karşılayacak ve bu amacın gerçekleşmesini kolaylaştırmak için elinden gelen çabayı gösterecektir; bununla birlikte, Filistin’de mevcut Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına ya da herhangi başka bir ülkedeki Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine halel getirilmeyecektir”.[4]
Savaş bitiminde kurulan Milletler Cemiyeti’nin (League of Nations) kurucu andlaşmasının 22. Maddesi savaşın kaybedenlerinden kalan toprakları galiplerin mandasına (mandate) vermiştir. Buna göre Türk imparatorluğundan kalan topraklarda yüksek gelişmişlik düzeyi olduğundan Mandater’in görevi, rehberlik ederek buraların bağımsız devlet haline gelmesine yardımcı olmaktı.[5] Bu anlamda Filistin İngiltere Mandasına verilmiş ancak Manda kararında İngiltere’nin Balfour Deklarasyonu’nun gereğini yerine getirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Böylece uluslararası hukuk ihlal edilerek Filistin topraklarına göçün önü açılmıştır. İstisna projesi olan İsrail’in kuruluşuna giden taşlar döşenmeye başlamıştır.
Uluslararası hukukun yıkıma uğratıldığı ikinci hadise Filistin halkının self determinasyon hakkına aykırı olarak konunun İngiltere tarafından 1947 yılında BM’ye havale edilmesidir. Zira esasen BM’nin bir halka ait toprağın geleceği hakkında karar verme yetkisi yoktur. Her ne kadar BM Genel Kurulu 181 sayılı kararının[6] bir tavsiye kararı olduğunu ifade etse de temelde böyle bir duruma karar vermesi gereken self determinasyon hakkına sahip Filistin halkıdır. Zira self determinasyon hakkı 1945 tarihli BM Andlaşması’na da girmiş ve savaş sonrası dekolonizasyon sürecinin katalizörü olmuştur. Buna rağmen 181 sayılı karar İsrail’in 1948’deki bağımsızlık ilanının temel dayanaklarından birisi yapılmıştır. Deklarasyona göre: “29 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Eretz-Israil’de (Yahudi tarihine göre İsrail’e vaad edilen topraklar) bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını öngören bir karar kabul etti; Genel Kurul, Eretz-İsrail’in sakinlerinden, söz konusu kararın uygulanması için kendilerine düşen gerekli adımları atmalarını istedi. Birleşmiş Milletler’in Yahudi halkının kendi devletini kurma hakkını bu şekilde tanıması geri alınamaz niteliktedir”.[7]Esasen bu ifadeler 181 sayılı kararı yansıtmamaktadır. Ancak İsrail hem Balfour Deklarasyonu’nu hem de 181 sayılı kararı kendi amaçları doğrultusunda yorumlamıştır. Bağımsızlık ilanının hemen ardından Mısır ve Ürdün başta olmak üzere bölgenin Arap devletleri ile savaşa tutuşan İsrail güneye doğru Filistin yerleşimlerini işgal ederek Filistinlileri yerlerinden sürerek mülksüzleştirmiştir.
Apartheid Devleti Olarak İsrail
Bir istisna devleti olarak kurulan İsrail 1948-1949 yıllarında yaşanan birinci savaştan sonra sistematik olarak Filistinlilere ayrımcı politikalar uygulamaya başlamış ve en sonunda bir apartheid devleti inşa etmiştir. Özellikle 1967 yılından sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te kurduğu ve hala devam ettirdiği illegal yerleşim birimleri yoluyla Filistin topraklarına Yahudileri transfer eden İsrail aynı zamanda Filistinlilere karşı da şiddet yollu hukuksuzluğunu arttırmıştır.[8] Bir yandan ırkçı ve ayrımcı politikalar uygulayan İsrail diğer yandan da 1965 tarihli Irk Ayrımcılığına Karşı Sözleşme’ye taraf olmuştur. Sözleşmenin başlangıç kısmı sömürgeciliğin ve ırk ayrımcılığının her biçimini kınayarak ve “bütün insanların hukuk önünde eşit olduklarını ve ayrımcılık veya ayrımcılığa tahrik karşısında hukukun eşit korumasından yararlanma hakkına sahip olduklarını dikkate alarak” başlamaktadır. Yine başlangıç bölümü “ırk farklılığına dayanan bir üstünlük doktrininin bilimsel olarak yanlış, ahlaki olarak kınanması gereken, toplumsal olarak adaletsiz ve tehlikeli olduğuna, ırk ayrımcılığının teoride ve pratikte hiçbir haklı noktasının bulunmadığına” değinmekte ve “Dünyanın bazı bölgelerinde hala ırk ayrımcılığı belirtilerinin açığa vurulmasından ve apartheid, ırk ayrımcılığı, ırksal üstünlüğe veya düşmanlığa dayanan hükümet politikalarının bulunmasından derin kaygı duyarak” bütün ırk ayrımcılığı ve benzeri politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Oysa İsrail içerisinde birçok kanun doğrudan sözleşme ile çelişmekte ve apartheid rejimini tahkim etmektedir. Bilindiği üzere İsrail, kanunlar yoluyla, kendi vatandaşlığını taşıyan ve 1948 Arapları olarak bilinen topluluğa eşit haklar tanımadığı gibi kendi içinde de Yahudileri Aşkenaz, Sefarad, Mizrahi ve Falaşa gibi fiili katmanlara ayırmaktadır.
İsrail birtakım yasalar yoluyla Apartheid rejimini kurumsallaştırmıştır. Bu yasalardan en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Yahudi Ulus-Devlet Yasası: İsrail’in yarı-anayasal Temel Yasalarından biridir. İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarında kendi kaderini tayin hakkının “yalnızca Yahudi halkına ait olduğunu” hükme bağlar. 2. Dönüş Yasası: Dünyanın herhangi bir yerinden Yahudilere İsrail’e ve işgal altındaki Filistin topraklarına göç etme ve otomatik olarak İsrail vatandaşlığı alma hakkı tanır. Aynı zamanda, İsrail’in kuruluşu sırasında ve sonrasında zorla yerinden edilen yerli Filistinlilere, Yahudi olmadıkları gerekçesiyle anavatanlarına dönme hakları reddedilir. 3. Kabul Komiteleri Yasası: Yüzlerce küçük kasabaya “kabul komiteleri” kurma yetkisi verir. Bu komiteler Filistinlilerin ve “toplumsal yaşam açısından uygun bulunmayan” diğer kişilerin başvurularını kabul veya reddetme hakkına sahiptir. 4. Gayrimenkul Sahiplerinin Gaipliği Yasası ve Arazi Edinme Yasası: İsrail hükümetinin, devletin kuruluşu sırasında evlerinden sürülen Filistinlilere ait arazi ve diğer mülklere el koymasına izin verir. 5. İsrail Toprakları Yasası: İsrail’in bir diğer yarı-anayasal Temel Yasasıdır. Devlet topraklarının mülkiyetinin yalnızca hükümet ile Yahudi Ulusal Fonu gibi yarı-devlet kurumları arasında devredilebileceğini hükme bağlar. 6. Vatandaşlık ve İsrail’e Giriş Yasası: Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan ve İsrail vatandaşı Filistinlilerle evli olan Filistinlilerin oturma izni veya vatandaşlık elde etmesini engeller. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla kasabalarından sürülen kişiler de bu kapsamdadır. 7. Nekbe Yasası: İsrail’in Yahudi çoğunluklu bir devlet olarak kuruluşu sırasında Filistinlilerin dörtte üçünün zorla sürülmesini anmaya yönelik etkinliklerde bulunan kurum ve kuruluşlara kamu fonlarının sağlanmasını yasaklar.[9] Apartheid rejimini yasaklayan birçok uluslararası hukuk kuralı İsrail açısından da bağlayıcı olduğu halde İsrail bu yasalara her yıl yenisini eklemektedir.
Soykırımcı Olarak İsrail
1967’den itibaren İsrail, işgal ettiği topraklarda yerleşimler kurmaya veya bunları desteklemeye başlamış ve Kudüs’ün statüsünü değiştirmeyi amaçlayan bir dizi tedbir almıştır. Güvenlik Konseyi, birçok kez “askeri işgalle toprak kazanmanın kabul edilemez olduğu” ilkesini hatırlattıktan sonra, söz konusu tedbirleri kınamış ve 25 Eylül 1971 tarihli 298 (1971) sayılı kararıyla, “İsrail tarafından Kudüs’ün statüsünü değiştirmek üzere alınan tüm yasama ve idari tedbirlerin —arazi ve mülklerin kamulaştırılması, nüfus nakilleri ve işgal altındaki toprağın ilhakına yönelik mevzuat dahil— bütünüyle hükümsüz olduğunu ve bu statüyü değiştiremeyeceğini” teyit etmiştir. 1993-1995 yılları arasında akdedilen Oslo Andlaşmaları da İsrail’i durdurmaya yetmemiş ve İsrail bir yandan yerleşim birimlerini arttırırken diğer yandan da 700 kilometrelik bir “Duvar” inşasına başlamıştır.[10] 2005 yılında İkinci İntifada’nın bitiminden sonra İsrail Gazze’den yerleşim birimlerini kaldırarak çekilmek zorunda kalmış ve Filistin’de seçimler yapılmıştır. 2006 seçimlerinden Hamas’ın galip gelmesi sonrasında gelişen olaylar neticesinde İsrail Gazze’yi karadan, havadan ve denizden abluka altına almış ve Gazze’yi yeniden işgal rejimine tabi kılmıştır. Bu tarihten itibaren zaman zaman açık hava hapishanesine çevirdiği Gazze’yi işgal etmeyi deneyen İsrail başarılı olamamıştır. 7 Ekim 2023’te cereyan eden Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında tarihte görülmemiş bir katliama başlayan İsrail hâlâ Gazze’de soykırım suçunu işlemektedir.
Soykırım suçu temel olarak 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanmıştır. Sözleşme’nin 2. maddesi bu suçu şu şekilde tanımlamıştır: “Mevcut Sözleşme kapsamında "soykırım", bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun, bu niteliği dolayısıyla, tamamını veya bir kısmını yok etme kastıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri anlamına gelir: (a) Grubun üyelerinin öldürülmesi; (b) Grubun üyelerine ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; (c) Gruba, fiziksel varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldırmaya yönelik yaşam koşullarının kasten dayatılması; (d) Grup içinde doğumların engellenmesini amaçlayan önlemlerin alınması; (e) Gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi”. Öte yandan 3. maddeye göre cezalandırılabilen fiiller sadece doğrudan soykırım işlemek değildir. Buna göre; (a) Soykırım suçu, (b) Soykırım işlemek için komplo kurma, (c) Soykırım suçuna doğrudan ve aleni şekilde azmettirme, (d) Soykırım suçuna teşebbüs, (e) Soykırıma iştirak cezalandırılabilir fiiller olarak sayılmıştır.[11]
İsrail’in gerçekleştirdiği orantısız eylemlerin Soykırım boyutuna vardığını düşünen Güney Afrika İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı önünde dava etmiştir. Güney Afrika aynı zamanda Divan’dan ihtiyati tedbirlere hükmetmesini istemiştir. Divan 26 Ocak 2024 tarihli ihtiyati tedbir kararında İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklerine uyması ve insani yardıma müsaade etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Durumun kötüleşmesi üzerine daha sonra Divan 28 Mart 2024’te ikinci kez ihtiyati tedbire hükmetmiştir. İkinci tedbir kararındaki en önemli husus Divan’ın insani yardıma müsaade ve insani krizin önlenmesi yükümlülüğüne vurgu yapmasıdır. Son olarak 24 Mayıs 2024’te ihtiyati tedbire hükmeden Divan ilk kez Refah bölgesine ilişkin İsrail’den operasyonlarını durdurmasını talep etmiştir.[12] Ancak İsrail tedbir kararlarının hiçbirine uymamıştır. İsrail hakkında BM Güvenlik Konseyi bünyesinde de bir yaptırım kararı alınamamıştır. Zira ABD her kararı veto etmekte ve İsrail’e destek vermektedir. Genel Kurul tarafından alınan kararlar da herhangi bir yaptırımın önünü açamamıştır.
Uluslararası mahkemeler önünde diğer bir süreç Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önünde devam etmektedir. 2002 yılında yürürlüğe giren Roma Statüsü’ne taraf bir devletin topraklarında işlenen birtakım suçlar ya da bir devletçe havale edilen suçlar Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından incelenebilecek ve bireyler Mahkeme önünde yargılanabilecektir.[13] 1 Ocak 2015’te Filistin Devleti Hükümeti, Roma Statüsü’nün 12(3). maddesi uyarınca, “Doğu Kudüs dâhil olmak üzere, işgal altındaki Filistin topraklarında 13 Haziran 2014’ten itibaren işlenen suçlar” üzerinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul eden bir beyanda bulunmuştur. 2 Ocak 2015’te Filistin Devleti, katılım belgesini BM Genel Sekreterine tevdi ederek Roma Statüsü’ne taraf olmuştur. Roma Statüsü, Filistin Devleti bakımından 1 Nisan 2015’te yürürlüğe girmiştir. 22 Mayıs 2018’de Filistin Devleti, Roma Statüsü’nün 13(a) ve 14. maddeleri uyarınca, 13 Haziran 2014’ten itibaren, bitiş tarihi belirtilmeksizin, durumu savcıya havale etmiştir. 3 Mart 2021’de Savcı, Ön Yargılama Dairesi I’in 5 Şubat 2021 tarihli kararını takiben, Filistin Devleti’ndeki Duruma ilişkin soruşturma açıldığını duyurmuştur. 21 Kasım 2024’te UCM Ön Yargılama Dairesi I Benjamin Netanyahu ile Yoav Gallant hakkında yakalama emri çıkarmıştır.[14]
İsrail’e karşı uygulanan ayrıcalıklı konum yakalama emri sonrasında da devam etmiştir. Roma Statüsü’ne göre taraf devletlerin Mahkeme ile işbirliği yapması ve aranan kişileri yakalayarak Mahkeme’ye teslim etmesi gerekir. Ayrıca UCM’nin kurucu andlaşması olan Roma Statüsü’ne taraf olan 125 devlet Statü’nün 27. maddesine de rıza göstermişlerdir. Bu anlamda Statü’nün 27. maddesine göre; normalde yargı bağışıklığından istifade eden devlet başkanı, hükümet başkanı ya da dışişleri bakanı gibi üst düzey yetkililer UCM yükümlülükleri karşısında bağışıklık iddiasında bulunamayacaktır. Buna rağmen Statü’ye taraf devletler çelişkili açıklamalar yapmıştır. Hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orban Netanyahu’yu Macaristan’da karşılamış ve UCM yükümlülüklerini ihlal etmiştir. Bu anlamda Netanyahu ve Gallant yakalanarak Mahkeme’ye teslim edilemediği için yargılama süreci adeta donmuştur. Bu da İsrail gibi İsrailli yetkililerin de cezasız kalmasına neden olmuştur. Üstelik dünya barış ve güvenliğinden sorumlu olan Güvenlik Konseyi de konuyu doğrudan UCM’ye havale edebilmesine rağmen İsrail’e karşı herhangi bir yaptırımda bulunmamıştır.
Sonuç
İsrail örneği, uluslararası hukukun en temel ve emredici kurallarının (jus cogens) sistematik biçimde ihlal edilmesine rağmen etkili bir yaptırım uygulanamamasının çarpıcı bir göstergesidir. Tarihsel olarak kuruluş sürecinden itibaren “istisna” üzerinden kurgulanan bu devlet, zamanla ayrımcı yasalar ve uygulamalar yoluyla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine, günümüzde ise uluslararası mahkemelerin kararlarına rağmen devam eden bir soykırım pratiğine evrilmiştir. Bu durum, uluslararası hukukun yalnızca normatif bir çerçeve değil, aynı zamanda güç dengelerinin şekillendirdiği bir alan olduğunu ortaya koymaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nde veto mekanizmasının işletilmesi, UCM kararlarının uygulanamaması ve devletlerin siyasi çıkarlarını hukuki yükümlülüklerin önünde tutması, hukuk ile siyaset arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir.
Dolayısıyla İsrail’in Filistin’de işlediği ihlaller karşısında uluslararası hukukun “etkisizliği”, hukukun yetersizliğinden çok, devletler sistemindeki adaletsiz yapının ve hegemonik güçlerin siyasal tercihlerinin bir sonucudur.
Bu tablo, uluslararası hukukun geleceği açısından, etkinlik ve yeterliliğe dair birtakım soruları gündeme getirmektedir.
Kaynakça
Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).
Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).
Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).
Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).
Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.
UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).
Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).
UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.
Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.
Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.
Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951),https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).
ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.
Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010),https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).
Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).
Son Notlar
[1] Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).
[2] Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).
[3] Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).
[4] Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).
[5] Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.
[6] UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).
[7] Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).
[8] UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.
[9] Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.
[10] Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.
[11] Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951), https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).
[12] ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.
[13] Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010), https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).
[14] Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).
Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.
Özet
Raporun uluslararası hukuk boyutunu ele alan bu son bölümünde, İsrail’in eylemleri üzerinden jus cogens (emredici) normların çöküşü ve hukuk sisteminin işlevsizliği analiz edilmektedir. Metinde, İsrail’in tarihsel olarak bir "istisna projesi" şeklinde kurgulandığı, zamanla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine ve soykırımcı bir aktöre dönüştüğü hukuki verilerle temellendirilmektedir. UAD ve UCM’nin kararlarına rağmen yaptırım mekanizmalarının işletilememesi, hukukun teknik yetersizliğinden ziyade BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi ve hegemonik güçlerin siyasi tercihleri ile açıklanmaktadır. Çalışma, Gazze’deki soykırımın, uluslararası hukukun sadece normatif bir çerçeve değil, güç dengelerine teslim olmuş bir alan haline geldiğinin en somut kanıtı olduğu tespitiyle sonlanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Jus Cogens, Apartheid Rejimi, İstisna Hali, Cezasızlık Kültürü.
Giriş
İsrail 7 Ekim 2023’ten bugüne Gazze’de Soykırım Suçu işlemektedir. Görünen manzara neticesinde oluşan genel kanı uluslararası hukukun da Gazze’nin enkazı altında gömüldüğü yönündedir. Zira 1948’den beri Filistin topraklarında işlemediği suç kalmayan ve Filistin’i bir laboratuvara çeviren İsrail sonunda suçların suçu (crime of crimes) olarak bilinen Soykırım Suçu’nu da işlemiştir. Uluslararası hukukta jus cogens ya da emredici kurallar olarak bilinen en üst normlar hakkında bir çalışma yapan Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Uluslararası Hukuk Komisyonu, tahdidi olmamakla birlikte 8 ayrı jus cogens norm tespit etmektedir: (a) Saldırı yasağı; (b) Soykırım yasağı; (c) İnsanlığa karşı suçlar yasağı; (d) Uluslararası insancıl hukukun temel kuralları; (e) Irk ayrımcılığı ve apartheid yasağı; (f) Kölelik yasağı; (g) İşkence yasağı; (h) Self-determinasyon hakkı.[1] Listeye ilk bakışta dahi İsrail’in bu yasakların neredeyse tamamını Filistin özelinde ihlal ettiğini anlayabiliyoruz. Peki nasıl olur da, BM ve uluslararası mahkemelerin her hukuksuzluğu tespit eden kararları mevcutken, 9 milyon civarında nüfusa sahip küçük bir devlet uluslararası hukukun en önemli kurallarının tamamına yakınını ihlal edebilir? Bu çalışma aşağıda tarihsel bağlamından başlayarak günümüzün güncel gelişmelerine kadar uluslararası hukukun İsrail karşısındaki acziyetinin nedenlerini detaylı incelemeye çalışacaktır.
İstisna Projesi Olarak İsrail
İsrail adlı bir devletin oluşturulması dahi bir siyasi mühendislik projesidir. Zira tarihte başka bir devletin toprakları üzerinde ileride kendi devletini kurma planı sık görülen bir örnek değildir. Bilindiği üzere 1800’lü yılların ikinci yarısında Avrupa’da antisemitizm dalgası yükselirken Yahudi halkı pogromlar ile yerlerinden sürülmeye başlanmış ve adeta Avrupa’nın istenmeyen kavmi haline getirilmiştir. Budapeşte doğumlu Theodor Herzl adlı gazeteci 1896 yılında Yahudi Devleti (Der Judenstaat)[2] adlı kısa bir kitap yazarak Avrupalı yahudilerin sorununa çözüm bulduğunu iddia etmiştir. Buna göre Yahudilerin bu cadı avından kurtulmasının tek yolu kendilerine ait bir devletlerinin olmasıydı. Kitabında böyle bir devlet için yerler de öneren Herzl tarihsel bakımdan en uygun yerin Filistin olacağını da ileri sürmektedir. Aynı zamanda siyasal Siyonizm hareketinin de liderliğini yapan Herzl bu amacı gerçekleştirmek amacıyla Sultan Abdülhamit ile bir kez görüşme şansı bulmuş ancak Filistin topraklarını kendisinden alamamıştır.[3] Herzl sağlığında amacına ulaşamamış ise de onun ülküsü sonraki Siyonist liderler tarafından devam ettirilmiştir.
İsrail’in kurulması için uluslararası hukukun araçsallaştırıldığı ilk durum gizli Sykes-Picot görüşmeleridir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve Fransa’nın (Rusya da başta görüşmelerin parçası olmuş ancak Bolşevik devriminden sonra çekilmek durumunda kalmıştır) Ortadoğu’yu paylaşma müzakerelerinin yürütüldüğü gizli görüşmelere dönemin Siyonist liderleri de katılmış ve Filistin’in kendilerine verilmesini talep etmişlerdir. Bu talep karşılık bulmasa da görüşmeler neticesinde savaş sonrasında Filistin’e İngiltere’nin hakim olacağı ve İngilizlerin de Yahudi göçüne müsaade edeceği üzerinde uzlaşılmıştır.
Nitekim 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu bu uzlaşı çerçevesinde Siyonist liderlere şu sözü vermekteydi: “Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir millî yurt kurulmasını olumlu karşılayacak ve bu amacın gerçekleşmesini kolaylaştırmak için elinden gelen çabayı gösterecektir; bununla birlikte, Filistin’de mevcut Yahudi olmayan toplulukların medeni ve dini haklarına ya da herhangi başka bir ülkedeki Yahudilerin sahip oldukları haklara ve siyasi statülerine halel getirilmeyecektir”.[4]
Savaş bitiminde kurulan Milletler Cemiyeti’nin (League of Nations) kurucu andlaşmasının 22. Maddesi savaşın kaybedenlerinden kalan toprakları galiplerin mandasına (mandate) vermiştir. Buna göre Türk imparatorluğundan kalan topraklarda yüksek gelişmişlik düzeyi olduğundan Mandater’in görevi, rehberlik ederek buraların bağımsız devlet haline gelmesine yardımcı olmaktı.[5] Bu anlamda Filistin İngiltere Mandasına verilmiş ancak Manda kararında İngiltere’nin Balfour Deklarasyonu’nun gereğini yerine getirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Böylece uluslararası hukuk ihlal edilerek Filistin topraklarına göçün önü açılmıştır. İstisna projesi olan İsrail’in kuruluşuna giden taşlar döşenmeye başlamıştır.
Uluslararası hukukun yıkıma uğratıldığı ikinci hadise Filistin halkının self determinasyon hakkına aykırı olarak konunun İngiltere tarafından 1947 yılında BM’ye havale edilmesidir. Zira esasen BM’nin bir halka ait toprağın geleceği hakkında karar verme yetkisi yoktur. Her ne kadar BM Genel Kurulu 181 sayılı kararının[6] bir tavsiye kararı olduğunu ifade etse de temelde böyle bir duruma karar vermesi gereken self determinasyon hakkına sahip Filistin halkıdır. Zira self determinasyon hakkı 1945 tarihli BM Andlaşması’na da girmiş ve savaş sonrası dekolonizasyon sürecinin katalizörü olmuştur. Buna rağmen 181 sayılı karar İsrail’in 1948’deki bağımsızlık ilanının temel dayanaklarından birisi yapılmıştır. Deklarasyona göre: “29 Kasım 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Eretz-Israil’de (Yahudi tarihine göre İsrail’e vaad edilen topraklar) bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını öngören bir karar kabul etti; Genel Kurul, Eretz-İsrail’in sakinlerinden, söz konusu kararın uygulanması için kendilerine düşen gerekli adımları atmalarını istedi. Birleşmiş Milletler’in Yahudi halkının kendi devletini kurma hakkını bu şekilde tanıması geri alınamaz niteliktedir”.[7]Esasen bu ifadeler 181 sayılı kararı yansıtmamaktadır. Ancak İsrail hem Balfour Deklarasyonu’nu hem de 181 sayılı kararı kendi amaçları doğrultusunda yorumlamıştır. Bağımsızlık ilanının hemen ardından Mısır ve Ürdün başta olmak üzere bölgenin Arap devletleri ile savaşa tutuşan İsrail güneye doğru Filistin yerleşimlerini işgal ederek Filistinlileri yerlerinden sürerek mülksüzleştirmiştir.
Apartheid Devleti Olarak İsrail
Bir istisna devleti olarak kurulan İsrail 1948-1949 yıllarında yaşanan birinci savaştan sonra sistematik olarak Filistinlilere ayrımcı politikalar uygulamaya başlamış ve en sonunda bir apartheid devleti inşa etmiştir. Özellikle 1967 yılından sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te kurduğu ve hala devam ettirdiği illegal yerleşim birimleri yoluyla Filistin topraklarına Yahudileri transfer eden İsrail aynı zamanda Filistinlilere karşı da şiddet yollu hukuksuzluğunu arttırmıştır.[8] Bir yandan ırkçı ve ayrımcı politikalar uygulayan İsrail diğer yandan da 1965 tarihli Irk Ayrımcılığına Karşı Sözleşme’ye taraf olmuştur. Sözleşmenin başlangıç kısmı sömürgeciliğin ve ırk ayrımcılığının her biçimini kınayarak ve “bütün insanların hukuk önünde eşit olduklarını ve ayrımcılık veya ayrımcılığa tahrik karşısında hukukun eşit korumasından yararlanma hakkına sahip olduklarını dikkate alarak” başlamaktadır. Yine başlangıç bölümü “ırk farklılığına dayanan bir üstünlük doktrininin bilimsel olarak yanlış, ahlaki olarak kınanması gereken, toplumsal olarak adaletsiz ve tehlikeli olduğuna, ırk ayrımcılığının teoride ve pratikte hiçbir haklı noktasının bulunmadığına” değinmekte ve “Dünyanın bazı bölgelerinde hala ırk ayrımcılığı belirtilerinin açığa vurulmasından ve apartheid, ırk ayrımcılığı, ırksal üstünlüğe veya düşmanlığa dayanan hükümet politikalarının bulunmasından derin kaygı duyarak” bütün ırk ayrımcılığı ve benzeri politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Oysa İsrail içerisinde birçok kanun doğrudan sözleşme ile çelişmekte ve apartheid rejimini tahkim etmektedir. Bilindiği üzere İsrail, kanunlar yoluyla, kendi vatandaşlığını taşıyan ve 1948 Arapları olarak bilinen topluluğa eşit haklar tanımadığı gibi kendi içinde de Yahudileri Aşkenaz, Sefarad, Mizrahi ve Falaşa gibi fiili katmanlara ayırmaktadır.
İsrail birtakım yasalar yoluyla Apartheid rejimini kurumsallaştırmıştır. Bu yasalardan en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Yahudi Ulus-Devlet Yasası: İsrail’in yarı-anayasal Temel Yasalarından biridir. İsrail ve işgal altındaki Filistin topraklarında kendi kaderini tayin hakkının “yalnızca Yahudi halkına ait olduğunu” hükme bağlar. 2. Dönüş Yasası: Dünyanın herhangi bir yerinden Yahudilere İsrail’e ve işgal altındaki Filistin topraklarına göç etme ve otomatik olarak İsrail vatandaşlığı alma hakkı tanır. Aynı zamanda, İsrail’in kuruluşu sırasında ve sonrasında zorla yerinden edilen yerli Filistinlilere, Yahudi olmadıkları gerekçesiyle anavatanlarına dönme hakları reddedilir. 3. Kabul Komiteleri Yasası: Yüzlerce küçük kasabaya “kabul komiteleri” kurma yetkisi verir. Bu komiteler Filistinlilerin ve “toplumsal yaşam açısından uygun bulunmayan” diğer kişilerin başvurularını kabul veya reddetme hakkına sahiptir. 4. Gayrimenkul Sahiplerinin Gaipliği Yasası ve Arazi Edinme Yasası: İsrail hükümetinin, devletin kuruluşu sırasında evlerinden sürülen Filistinlilere ait arazi ve diğer mülklere el koymasına izin verir. 5. İsrail Toprakları Yasası: İsrail’in bir diğer yarı-anayasal Temel Yasasıdır. Devlet topraklarının mülkiyetinin yalnızca hükümet ile Yahudi Ulusal Fonu gibi yarı-devlet kurumları arasında devredilebileceğini hükme bağlar. 6. Vatandaşlık ve İsrail’e Giriş Yasası: Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan ve İsrail vatandaşı Filistinlilerle evli olan Filistinlilerin oturma izni veya vatandaşlık elde etmesini engeller. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla kasabalarından sürülen kişiler de bu kapsamdadır. 7. Nekbe Yasası: İsrail’in Yahudi çoğunluklu bir devlet olarak kuruluşu sırasında Filistinlilerin dörtte üçünün zorla sürülmesini anmaya yönelik etkinliklerde bulunan kurum ve kuruluşlara kamu fonlarının sağlanmasını yasaklar.[9] Apartheid rejimini yasaklayan birçok uluslararası hukuk kuralı İsrail açısından da bağlayıcı olduğu halde İsrail bu yasalara her yıl yenisini eklemektedir.
Soykırımcı Olarak İsrail
1967’den itibaren İsrail, işgal ettiği topraklarda yerleşimler kurmaya veya bunları desteklemeye başlamış ve Kudüs’ün statüsünü değiştirmeyi amaçlayan bir dizi tedbir almıştır. Güvenlik Konseyi, birçok kez “askeri işgalle toprak kazanmanın kabul edilemez olduğu” ilkesini hatırlattıktan sonra, söz konusu tedbirleri kınamış ve 25 Eylül 1971 tarihli 298 (1971) sayılı kararıyla, “İsrail tarafından Kudüs’ün statüsünü değiştirmek üzere alınan tüm yasama ve idari tedbirlerin —arazi ve mülklerin kamulaştırılması, nüfus nakilleri ve işgal altındaki toprağın ilhakına yönelik mevzuat dahil— bütünüyle hükümsüz olduğunu ve bu statüyü değiştiremeyeceğini” teyit etmiştir. 1993-1995 yılları arasında akdedilen Oslo Andlaşmaları da İsrail’i durdurmaya yetmemiş ve İsrail bir yandan yerleşim birimlerini arttırırken diğer yandan da 700 kilometrelik bir “Duvar” inşasına başlamıştır.[10] 2005 yılında İkinci İntifada’nın bitiminden sonra İsrail Gazze’den yerleşim birimlerini kaldırarak çekilmek zorunda kalmış ve Filistin’de seçimler yapılmıştır. 2006 seçimlerinden Hamas’ın galip gelmesi sonrasında gelişen olaylar neticesinde İsrail Gazze’yi karadan, havadan ve denizden abluka altına almış ve Gazze’yi yeniden işgal rejimine tabi kılmıştır. Bu tarihten itibaren zaman zaman açık hava hapishanesine çevirdiği Gazze’yi işgal etmeyi deneyen İsrail başarılı olamamıştır. 7 Ekim 2023’te cereyan eden Aksa Tufanı Operasyonu sonrasında tarihte görülmemiş bir katliama başlayan İsrail hâlâ Gazze’de soykırım suçunu işlemektedir.
Soykırım suçu temel olarak 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde tanımlanmıştır. Sözleşme’nin 2. maddesi bu suçu şu şekilde tanımlamıştır: “Mevcut Sözleşme kapsamında "soykırım", bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun, bu niteliği dolayısıyla, tamamını veya bir kısmını yok etme kastıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri anlamına gelir: (a) Grubun üyelerinin öldürülmesi; (b) Grubun üyelerine ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; (c) Gruba, fiziksel varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldırmaya yönelik yaşam koşullarının kasten dayatılması; (d) Grup içinde doğumların engellenmesini amaçlayan önlemlerin alınması; (e) Gruba mensup çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi”. Öte yandan 3. maddeye göre cezalandırılabilen fiiller sadece doğrudan soykırım işlemek değildir. Buna göre; (a) Soykırım suçu, (b) Soykırım işlemek için komplo kurma, (c) Soykırım suçuna doğrudan ve aleni şekilde azmettirme, (d) Soykırım suçuna teşebbüs, (e) Soykırıma iştirak cezalandırılabilir fiiller olarak sayılmıştır.[11]
İsrail’in gerçekleştirdiği orantısız eylemlerin Soykırım boyutuna vardığını düşünen Güney Afrika İsrail’i Uluslararası Adalet Divanı önünde dava etmiştir. Güney Afrika aynı zamanda Divan’dan ihtiyati tedbirlere hükmetmesini istemiştir. Divan 26 Ocak 2024 tarihli ihtiyati tedbir kararında İsrail’in Soykırım Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülüklerine uyması ve insani yardıma müsaade etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Durumun kötüleşmesi üzerine daha sonra Divan 28 Mart 2024’te ikinci kez ihtiyati tedbire hükmetmiştir. İkinci tedbir kararındaki en önemli husus Divan’ın insani yardıma müsaade ve insani krizin önlenmesi yükümlülüğüne vurgu yapmasıdır. Son olarak 24 Mayıs 2024’te ihtiyati tedbire hükmeden Divan ilk kez Refah bölgesine ilişkin İsrail’den operasyonlarını durdurmasını talep etmiştir.[12] Ancak İsrail tedbir kararlarının hiçbirine uymamıştır. İsrail hakkında BM Güvenlik Konseyi bünyesinde de bir yaptırım kararı alınamamıştır. Zira ABD her kararı veto etmekte ve İsrail’e destek vermektedir. Genel Kurul tarafından alınan kararlar da herhangi bir yaptırımın önünü açamamıştır.
Uluslararası mahkemeler önünde diğer bir süreç Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önünde devam etmektedir. 2002 yılında yürürlüğe giren Roma Statüsü’ne taraf bir devletin topraklarında işlenen birtakım suçlar ya da bir devletçe havale edilen suçlar Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından incelenebilecek ve bireyler Mahkeme önünde yargılanabilecektir.[13] 1 Ocak 2015’te Filistin Devleti Hükümeti, Roma Statüsü’nün 12(3). maddesi uyarınca, “Doğu Kudüs dâhil olmak üzere, işgal altındaki Filistin topraklarında 13 Haziran 2014’ten itibaren işlenen suçlar” üzerinde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul eden bir beyanda bulunmuştur. 2 Ocak 2015’te Filistin Devleti, katılım belgesini BM Genel Sekreterine tevdi ederek Roma Statüsü’ne taraf olmuştur. Roma Statüsü, Filistin Devleti bakımından 1 Nisan 2015’te yürürlüğe girmiştir. 22 Mayıs 2018’de Filistin Devleti, Roma Statüsü’nün 13(a) ve 14. maddeleri uyarınca, 13 Haziran 2014’ten itibaren, bitiş tarihi belirtilmeksizin, durumu savcıya havale etmiştir. 3 Mart 2021’de Savcı, Ön Yargılama Dairesi I’in 5 Şubat 2021 tarihli kararını takiben, Filistin Devleti’ndeki Duruma ilişkin soruşturma açıldığını duyurmuştur. 21 Kasım 2024’te UCM Ön Yargılama Dairesi I Benjamin Netanyahu ile Yoav Gallant hakkında yakalama emri çıkarmıştır.[14]
İsrail’e karşı uygulanan ayrıcalıklı konum yakalama emri sonrasında da devam etmiştir. Roma Statüsü’ne göre taraf devletlerin Mahkeme ile işbirliği yapması ve aranan kişileri yakalayarak Mahkeme’ye teslim etmesi gerekir. Ayrıca UCM’nin kurucu andlaşması olan Roma Statüsü’ne taraf olan 125 devlet Statü’nün 27. maddesine de rıza göstermişlerdir. Bu anlamda Statü’nün 27. maddesine göre; normalde yargı bağışıklığından istifade eden devlet başkanı, hükümet başkanı ya da dışişleri bakanı gibi üst düzey yetkililer UCM yükümlülükleri karşısında bağışıklık iddiasında bulunamayacaktır. Buna rağmen Statü’ye taraf devletler çelişkili açıklamalar yapmıştır. Hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orban Netanyahu’yu Macaristan’da karşılamış ve UCM yükümlülüklerini ihlal etmiştir. Bu anlamda Netanyahu ve Gallant yakalanarak Mahkeme’ye teslim edilemediği için yargılama süreci adeta donmuştur. Bu da İsrail gibi İsrailli yetkililerin de cezasız kalmasına neden olmuştur. Üstelik dünya barış ve güvenliğinden sorumlu olan Güvenlik Konseyi de konuyu doğrudan UCM’ye havale edebilmesine rağmen İsrail’e karşı herhangi bir yaptırımda bulunmamıştır.
Sonuç
İsrail örneği, uluslararası hukukun en temel ve emredici kurallarının (jus cogens) sistematik biçimde ihlal edilmesine rağmen etkili bir yaptırım uygulanamamasının çarpıcı bir göstergesidir. Tarihsel olarak kuruluş sürecinden itibaren “istisna” üzerinden kurgulanan bu devlet, zamanla ayrımcı yasalar ve uygulamalar yoluyla kurumsallaşmış bir apartheid rejimine, günümüzde ise uluslararası mahkemelerin kararlarına rağmen devam eden bir soykırım pratiğine evrilmiştir. Bu durum, uluslararası hukukun yalnızca normatif bir çerçeve değil, aynı zamanda güç dengelerinin şekillendirdiği bir alan olduğunu ortaya koymaktadır. BM Güvenlik Konseyi’nde veto mekanizmasının işletilmesi, UCM kararlarının uygulanamaması ve devletlerin siyasi çıkarlarını hukuki yükümlülüklerin önünde tutması, hukuk ile siyaset arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir.
Dolayısıyla İsrail’in Filistin’de işlediği ihlaller karşısında uluslararası hukukun “etkisizliği”, hukukun yetersizliğinden çok, devletler sistemindeki adaletsiz yapının ve hegemonik güçlerin siyasal tercihlerinin bir sonucudur.
Bu tablo, uluslararası hukukun geleceği açısından, etkinlik ve yeterliliğe dair birtakım soruları gündeme getirmektedir.
Kaynakça
Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).
Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).
Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).
Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).
Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.
UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).
Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).
UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.
Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.
Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.
Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951),https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).
ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.
Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010),https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).
Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).
Son Notlar
[1] Draft conclusions on identification and legal consequences of peremptory norms of general international law (jus cogens), United Nations 2022. Adopted by the International Law Commission at its seventy-third session, in 2022, and submitted to the General Assembly as a part of the Commission’s report covering the work of that session (A/77/10, para. 43).
[2] Theodor Herzl, Der Judenstaat: Versuch einer modernen Lösung der Judenfrage (M Breitenstein, Leipzig & Wien 1896).
[3] Theodor Herzl, The Complete Diaries of Theodor Herzl (Rafael Patai ed, Harry Zohn tr, Herzl Press and Thomas Yoseloff, New York and London 1960).
[4] Balfour Declaration, November 2nd, 1917. https://avalon.law.yale.edu/20th_century/balfour.asp (erişim tarihi 09.09.2025).
[5] Covenant of the League of Nations (adopted 28 April 1919, entered into force 10 January 1920) 225 CTS 188.
[6] UNGA Res 181 (II) (29 November 1947) UN Doc A/RES/181(II).
[7] Declaration of the Establishment of the State of Israel (14 May 1948).
[8] UN Human Rights Council, Report of the independent international fact-finding mission to investigate the implications of the Israeli settlements on the civil, political, economic, social and cultural rights of the Palestinian people throughout the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem (7 February 2013) UN Doc A/HRC/22/63.
[9] Apartheid In Israel: An Analysis Of Israel's Laws And Policies And The Responsibilities of US Academic and Other Institutions. Report, May 15, 2025, University Network For Human Rights International Human Rights Clinic, Cornell Law School International Human Rights Clinic, Boston University School Of Law.
[10] Bakınız: Legal Consequences Arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory, Including East Jerusalem, ICJ Advisory Opinion of 19 July 2024. Legal Consequences of the Construction of a Wall in the Occupied Palestinian Territory, ICJ Advisory Opinion of 9 July 2004.
[11] Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, 9 Aralık 1948, 78 UNTS 276 (yürürlüğe giriş 12 Ocak 1951), https://inhak.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/2312020093827bm_11.pdf (erişim tarihi 09.09.2025).
[12] ICJ, Provisional Measures, Orders of 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024.
[13] Rome Statute of the International Criminal Court, 17 Temmuz 1998 (son değişiklik 2010), https://www.refworld.org/legal/constinstr/unga/1998/en/64553 (erişim tarihi 09.09.2025).
[14] Situation in the State of Palestine, ICC-01/18 Investigation. https://www.icc-cpi.int/palestine (erişim tarihi 09.09.2025).
Bu Sayfada:
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir






