Şimdi ve Gelecek 10 Yılda Dünya, Bölge, Filistin
Şimdi ve Gelecek 10 Yılda Dünya, Bölge, Filistin
Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Rakipoğlu
Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Rakipoğlu

Soğuk Savaş’ın ardından inşa edilen liberal uluslararası düzen, özellikle son on yılda yaşanan krizlere çözüm üretememesinden ötürü yapısal kırılganlıklar ortaya çıkarmıştır. Başta İsrail saldırganlığı olmak üzere birçok bölgesel sorunun küresel çapta sistemik kırılmalar yaratması sonrası, mevcut uluslararası düzen herhangi bir somut çıkış yolu sunamamış, restorasyon sürecine tabi tutulmamış ve krizler artık sistemi çökme aşamasına taşımıştır. Çok boyutlu ve muhtelif bölgelerde kronikleşen krizler etrafındaki bu düzende sistemin ana itici gücü olarak varsayılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Rusya, Çin ve Hindistan gibi aktörler arasında artan büyük güç mücadelesi, yerel ve bölgesel savaş ve çatışmaların yayılması ve uluslararası kurumların işlevsizleşmesi mevcut düzenin meşruiyetini aşındırmıştır. Bugün ortaya çıkan tablo yalnızca klasik anlamda sistem krizini ifade etmemekte; aynı zamanda yönetilemeyen bir geçiş sürecine de tekabül etmektedir. Nitekim tek kutuplu addedilen uluslararası sistemin ana yapı taşlarından olan Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi organı içerisinde barındırdığı ve asimetrik güç hiyerarşisi inşa eden veto mekanizmasıyla felç olmuş; NATO, Washington’ın özellikle Trump’ın başkanlık dönemi politikalarından ötürü kimlik bunalımına girmiş; uluslararası hukuk normları ve ilkeleri ise ABD ve İsrail istisnacılığı örneklerinde olduğu gibi tam anlamıyla askıya alınmıştır. Dahası Trump dönemi ABD, mevcut sistemin bileşenlerinden olan birçok uluslararası kurumdan ayrılmış ve sistemin parçalanma sürecini hızlandırmıştır.
Dolayısıyla mevcut uluslararası sistem, Soğuk Savaş sonrasının kesinliklerini artık barındırmayan ve tam anlamıyla sonuçlanmış çok kutuplu bir düzene geçişin de gerçekleşmediği bir arafa yerleşmiş durumdadır.
Mezkûr nihayete ermeyen dönüşümün geleceği birçok tartışmayı beraberinde getirmektedir.
Küresel Yönetişimin Aşınması: BM, NATO ve “Barış Konseyi” Deneyi
Mevcut uluslararası düzenin dönüşümüne dair en somut örneği küresel yönetişim (global governance) adı verilen sistemin işlevsizleştirilmesidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) veto mekanizması, büyük güç rekabetinin keskinleştiği mevcut konjonktürde kolektif güvenlik üretmek yerine, krizleri bloke eden bir araç haline gelmiştir. Bu durum, BM’yi normatif bir düzen kurucu olmaktan çıkarıp, krizlerin yönetilemediği bir tartışma platformuna dönüştürmektedir. Özellikle Gazze, Lübnan, İran, Suriye gibi yüksek yoğunluklu çatışma alanlarında alınamayan kararlar, uluslararası hukukun seçici biçimde uygulanmasına zemin hazırlamaktadır. Bu seçicilik, sistemin yalnızca işlevini değil, ahlaki iddiasını da zayıflatmaktadır. Dolayısıyla BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto sistemi nedeniyle Gazze soykırımı başta olmak üzere dünya çapındaki birçok krizin çözümsüz bırakılması, çok taraflılığın kasti biçimde terk edilmesi, küresel ticaret rejiminden bağımsız uluslararası hukuka aykırı ambargoların uygulanması ve küresel kurumların zayıflaması uluslararası ortamı daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu tablo, sadece bir kurumsal işlev bozukluğu değil; 1945 sonrası düzenin ontolojik meşruiyet krizi olarak görülebilir.
Siyasi kurumlardaki bu çarpıklık güvenlik merkezli örgütlere de yansımıştır. NATO cephesinde tablo daha da çarpıcıdır. Çok kutupluluğa geçişin yarattığı jeopolitik dönüşüm, ABD’nin Trump döneminde ‘Amerika’yı önceleyen’ politikaları, gerek Transatlantik ilişkilerini gerekse Soğuk Savaş sonrası Batı blokunun güvenlik şemsiyesinin amiral gemisi olan NATO’yu eşi görülmemiş bir baskı altına sokmaktadır. ABD’nin müttefikleriyle ve ittifak içerisinde olduğu kurumlarla kısa vadeli, çıkar temelli bir güvenlik anlayışını öncelemiş ve NATO ittifakını kalıcı bir taahhütten çıkarıp maliyet-fayda hesaplarının belirlediği bir güvenlik ağına dönüştürmüştür. Trump yönetimi için NATO üyelerinin yalnızca 11’inin GDP’lerinin yüzde ikisini savunmaya ayırması hem kaynak paylaşımı hem de stratejik uyum konusunda ciddi soru işaretleri doğurmuş, yine aynı dönemde ABD NATO’nun varlığını sorgulamış ve buna Fransa gibi birkaç Batı ülkesi de söylemsel olarak katılmıştır. Güvenlik garantilerinin artık mutlak olmadığını kavrayan Avrupalı aktörler ise Washington’ın yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinden hareketle ABD’nin büyük (grand) stratejisinin Avrupa güvenliğini yalnızlaştırdığını öngörmektedir. Dolayısıyla ABD’nin fiili liderlik yapmadığı bir NATO Avrupa’nın da güvenlik ve stratejik özerklik algısını dönüştürmüştür.
Kısa vadede NATO’nun dağılması öngörülmemekle birlikte, çok boyutlu, esnek ve daha mikro bölgelerde ihdas edilen yeni güvenlik formüllerinin hayata geçirilme ihtimali kuvvetle muhtemeldir.
Bu çerçevede NATO’nun dağılmadan dönüşebileceği; ABD’nin stratejik ağırlığını koruduğu vasatta Avrupa’nın giderek özerk bir savunma mimarisi oluşturacağı ve gelecekteki küresel güvenlik muhtemelen farklı stratejik çıkarlar etrafında şekillenen yeni ittifak ağlarıyla tanımlanacağı tahmin edilebilir.
Bu bağlamda Trump yönetiminin Ocak 2026’da hayata geçirdiği “Barış Konseyi” (Board of Peace) girişimi özellikle dikkat çekmektedir. Kavram ilk olarak ABD’nin Eylül 2025’te sunduğu Gazze için 20 maddelik barış planında ortaya çıkmış; ardından Kasım 2025’te BM Güvenlik Konseyi kararıyla (Rusya ve Çin’in çekimser oylarıyla) onaylanmıştır. Resmi söylemde BM’yi “tamamlayıcı” olarak konumlandıran bu yapı, gerçekte köklü bir yeniden düzenleme girişiminin yansımasıdır.
BM’nin önemli finansman kesintileri ve küresel çatışmaları yönetmedeki rolüne yönelik ağır eleştirilerle sarsıldığı bir dönemde Barış Konseyi, küresel çatışmaları yönetmek üzere tasarlanmış yeni bir uluslararası örgüt olarak sahneye çıkmıştır.
Trump’ın merkezinde yer aldığı bu girişim uluslararası sistemin mevcudiyetine ve geleceğine dair hem olumlu hem de olumsuz birtakım dinamikler barındırmaktadır. Olumsuzluklar bağlamında Barış Konseyi, kapsamlı çok taraflı bir alternatiften ziyade Trump yönetiminin politika girişimi olarak değerlendirilebilir. Trump’ın başkanlık süresinin bitmesi halinde dahi Konsey’in başkanlığını sürdürecek olması, oluşumun kurumsal bir yapıdan ziyade şahsi bir girişim olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca Barış Konseyi, kolektif biçimde küresel yönetişimi reforme etme çabasından değil, İsrail saldırganlığı nedeniyle ortaya çıkan istikrarsızlığı ve çatışmayı sonlandırma, arabuluculuk yapma ve süreçleri yeniden yapılandırma hedefiyle değil; aksine bütün bu süreçleri ABD’nin ve İsrail’in stratejik tercihlerine ve çıkarlarına göre şekillendirme girişimi olarak kodlanmaktadır. Rusya girişime mesafeli yaklaşmakta, Çin açık bir çekince şerhi koymakta, Avrupa ise katkı bedelini siyasi bir tutum olarak algılamaktadır. Bununla birlikte, Barış Konseyi’nin BM ile uyumlu ve şeffaf biçimde hayata geçirilmesi halinde küresel çatışma çözümünü güçlendirebilecek tamamlayıcı bir araç haline gelebileceği de tartışılmaktadır.
Fakat gelinen noktada, ilan edildiği günden bugüne kadar ateşkes ilan edilmesine rağmen Gazze, Lübnan ve Suriye gibi noktalarda Konsey’in İsrail saldırganlığını durdurmamış olması, aksine İsrail ve ABD’nin ortaklaşa İran’a saldırmış olması Barış Konseyi’nin küresel yönetişime katkı sunmadığını göstermekte, mevcut uluslararası sistemin dönüşümüne dair tartışmaları güçlendirmektedir.
Ortadoğu’da Büyük Dönüşüm: İttifaklar, Çatışmalar ve Güç Haritasının Yeniden Çizimi
Küresel düzeydeki bu dönüşümün en yoğun hissedildiği alanların başında Ortadoğu gelmektedir. Bölge, klasik güç dengesi modellerinin ötesine geçen, daha akışkan ve çok katmanlı bir jeopolitik yapıya doğru ilerlemektedir. Bu süreçte belirleyici olan unsur, tek bir hegemonun yükselişi değil, çoklu aktörlerin rekabet ettiği bir güç boşluğunun oluşmasıdır. Bu anlamda özellikle Aksa Tufanı sonrası müşahede edilen süreçte, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini kökten sarsan bir dizi gelişme yaşanmıştır. Gazze’de işlenen İsrail soykırımı, Siyonizm’in saldırganlığının Katar gibi arabulucu ülkelere kadar uzanmış ve 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’ın askeri tesislerine ve üst düzey siyasal kadroya yönelik koordineli bir hava saldırısı başlatmış; bu saldırılar sonucunda binlerce sivil öldürülmüştür. Mezkur gelişmeler gerek İsrail-İran arasındaki gölge savaşları doğrudan savaşa evirmiş gerekse bölgesel güç haritasını köklü biçimde yeniden düzenlemiştir. ABD’nin İsrail saldırıları karşısında Katar gibi müttefiklerine güvenlik tedarik etmemesi, istikrarsızlığa doğrudan katkı sunması ve İsrail saldırganlığına karşı Siyonizm’e çok boyutlu güç tedarik etmesi bölgedeki Washington algısını yıkmıştır. Öte yandan, askeri ve siyasi liderlerini kaybetmesine rağmen İran’ın 1 aydan fazla süre ABD-İsrail saldırganlığına karşı direnmesi ve bölgedeki ABD üslerine saldırılar yapması da bölgesel güç dengelerini değiştirmiş ve bölgede yeni ittifak yapılanmalarına dair girişimler başlatmıştır.
Bu süreçte en dikkat çekici eksen, Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır yakınlaşmasıdır.
3 Şubat 2026’da Cumhurbaşkanı Erdoğan Suudi Arabistan’ı ziyaret etmiş; ziyaret sonunda yayımlanan ortak bildiri iki ülke arasında ekonomik, enerji ve güvenlik bağlarını güçlendirme iradesini yansıtmakta, Suriye, Yemen, Sudan, Gazze ve Somali başta olmak üzere tüm bölgesel meselelerde geniş bir mutabakat sergilemektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ertesi gün gerçekleştirdiği Mısır ziyaretinde ise iki ülkenin ikili ticaret hacmini 9 milyar dolardan 15 milyar dolara çıkarma hedefini belirlediği ve Mısır gazının Türkiye’ye iletimi ile deniz kuvvetleri iş birliği gibi somut alanlarda anlaşmalar imzaladığı bilinmektedir. Ayrıca Pakistan’ın da bu sürecin ortağı haline gelmesi, ADF 2026’daki bakanlar toplantısında verilen mesajlar bölgesel güç dengelerinin değiştiğini göstermektedir.
Bununla birlikte, bu gelişmeler yalnızca ikili değil, bölgesel sonuçlar doğuran yeni bir eksenin habercisi olarak okunabilir.
Mısır, Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın toplam nüfusu 500 milyona yaklaşmakta; Pakistan nükleer güce, Suudi Arabistan dünyanın üçüncü büyük petrol tedarikçisi ve İslam’ın kutsal mekânlarının koruyucusu konumuna, Türkiye NATO’nun ikinci büyük ordusuna, Mısır ise Süveyş Kanalı’na sahiptir.
Bu eksenle bölgesel kutuplaşma derinleşmekte, Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır-Pakistan merkezli bölge ülkelerini dışlamayan bu atmosferin karşısında İsrail, Kıbrıs Rum tarafı, Yunanistan yer almaktadır. Bu bloklaşma sürecinin sınırları ve kapsamı dışlayıcı olmamakla birlikte, temelde İsrail’i dengeleme odaklı olduğu ifade edilebilir. Bu noktada ‘İbrahim Anlaşmaları’nın yarattığı İsrail’i normalleştirme momentumunun durma noktasına gelmesiyle birlikte Suudi Arabistan, öngörülemeyen ve hegemonik bir İsrail ile normalleşmeyi dondurmuştur. Bütün soykırım sürecine rağmen bazı bölge aktörleri İsrail ile ilişkileri açıktan sürdürmüş ve bölgesel kamplaşma öngörülemez hale gelmiştir.
İsrail’in bölgesel konumu ise paradoksal bir görüntü sergilemektedir. Askerî açıdan güçlü, diplomatik açıdan giderek daha yalnız bir aktöre dönüşmektedir. İsrail, bölgenin en ‘gelişmiş’ ekonomisine ve en güçlü ordusuna sahipken, diğer bölgesel güçlerle ilişkileri Mısır’la gergin, Suudi Arabistan’la güvensiz, Türkiye ile söylem düzeyinde düşmanca bir nitelik almaktadır. Kudüs ve Filistin davasında ise bölgesel kamuoyu ile uluslararası hukuk normları arasındaki derin uçurum kapanmamış; Türkiye-İsrail bölgesel rekabetinin özellikle Suriye’nin geleceği üzerinden şiddetlenmesi beklenmektedir.
Körfez’in iç dinamikleri de istikrarsız bir görünüm arz etmektedir. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabet Yemen, Sudan ve Doğu Afrika’da somutlaşmakta; Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye gibi “çok taraflı girişimciler” artık tek bir eksen seçmek yerine ABD, Çin ve Rusya arasında stratejik denge politikası güderek kendi ulusal özerkliklerini en üst düzeye taşımaya çalışmaktadır.
Gazze ve Batı Şeria’nın önümüzdeki on yıldaki seyri, doğrudan uluslararası sistemin dönüşümünün yönüne bağlı olarak şekillenecektir. Mevcut eğilimlerin devamı ve özellikle büyük güçler rekabetinin normatif müdahaleleri ikincilleştirmesi halinde, İsrail’in sahadaki işgali ve fiili durumu kalıcılaştırmaya yönelik stratejilerini derinleştirmesi beklenebilir. Bu bağlamda Gazze’de Siyonist demografik mühendislik, mekânsal daraltma ve yaşanabilirliğin sistematik biçimde ortadan kaldırılması; Batı Şeria’da ise yerleşim genişlemesi, ilhak benzeri idari düzenlemeler ve parçalı egemenlik yapılarının kurumsallaşması öne çıkacaktır. Uluslararası hukuk mekanizmalarının etkisizliğinin sürmesi, bu süreçleri yalnızca hızlandırmakla kalmayacak, aynı zamanda “geri döndürülemez gerçeklikler” üretme kapasitesini artıracaktır.
Buna karşılık, küresel güç dağılımında İsrail aleyhine somut bir kırılma yaşanmadığı sürece, işgal, etnik temizlik ve yapısal şiddet pratiklerinin süreklilik kazanması yüksek olasılık olarak değerlendirilebilir.
Ekonomi, Enerji ve Kontrollü İstikrarsızlık
Uluslararası sistemin ve Ortadoğu’daki güç dengelerini etkileyen en belirgin unsurlarından biri, ekonomi-politik dönüşüm ile güvenlik dinamiklerinin iç içe geçmesidir.
Küresel ekonomi, artık tekil bir entegrasyon modeli yerine, bölgeselleşmiş ve parçalı bir yapıya doğru ilerlemektedir.
Tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması, ekonomik milliyetçiliğin yükselişi ve stratejik sektörlerde devlet müdahalesinin artması, küreselleşmenin önceki formunun sona erdiğini göstermektedir. Enerji jeopolitiği bu dönüşümün merkezinde yer almaktadır. Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarına olan bağımlılık, küresel sistemde kalıcı bir kırılganlık yaratmaktadır. Bu durum, alternatif enerji hatlarının geliştirilmesini ve yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlanmasını teşvik etmektedir. Körfez ülkelerinin hidrojen enerjisi ve yapay zekâ altyapılarına yönelmesi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir yeniden konumlanma stratejisidir. Bu ekonomik dönüşüm, güvenlik alanında da yeni bir paradigma yaratmaktadır. Son 10 yıllık dönemde büyük ölçekli doğrudan savaşların yerini, daha sınırlı ancak süreklilik arz eden çatışmalar alması bunu doğrular niteliktedir. Nitekim vekâlet savaşları, hibrit tehditler ve ekonomik yaptırımlar, uluslararası rekabetin temel araçları haline gelmiştir. Bu durum, sistemin tamamen kaotik bir yapıya evrilmesini engelleyen ancak istikrarlı bir barışın da oluşmasına izin vermeyen bir denge yaratmaktadır. Bu bağlamda ortaya çıkan tablo, “kontrollü istikrarsızlık” olarak tanımlanabilir. Barış, artık ortak değerler veya normatif uzlaşı üzerinden değil; aktörlerin karşılıklı kırılganlıklarının farkında olmalarından kaynaklanan bir denge üzerinden sağlanacaktır. Başka bir ifadeyle, savaşın maliyeti barışı sürdüren temel unsur haline gelecektir.
Sonuç olarak, önümüzdeki on yıl için en gerçekçi öngörü, kaçınılmaz bir kaosun ya da başarılı bir düzenin kristalleşeceğidir. Çatışma çözümü ve iş birliğini uzun süredir destekleyen mekanizmalar, kutuplaşma ve güvensizlik nedeniyle baskı altındadır; hatta kolektif güvenlik mimarisinin özünü oluşturan köklü ittifaklar bile bu değişimlerden payını almaktadır.
Büyük ihtimalle BM reformsuz kalmaya devam edecek, NATO dönüşümünü tamamlayamadan işlevini sürdürecek, Barış Konseyi ise kapasitesinin çok ötesinde beklentilerle boğuşacaktır.
Ortadoğu’da ise “şiddetli geçiş” dönemi devam edecektir. İsrail’in işgalci bir aktör olarak var olduğu ve saldırganlığı her geçen gün artırması, çeşitlendirmesi ve yaymasına rağmen cezasız kalması bölge aktörlerini Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır-Pakistan eksenine kaydırabilir.
Dünya, güç dağılımının hızla değiştiği ancak bu değişimi yönetecek kurumsal kapasitenin geride kaldığı bir döneme girmektedir.
Bu nedenle geleceğin uluslararası sistemi, tek bir düzenle açıklanamayacak; rekabet eden düzen parçalarının bir arada var olduğu, parçalı ve hibrit bir yapı olarak şekillenecektir. Nitekim kurumlar yavaş, krizler hızlı; normlar kırılgan, çıkarlar ise giderek daha katı bir hal almaktadır.
Bu tabloda barışı mümkün kılan şey, artık ortak değerler değil, örtüşen risklerden duyulan ortak tedirginlik olacaktır.
Soğuk Savaş’ın ardından inşa edilen liberal uluslararası düzen, özellikle son on yılda yaşanan krizlere çözüm üretememesinden ötürü yapısal kırılganlıklar ortaya çıkarmıştır. Başta İsrail saldırganlığı olmak üzere birçok bölgesel sorunun küresel çapta sistemik kırılmalar yaratması sonrası, mevcut uluslararası düzen herhangi bir somut çıkış yolu sunamamış, restorasyon sürecine tabi tutulmamış ve krizler artık sistemi çökme aşamasına taşımıştır. Çok boyutlu ve muhtelif bölgelerde kronikleşen krizler etrafındaki bu düzende sistemin ana itici gücü olarak varsayılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Rusya, Çin ve Hindistan gibi aktörler arasında artan büyük güç mücadelesi, yerel ve bölgesel savaş ve çatışmaların yayılması ve uluslararası kurumların işlevsizleşmesi mevcut düzenin meşruiyetini aşındırmıştır. Bugün ortaya çıkan tablo yalnızca klasik anlamda sistem krizini ifade etmemekte; aynı zamanda yönetilemeyen bir geçiş sürecine de tekabül etmektedir. Nitekim tek kutuplu addedilen uluslararası sistemin ana yapı taşlarından olan Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Konseyi organı içerisinde barındırdığı ve asimetrik güç hiyerarşisi inşa eden veto mekanizmasıyla felç olmuş; NATO, Washington’ın özellikle Trump’ın başkanlık dönemi politikalarından ötürü kimlik bunalımına girmiş; uluslararası hukuk normları ve ilkeleri ise ABD ve İsrail istisnacılığı örneklerinde olduğu gibi tam anlamıyla askıya alınmıştır. Dahası Trump dönemi ABD, mevcut sistemin bileşenlerinden olan birçok uluslararası kurumdan ayrılmış ve sistemin parçalanma sürecini hızlandırmıştır.
Dolayısıyla mevcut uluslararası sistem, Soğuk Savaş sonrasının kesinliklerini artık barındırmayan ve tam anlamıyla sonuçlanmış çok kutuplu bir düzene geçişin de gerçekleşmediği bir arafa yerleşmiş durumdadır.
Mezkûr nihayete ermeyen dönüşümün geleceği birçok tartışmayı beraberinde getirmektedir.
Küresel Yönetişimin Aşınması: BM, NATO ve “Barış Konseyi” Deneyi
Mevcut uluslararası düzenin dönüşümüne dair en somut örneği küresel yönetişim (global governance) adı verilen sistemin işlevsizleştirilmesidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) veto mekanizması, büyük güç rekabetinin keskinleştiği mevcut konjonktürde kolektif güvenlik üretmek yerine, krizleri bloke eden bir araç haline gelmiştir. Bu durum, BM’yi normatif bir düzen kurucu olmaktan çıkarıp, krizlerin yönetilemediği bir tartışma platformuna dönüştürmektedir. Özellikle Gazze, Lübnan, İran, Suriye gibi yüksek yoğunluklu çatışma alanlarında alınamayan kararlar, uluslararası hukukun seçici biçimde uygulanmasına zemin hazırlamaktadır. Bu seçicilik, sistemin yalnızca işlevini değil, ahlaki iddiasını da zayıflatmaktadır. Dolayısıyla BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto sistemi nedeniyle Gazze soykırımı başta olmak üzere dünya çapındaki birçok krizin çözümsüz bırakılması, çok taraflılığın kasti biçimde terk edilmesi, küresel ticaret rejiminden bağımsız uluslararası hukuka aykırı ambargoların uygulanması ve küresel kurumların zayıflaması uluslararası ortamı daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu tablo, sadece bir kurumsal işlev bozukluğu değil; 1945 sonrası düzenin ontolojik meşruiyet krizi olarak görülebilir.
Siyasi kurumlardaki bu çarpıklık güvenlik merkezli örgütlere de yansımıştır. NATO cephesinde tablo daha da çarpıcıdır. Çok kutupluluğa geçişin yarattığı jeopolitik dönüşüm, ABD’nin Trump döneminde ‘Amerika’yı önceleyen’ politikaları, gerek Transatlantik ilişkilerini gerekse Soğuk Savaş sonrası Batı blokunun güvenlik şemsiyesinin amiral gemisi olan NATO’yu eşi görülmemiş bir baskı altına sokmaktadır. ABD’nin müttefikleriyle ve ittifak içerisinde olduğu kurumlarla kısa vadeli, çıkar temelli bir güvenlik anlayışını öncelemiş ve NATO ittifakını kalıcı bir taahhütten çıkarıp maliyet-fayda hesaplarının belirlediği bir güvenlik ağına dönüştürmüştür. Trump yönetimi için NATO üyelerinin yalnızca 11’inin GDP’lerinin yüzde ikisini savunmaya ayırması hem kaynak paylaşımı hem de stratejik uyum konusunda ciddi soru işaretleri doğurmuş, yine aynı dönemde ABD NATO’nun varlığını sorgulamış ve buna Fransa gibi birkaç Batı ülkesi de söylemsel olarak katılmıştır. Güvenlik garantilerinin artık mutlak olmadığını kavrayan Avrupalı aktörler ise Washington’ın yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinden hareketle ABD’nin büyük (grand) stratejisinin Avrupa güvenliğini yalnızlaştırdığını öngörmektedir. Dolayısıyla ABD’nin fiili liderlik yapmadığı bir NATO Avrupa’nın da güvenlik ve stratejik özerklik algısını dönüştürmüştür.
Kısa vadede NATO’nun dağılması öngörülmemekle birlikte, çok boyutlu, esnek ve daha mikro bölgelerde ihdas edilen yeni güvenlik formüllerinin hayata geçirilme ihtimali kuvvetle muhtemeldir.
Bu çerçevede NATO’nun dağılmadan dönüşebileceği; ABD’nin stratejik ağırlığını koruduğu vasatta Avrupa’nın giderek özerk bir savunma mimarisi oluşturacağı ve gelecekteki küresel güvenlik muhtemelen farklı stratejik çıkarlar etrafında şekillenen yeni ittifak ağlarıyla tanımlanacağı tahmin edilebilir.
Bu bağlamda Trump yönetiminin Ocak 2026’da hayata geçirdiği “Barış Konseyi” (Board of Peace) girişimi özellikle dikkat çekmektedir. Kavram ilk olarak ABD’nin Eylül 2025’te sunduğu Gazze için 20 maddelik barış planında ortaya çıkmış; ardından Kasım 2025’te BM Güvenlik Konseyi kararıyla (Rusya ve Çin’in çekimser oylarıyla) onaylanmıştır. Resmi söylemde BM’yi “tamamlayıcı” olarak konumlandıran bu yapı, gerçekte köklü bir yeniden düzenleme girişiminin yansımasıdır.
BM’nin önemli finansman kesintileri ve küresel çatışmaları yönetmedeki rolüne yönelik ağır eleştirilerle sarsıldığı bir dönemde Barış Konseyi, küresel çatışmaları yönetmek üzere tasarlanmış yeni bir uluslararası örgüt olarak sahneye çıkmıştır.
Trump’ın merkezinde yer aldığı bu girişim uluslararası sistemin mevcudiyetine ve geleceğine dair hem olumlu hem de olumsuz birtakım dinamikler barındırmaktadır. Olumsuzluklar bağlamında Barış Konseyi, kapsamlı çok taraflı bir alternatiften ziyade Trump yönetiminin politika girişimi olarak değerlendirilebilir. Trump’ın başkanlık süresinin bitmesi halinde dahi Konsey’in başkanlığını sürdürecek olması, oluşumun kurumsal bir yapıdan ziyade şahsi bir girişim olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca Barış Konseyi, kolektif biçimde küresel yönetişimi reforme etme çabasından değil, İsrail saldırganlığı nedeniyle ortaya çıkan istikrarsızlığı ve çatışmayı sonlandırma, arabuluculuk yapma ve süreçleri yeniden yapılandırma hedefiyle değil; aksine bütün bu süreçleri ABD’nin ve İsrail’in stratejik tercihlerine ve çıkarlarına göre şekillendirme girişimi olarak kodlanmaktadır. Rusya girişime mesafeli yaklaşmakta, Çin açık bir çekince şerhi koymakta, Avrupa ise katkı bedelini siyasi bir tutum olarak algılamaktadır. Bununla birlikte, Barış Konseyi’nin BM ile uyumlu ve şeffaf biçimde hayata geçirilmesi halinde küresel çatışma çözümünü güçlendirebilecek tamamlayıcı bir araç haline gelebileceği de tartışılmaktadır.
Fakat gelinen noktada, ilan edildiği günden bugüne kadar ateşkes ilan edilmesine rağmen Gazze, Lübnan ve Suriye gibi noktalarda Konsey’in İsrail saldırganlığını durdurmamış olması, aksine İsrail ve ABD’nin ortaklaşa İran’a saldırmış olması Barış Konseyi’nin küresel yönetişime katkı sunmadığını göstermekte, mevcut uluslararası sistemin dönüşümüne dair tartışmaları güçlendirmektedir.
Ortadoğu’da Büyük Dönüşüm: İttifaklar, Çatışmalar ve Güç Haritasının Yeniden Çizimi
Küresel düzeydeki bu dönüşümün en yoğun hissedildiği alanların başında Ortadoğu gelmektedir. Bölge, klasik güç dengesi modellerinin ötesine geçen, daha akışkan ve çok katmanlı bir jeopolitik yapıya doğru ilerlemektedir. Bu süreçte belirleyici olan unsur, tek bir hegemonun yükselişi değil, çoklu aktörlerin rekabet ettiği bir güç boşluğunun oluşmasıdır. Bu anlamda özellikle Aksa Tufanı sonrası müşahede edilen süreçte, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini kökten sarsan bir dizi gelişme yaşanmıştır. Gazze’de işlenen İsrail soykırımı, Siyonizm’in saldırganlığının Katar gibi arabulucu ülkelere kadar uzanmış ve 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’ın askeri tesislerine ve üst düzey siyasal kadroya yönelik koordineli bir hava saldırısı başlatmış; bu saldırılar sonucunda binlerce sivil öldürülmüştür. Mezkur gelişmeler gerek İsrail-İran arasındaki gölge savaşları doğrudan savaşa evirmiş gerekse bölgesel güç haritasını köklü biçimde yeniden düzenlemiştir. ABD’nin İsrail saldırıları karşısında Katar gibi müttefiklerine güvenlik tedarik etmemesi, istikrarsızlığa doğrudan katkı sunması ve İsrail saldırganlığına karşı Siyonizm’e çok boyutlu güç tedarik etmesi bölgedeki Washington algısını yıkmıştır. Öte yandan, askeri ve siyasi liderlerini kaybetmesine rağmen İran’ın 1 aydan fazla süre ABD-İsrail saldırganlığına karşı direnmesi ve bölgedeki ABD üslerine saldırılar yapması da bölgesel güç dengelerini değiştirmiş ve bölgede yeni ittifak yapılanmalarına dair girişimler başlatmıştır.
Bu süreçte en dikkat çekici eksen, Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır yakınlaşmasıdır.
3 Şubat 2026’da Cumhurbaşkanı Erdoğan Suudi Arabistan’ı ziyaret etmiş; ziyaret sonunda yayımlanan ortak bildiri iki ülke arasında ekonomik, enerji ve güvenlik bağlarını güçlendirme iradesini yansıtmakta, Suriye, Yemen, Sudan, Gazze ve Somali başta olmak üzere tüm bölgesel meselelerde geniş bir mutabakat sergilemektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ertesi gün gerçekleştirdiği Mısır ziyaretinde ise iki ülkenin ikili ticaret hacmini 9 milyar dolardan 15 milyar dolara çıkarma hedefini belirlediği ve Mısır gazının Türkiye’ye iletimi ile deniz kuvvetleri iş birliği gibi somut alanlarda anlaşmalar imzaladığı bilinmektedir. Ayrıca Pakistan’ın da bu sürecin ortağı haline gelmesi, ADF 2026’daki bakanlar toplantısında verilen mesajlar bölgesel güç dengelerinin değiştiğini göstermektedir.
Bununla birlikte, bu gelişmeler yalnızca ikili değil, bölgesel sonuçlar doğuran yeni bir eksenin habercisi olarak okunabilir.
Mısır, Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın toplam nüfusu 500 milyona yaklaşmakta; Pakistan nükleer güce, Suudi Arabistan dünyanın üçüncü büyük petrol tedarikçisi ve İslam’ın kutsal mekânlarının koruyucusu konumuna, Türkiye NATO’nun ikinci büyük ordusuna, Mısır ise Süveyş Kanalı’na sahiptir.
Bu eksenle bölgesel kutuplaşma derinleşmekte, Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır-Pakistan merkezli bölge ülkelerini dışlamayan bu atmosferin karşısında İsrail, Kıbrıs Rum tarafı, Yunanistan yer almaktadır. Bu bloklaşma sürecinin sınırları ve kapsamı dışlayıcı olmamakla birlikte, temelde İsrail’i dengeleme odaklı olduğu ifade edilebilir. Bu noktada ‘İbrahim Anlaşmaları’nın yarattığı İsrail’i normalleştirme momentumunun durma noktasına gelmesiyle birlikte Suudi Arabistan, öngörülemeyen ve hegemonik bir İsrail ile normalleşmeyi dondurmuştur. Bütün soykırım sürecine rağmen bazı bölge aktörleri İsrail ile ilişkileri açıktan sürdürmüş ve bölgesel kamplaşma öngörülemez hale gelmiştir.
İsrail’in bölgesel konumu ise paradoksal bir görüntü sergilemektedir. Askerî açıdan güçlü, diplomatik açıdan giderek daha yalnız bir aktöre dönüşmektedir. İsrail, bölgenin en ‘gelişmiş’ ekonomisine ve en güçlü ordusuna sahipken, diğer bölgesel güçlerle ilişkileri Mısır’la gergin, Suudi Arabistan’la güvensiz, Türkiye ile söylem düzeyinde düşmanca bir nitelik almaktadır. Kudüs ve Filistin davasında ise bölgesel kamuoyu ile uluslararası hukuk normları arasındaki derin uçurum kapanmamış; Türkiye-İsrail bölgesel rekabetinin özellikle Suriye’nin geleceği üzerinden şiddetlenmesi beklenmektedir.
Körfez’in iç dinamikleri de istikrarsız bir görünüm arz etmektedir. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabet Yemen, Sudan ve Doğu Afrika’da somutlaşmakta; Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye gibi “çok taraflı girişimciler” artık tek bir eksen seçmek yerine ABD, Çin ve Rusya arasında stratejik denge politikası güderek kendi ulusal özerkliklerini en üst düzeye taşımaya çalışmaktadır.
Gazze ve Batı Şeria’nın önümüzdeki on yıldaki seyri, doğrudan uluslararası sistemin dönüşümünün yönüne bağlı olarak şekillenecektir. Mevcut eğilimlerin devamı ve özellikle büyük güçler rekabetinin normatif müdahaleleri ikincilleştirmesi halinde, İsrail’in sahadaki işgali ve fiili durumu kalıcılaştırmaya yönelik stratejilerini derinleştirmesi beklenebilir. Bu bağlamda Gazze’de Siyonist demografik mühendislik, mekânsal daraltma ve yaşanabilirliğin sistematik biçimde ortadan kaldırılması; Batı Şeria’da ise yerleşim genişlemesi, ilhak benzeri idari düzenlemeler ve parçalı egemenlik yapılarının kurumsallaşması öne çıkacaktır. Uluslararası hukuk mekanizmalarının etkisizliğinin sürmesi, bu süreçleri yalnızca hızlandırmakla kalmayacak, aynı zamanda “geri döndürülemez gerçeklikler” üretme kapasitesini artıracaktır.
Buna karşılık, küresel güç dağılımında İsrail aleyhine somut bir kırılma yaşanmadığı sürece, işgal, etnik temizlik ve yapısal şiddet pratiklerinin süreklilik kazanması yüksek olasılık olarak değerlendirilebilir.
Ekonomi, Enerji ve Kontrollü İstikrarsızlık
Uluslararası sistemin ve Ortadoğu’daki güç dengelerini etkileyen en belirgin unsurlarından biri, ekonomi-politik dönüşüm ile güvenlik dinamiklerinin iç içe geçmesidir.
Küresel ekonomi, artık tekil bir entegrasyon modeli yerine, bölgeselleşmiş ve parçalı bir yapıya doğru ilerlemektedir.
Tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması, ekonomik milliyetçiliğin yükselişi ve stratejik sektörlerde devlet müdahalesinin artması, küreselleşmenin önceki formunun sona erdiğini göstermektedir. Enerji jeopolitiği bu dönüşümün merkezinde yer almaktadır. Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarına olan bağımlılık, küresel sistemde kalıcı bir kırılganlık yaratmaktadır. Bu durum, alternatif enerji hatlarının geliştirilmesini ve yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlanmasını teşvik etmektedir. Körfez ülkelerinin hidrojen enerjisi ve yapay zekâ altyapılarına yönelmesi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir yeniden konumlanma stratejisidir. Bu ekonomik dönüşüm, güvenlik alanında da yeni bir paradigma yaratmaktadır. Son 10 yıllık dönemde büyük ölçekli doğrudan savaşların yerini, daha sınırlı ancak süreklilik arz eden çatışmalar alması bunu doğrular niteliktedir. Nitekim vekâlet savaşları, hibrit tehditler ve ekonomik yaptırımlar, uluslararası rekabetin temel araçları haline gelmiştir. Bu durum, sistemin tamamen kaotik bir yapıya evrilmesini engelleyen ancak istikrarlı bir barışın da oluşmasına izin vermeyen bir denge yaratmaktadır. Bu bağlamda ortaya çıkan tablo, “kontrollü istikrarsızlık” olarak tanımlanabilir. Barış, artık ortak değerler veya normatif uzlaşı üzerinden değil; aktörlerin karşılıklı kırılganlıklarının farkında olmalarından kaynaklanan bir denge üzerinden sağlanacaktır. Başka bir ifadeyle, savaşın maliyeti barışı sürdüren temel unsur haline gelecektir.
Sonuç olarak, önümüzdeki on yıl için en gerçekçi öngörü, kaçınılmaz bir kaosun ya da başarılı bir düzenin kristalleşeceğidir. Çatışma çözümü ve iş birliğini uzun süredir destekleyen mekanizmalar, kutuplaşma ve güvensizlik nedeniyle baskı altındadır; hatta kolektif güvenlik mimarisinin özünü oluşturan köklü ittifaklar bile bu değişimlerden payını almaktadır.
Büyük ihtimalle BM reformsuz kalmaya devam edecek, NATO dönüşümünü tamamlayamadan işlevini sürdürecek, Barış Konseyi ise kapasitesinin çok ötesinde beklentilerle boğuşacaktır.
Ortadoğu’da ise “şiddetli geçiş” dönemi devam edecektir. İsrail’in işgalci bir aktör olarak var olduğu ve saldırganlığı her geçen gün artırması, çeşitlendirmesi ve yaymasına rağmen cezasız kalması bölge aktörlerini Türkiye-Suudi Arabistan-Mısır-Pakistan eksenine kaydırabilir.
Dünya, güç dağılımının hızla değiştiği ancak bu değişimi yönetecek kurumsal kapasitenin geride kaldığı bir döneme girmektedir.
Bu nedenle geleceğin uluslararası sistemi, tek bir düzenle açıklanamayacak; rekabet eden düzen parçalarının bir arada var olduğu, parçalı ve hibrit bir yapı olarak şekillenecektir. Nitekim kurumlar yavaş, krizler hızlı; normlar kırılgan, çıkarlar ise giderek daha katı bir hal almaktadır.
Bu tabloda barışı mümkün kılan şey, artık ortak değerler değil, örtüşen risklerden duyulan ortak tedirginlik olacaktır.
Bu Sayfada:
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir






