Hakim Uluslararası Düzenin Yıkımı
Hakim Uluslararası Düzenin Yıkımı

Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.
Özet
Raporun küresel siyaset perspektifini ele alan bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki soykırımının, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal uluslararası düzenin çöküşünü nasıl belgelediği analiz edilmektedir. Metinde, Batı dünyasının Ukrayna işgaline verdiği tepki ile Gazze’deki sessizliği arasındaki derin uçurum, sistemin çifte standartlı yapısının en somut kanıtı olarak sunulmaktadır. Uluslararası hukukun, tarafsız bir mekanizma olmaktan çıkıp güçlü devletlerin stratejik aparatına dönüştüğü vurgulanırken; "meşru müdafaa" adı altında sivil altyapının hedef alınmasının küresel normları aşındırdığı belirtilmektedir. Çalışma, mevcut düzenin meşruiyetini yitirdiğini savunarak, Batı merkezli hegemonya yerine medeniyetler arası mutabakata ve adalete dayalı yeni, çoğulcu bir uluslararası sistemin inşasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.
Anahtar Kelimeler: Liberal Düzen Kriz, Çifte Standart, Uluslararası Hukuk, Yeni Küresel Sistem.
İki yıldan fazla süren İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırımcı saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerine yönelik en ağır sınavlardan birini teşkil etmektedir. Bu süreç, sadece bir bölgesel çatışmanın trajedisinden ibaret olmayıp, uluslararası hukukun işlerliği, insan hakları söyleminin samimiyeti ve çok taraflı kurumların etkinliği gibi temel meselelerde sistemik bir krizi gözler önüne sermiştir. İngiltere ve Fransa gibi mütehakkim Batılı güçlerin, her şey olup bittikten sonra Filistin’i devlet olarak tanıması ya da İsrail’e yarım ağızla ateşkes çağrısı yapması gibi kısmi jestleri bir yana koyarsak, İsrail, Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana açıkça bir soykırım suçu işlerken dahi, bu korsan devlete vermeye devam ettiği destek, bu düzenin evrensel iddiaları ile jeopolitik çıkarlar arasındaki derin uçurumu ortaya çıkarmıştır. Bu kompozisyonda, Gazze'de yaşananlar üzerinden hakim uluslararası düzenin nasıl bir inandırıcılık krizi içine sürüklendiği, bu krizin somut tezahürleri olan çifte standartlar, yaptırımsızlık ve kurumsal çöküş tahlil konusu edilecek ve yaşanan dönüşümün küresel siyasete etkileri ele alınacaktır.
Hakim uluslararası düzenin temel vaadi, gücün değil hukukun üstünlüğüne dayalı, istikrarlı ve öngörülebilir bir küresel ortam yaratmaktı. Ancak Gazze, aynen 1990’larda Bosna ve Ruanda soykırımlarında ya da ABD’nin bu yüzyılın başlarında Afganistan’ı (2001) ve Irak’ı (2003) işgalinde olduğu gibi, bu vaadin ciddi bir şekilde sorgulanmasına neden olmuştur.
Uluslararası toplumun, özellikle de Batı'nın öncülük ettiği güç merkezlerinin, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini etkili bir şekilde durdurmak veya yaptırıma tâbi tutmak konusundaki müşterek aczi, mevcut düzenin çöküşünün en açık göstergesidir.
İki yılı aşkın süredir Gazze'de Filistinlileri sonu gelmeyen acımasız hava ve kara saldırılarına maruz bırakarak katliamlar silsilesiyle ve onları açlığa mahkûm ederek ortadan kaldırma hedefini (enkaz altında olanlar bir yana) 70 bine yakın Filistinliyi katlederek ve 170 bin kadarını yaralayarak kısmen ‘başarmış’ olan İsrail, aynı zamanda, mümkün olabilirse, Gazzelileri kendi topraklarından cebrî olarak başka ülkelere yollamayı hedeflemiştir. Siyonist terör devletinin bu hiçbir sınır gözetmeyen savaş stratejisi, herhangi bir anlamlı yaptırımla karşılaşmadan hayata geçirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, merkezinde uluslararası hukukun, uluslararası kurumların ve insan haklarının olduğu söylenen liberal uluslararası düzen, aslında hiçbir zaman savunur göründüğü kuralları ve ilkeleri hayata geçirmemiş, hem Soğuk Savaş döneminde hem de sonrasında emperyalist işgaller, vahim insan hakları ihlâlleri ve özellikle yoksul ülkeleri hedef alan acımasız iktisadî sömürü ağları kesif bir şekilde varlığını sürdürmüştür. ‘Gazze sonrasında’ ise bu vahim gerçeği sıradan insanlar dâhil tüm dünya görmüştür.
Bugün, uluslararası hukukun artık tarafsız bir ilkeler bütünü olarak değil; güçlü aktörlerin, ulusal çıkarlarına uyduğunda kullandığı, uymadığında ise görmezden geldiği stratejik bir araç olduğu artık herkesçe görülmektedir.
Gazze, böylece, liberal uluslararası düzenin maskesini düşürmüş ve onun altında yatan çifte standartlar ve cezasızlık kültürünü tüm dünyaya teşhir etmiştir.
Bu çifte standardın en çarpıcı tezahürü, Batı'nın Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ile İsrail'in Gazze operasyonuna verdiği tepkiler arasındaki uçurumdur. Rusya 2022'de Ukrayna'yı işgal ettiğinde, Batı hükümetleri derhal uluslararası hukukun temel ilkelerini -egemenliğin dokunulmazlığı, toprak bütünlüğü ve sivillerin korunması- hatırlattı. Rusya’ya hızlı, koordineli ve ağır yaptırımlar uygulandı; Ukrayna'ya benzeri görülmemiş askerî ve malî destek sağlandı. Bu tepki, liberal düzenin ilkeleri tehdit altındayken nasıl harekete geçebileceğinin bir örneği olarak sunuldu.
Buna karşılık, insanî yıkımın ve sivil kayıpların boyutunun insan havsalasını zorladığı Gazze'de, aynı Batılı hükümetler tamamen farklı bir tutum sergiledi. Şiddeti durdurmak için harekete geçmek bir yana, başta BM Güvenlik Konseyi olmak üzere, uluslararası forumlarda İsrail'i korumak ve kollamak için aktif bir diplomasi yürüttüler. İsrail'e silah tedarik etmeye devam ettiler, ateşkes çağrılarına kulaklarını tıkadılar, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) gibi hayatî insanî kuruluşlara fonları kestiler ve İsrail politikalarını eleştiren kurumları susturmaya ve etkisizleştirmeye çalıştılar.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) 2024'te İsrailli önde gelen bazı yetkililer için (ve tamamen hayal ürünü iddialarla bazı Hamaslı üst düzey yetkililer için) tutuklama kararı çıkarması, bu sistematik çifte standarda nâdir bir kurumsal itirazdı. Ancak buna verilen tepkiler, sorunun derinliğini bir kez daha gözler önüne serdi. ABD, mahkemeyi yaptırımlarla tehdit ederken, bazı Avrupa devletleri de UCM'nin yetkisini ve meşruiyetini sorguladı. Bu durum, uluslararası adaletin sınırlarının hukuk ilkelerinden ziyade jeopolitik güç ve çıkarlar tarafından çizildiği gerçeğinin altını bir kez daha çizdi.
Gazze'de yaşananlar, sadece mevcut kuralların çifte standardını göstermekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası normların geleceği için tehlikeli emsaller oluşturdu. İsrail'in Gazze'de sivil altyapıyı, hastaneleri, üniversiteleri ve mülteci kamplarını "askeri hedef" olarak yeniden tanımlama ve bu tanımla yıkımı meşrulaştırma çabası, uluslararası insanî hukukun temel taşlarını aşındırdı. Bu norm aşınması, diğer bölgelerde de yankı buldu. Örneğin, Güney Asya'da, Hindistan'ın, işgali altındaki Keşmir'deki Pahalgam saldırısını gerekçe göstererek, somut kanıt sunmadan Pakistan'a yönelik dinî mekânları hedef alan Sindoor Operasyonunu başlatması, doğrudan İsrail'in Gazze'de uyguladığı taktiklerden ilham almıştır. Burada da "meşru müdafaa" ve "terörle mücadele" söylemi, ulusal egemenliği ihlâl etmek ve sivil katliamlara sebebiyet vermek için bir paravan olarak kullandı. Benzer şekilde, İran'a yönelik olarak İsrail tarafından (ABD’nin desteğinde) hayata geçirilen hava saldırıları, "önleyici saldırı” doktrininin pervasız bir örneğini teşkil etti.
Bu doktrin, artık dar, son çare olarak başvurulan ve "yakın, acil ve kaçınılmaz" bir tehdide karşı kullanılan bir norm olmaktan çıkmış; güçlü devletlere, belirsiz ve kanıtlanmamış gelecek tehditleri bahane ederek, istedikleri zaman ve yerde egemenlik ihlâli yapma, saldırıyı başlatma ve hukukî temelini sonradan inşa etme imkânı tanıyan stratejik bir araca dönüşmüştür. Bu durum, uluslararası istikrarı sağlayan en temel ilkelerden biri olan egemen eşitlik ve devletlerin toprak bütünlüğü ilkesini ayaklar altına almıştır.
İsrail'in Gazze'deki savaşı devam ettikçe, küresel kamuoyu da keskin bir dönüşüm yaşamaktadır. Geleneksel Batılı medya ve siyasî söylemlerin kontrol ettiği anlatı, sosyal medya ve sivil toplumun yükselen sesi karşısında ciddi biçimde kırılmıştır. Sokaklardan kampüs alanlarına, sosyal medya platformlarından akademik çevrelere kadar uzanan geniş bir yelpazede,
Gazze'deki duruma yönelik kamusal tepki, Batı liberalizminin evrenselci iddiaları ile pratiği arasındaki uçurumu sorgulamaya zorlamaktadır.
Onlarca yıldır Batılı anlatılar, Filistinlileri sistematik olarak ötekileştirdi, onların direnişini ‘terörizm’ olarak etiketledi İsrail'in saldırganlığını ve işgal politikalarını eleştiriden muaf tuttu. Ne var ki bu durum, gerçek zamanlı olarak paylaşılan görüntüler, bağımsız gazetecilik ve küresel aktivizm sayesinde değişiyor. İsrail’in Gazze’de 7/24 devam eden soykırımına, Filistin halkını açlığa mahkûm etmesine ve onları zorla yerlerinden etmesine öfkelenen geniş halk kitleleri ile Batılı siyasî seçkinler arasında derin bir güven ve algı uçurumu oluştu. Bu paradigma kayması, sadece İsrail-Filistin meselesine bakışı değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Batı'nın "dünya polisliği" ve "değerlerin savunuculuğu" iddialarının da meşruiyet zeminini kaybetmesine neden oluyor. Gazze'ye verilen küresel tepki, sadece diplomatik bir başarısızlığı değil, aynı zamanda Batı’nın güdümündeki hakim uluslararası düzenin, ve onun norm ve kurumların inandırıcılığındaki daha derin bir çöküşü gözler önüne sermiş bulunuyor.
Yaşanan kriz, mevcut uluslararası düzenin doğasına dair temel soruları gündeme getirmektedir. Sistem, gerçekten de evrensel ve tarafsız mıdır, yoksa Batı'nın tarihsel üstünlüğünü ve çıkarlarını sürdürmek için tasarlanmış bir yapı mıdır? İkincisinin doğru olmadığını ileri sürmek pek mümkün görünmemektedir.
Modern uluslararası düzen, temelde Batı'nın değerler sistemi ve dünya tasavvuru üzerine inşa edilmiştir. Bu düzende, “evrensel kural oluşturma imtiyazı” fiilen Batı'ya aittir. Zira Batı, kendi değerler sisteminin ve uygarlık anlayışının evrensel olduğunu, modern dünyada geçerliliği ve ahlâkî üstünlüğü olan tek model olduğunu varsaymıştır. Buna karşılık, Batılı olmayan medeniyetlerin oluşturduğu normlar bütünü ise, "yerel", "geleneksel" ve “ilerlemeye engel” olarak küçümsenmiş, hatta bağlayıcılıkları şüpheyle karşılanmıştır.
Batı, bu düzeni tüm insanlık için değil, öncelikle kendi menfaatleri doğrultusunda inşa etmiştir. Kendi öznel tarihinin bir ürünü olan laik ulus-devlet modelini, modernliğin ve evrenselliğin tek meşru siyaset ve hukuk modeli olarak dayatarak, diğer toplumları kendi tarihlerinden, dinlerinden ve geleneklerinden koparmayı hedeflemiştir. Bunu, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar aracılığıyla; Hollywood filmleri, hakim medya düzenleri ve akademik yapılar yoluyla; kimi zaman iknâ ve dönüştürme, kimi zaman ise askerî darbeler, iktisadî baskılar veya doğrudan müdahalelerle gerçekleştirmiştir.
Ancak bugün, Gazze'de yaşananlar, bu düzenin yaldızlarının bir bir döküldüğünü göstermiş bulunuyor. Mevcut uluslararası düzenin, Batı dışı dünyanın mazlumları, özellikle de Müslümanları için adalet sağlamak bir yana, çoğu zaman emperyalist saldırganlar için bahane üreten bir aparata dönüştüğü artık herkesin mâlûmudur.
İsrail'in Gazze saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerini derinden sarstı. Bu sarsıntı, sadece bir bölgedeki çatışmadan kaynaklanmıyor; aksine, sistemin çekirdeğindeki çürümüşlüğü -çifte standartlar, cezasızlık, yapısal adaletsizlik ve evrensellik iddiasındaki samimiyetsizlik- gözler önüne seriyor. Yaşananlar, uluslararası hukukun, ‘güçlünün hukuku’na dönüşme tehlikesini barındırdığını ve kurallara dayalı sistemin, kuralların olmadığı bir güç mücadelesine evrilebileceğini gösteriyor.
Bu tablo karşısında, medeniyetler arası mutabakata dayalı, daha âdil ve çoğulcu bir uluslararası yapılanmaya duyulan ihtiyaç her zamankinden daha büyük bir âciliyet kesbediyor.
Bu yeni yapılanmada, her medeniyet veya coğrafi saha -İslam dünyası, Batı, Çin, Afrika, Latin Amerika, Hindistan, Rusya gibi- kendi değerleri ve tarihî tecrübesiyle uyumlu bir hukuksal çerçeve içinde, bölgesel meselelere ilişkin çözümler üretebilmeli, normlar koyabilmeli ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları geliştirebilmelidir. Bölgesel sorunlar, bu platformların kendi oluşturacağı hukuk normlarına uygun biçimde çözülmeli; iklim krizi, yoksulluk ve aşırı silahlanma gibi küresel nitelikteki sorunlar ise, bu medeniyet ve bölge temsilcilerinden oluşan bir "Medeniyetler Arası Konsey" bünyesinde müzakere edilerek küresel anlaşmalara varılmalıdır.
Bugün İslam dünyası, son yüzyılda hiç olmadığı kadar ortak bir tehdit algısı ve dayanışma ihtiyacı içindedir. Gazze'de yaşananlar, küresel sisteme güçlü bir biçimde kenetlenmiş olan ve üstelik bazı Batılı devletlerle güvenlik alanında stratejik ortaklığı olan Katar'ı hedef alan İsrail hava saldırısı, Hindistan'ın Pakistan'a saldırıları, ve İsrail’in İran’a saldırıları, İslam coğrafyasındaki hiçbir aktörün Batılı mütehakkim güçlerin olası saldırıları karşısında güvende olmadığını ortaya koymuştur. Tüm Müslüman aktörler aynı gemidedir.
Bu nedenle, yeni ve âdil bir düzen arayışında, kendi içinde dayanışmayı sağlamış, entelektüel ve stratejik kapasitesini güçlendirmiş bir İslam dünyasının rol alması büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, Gazze bir mîlât olmuştur. Sadece bir insanlık trajedisini değil, aynı zamanda eskimiş, adaletsiz ve inandırıcılığını yitirmiş bir küresel düzenin çöküşünü ve yerine neyin konulacağına dâir bir arayışın başlangıcını simgelemektedir. Bu arayış, hukukun üstünlüğüne, adalete, gerçek anlamda eşit egemenliğe ve kültürel çoğulculuğa dayanan yeni bir uluslararası düzenin inşasını zorunlu kılmaktadır.
Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.
Özet
Raporun küresel siyaset perspektifini ele alan bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki soykırımının, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal uluslararası düzenin çöküşünü nasıl belgelediği analiz edilmektedir. Metinde, Batı dünyasının Ukrayna işgaline verdiği tepki ile Gazze’deki sessizliği arasındaki derin uçurum, sistemin çifte standartlı yapısının en somut kanıtı olarak sunulmaktadır. Uluslararası hukukun, tarafsız bir mekanizma olmaktan çıkıp güçlü devletlerin stratejik aparatına dönüştüğü vurgulanırken; "meşru müdafaa" adı altında sivil altyapının hedef alınmasının küresel normları aşındırdığı belirtilmektedir. Çalışma, mevcut düzenin meşruiyetini yitirdiğini savunarak, Batı merkezli hegemonya yerine medeniyetler arası mutabakata ve adalete dayalı yeni, çoğulcu bir uluslararası sistemin inşasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.
Anahtar Kelimeler: Liberal Düzen Kriz, Çifte Standart, Uluslararası Hukuk, Yeni Küresel Sistem.
İki yıldan fazla süren İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırımcı saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerine yönelik en ağır sınavlardan birini teşkil etmektedir. Bu süreç, sadece bir bölgesel çatışmanın trajedisinden ibaret olmayıp, uluslararası hukukun işlerliği, insan hakları söyleminin samimiyeti ve çok taraflı kurumların etkinliği gibi temel meselelerde sistemik bir krizi gözler önüne sermiştir. İngiltere ve Fransa gibi mütehakkim Batılı güçlerin, her şey olup bittikten sonra Filistin’i devlet olarak tanıması ya da İsrail’e yarım ağızla ateşkes çağrısı yapması gibi kısmi jestleri bir yana koyarsak, İsrail, Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana açıkça bir soykırım suçu işlerken dahi, bu korsan devlete vermeye devam ettiği destek, bu düzenin evrensel iddiaları ile jeopolitik çıkarlar arasındaki derin uçurumu ortaya çıkarmıştır. Bu kompozisyonda, Gazze'de yaşananlar üzerinden hakim uluslararası düzenin nasıl bir inandırıcılık krizi içine sürüklendiği, bu krizin somut tezahürleri olan çifte standartlar, yaptırımsızlık ve kurumsal çöküş tahlil konusu edilecek ve yaşanan dönüşümün küresel siyasete etkileri ele alınacaktır.
Hakim uluslararası düzenin temel vaadi, gücün değil hukukun üstünlüğüne dayalı, istikrarlı ve öngörülebilir bir küresel ortam yaratmaktı. Ancak Gazze, aynen 1990’larda Bosna ve Ruanda soykırımlarında ya da ABD’nin bu yüzyılın başlarında Afganistan’ı (2001) ve Irak’ı (2003) işgalinde olduğu gibi, bu vaadin ciddi bir şekilde sorgulanmasına neden olmuştur.
Uluslararası toplumun, özellikle de Batı'nın öncülük ettiği güç merkezlerinin, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini etkili bir şekilde durdurmak veya yaptırıma tâbi tutmak konusundaki müşterek aczi, mevcut düzenin çöküşünün en açık göstergesidir.
İki yılı aşkın süredir Gazze'de Filistinlileri sonu gelmeyen acımasız hava ve kara saldırılarına maruz bırakarak katliamlar silsilesiyle ve onları açlığa mahkûm ederek ortadan kaldırma hedefini (enkaz altında olanlar bir yana) 70 bine yakın Filistinliyi katlederek ve 170 bin kadarını yaralayarak kısmen ‘başarmış’ olan İsrail, aynı zamanda, mümkün olabilirse, Gazzelileri kendi topraklarından cebrî olarak başka ülkelere yollamayı hedeflemiştir. Siyonist terör devletinin bu hiçbir sınır gözetmeyen savaş stratejisi, herhangi bir anlamlı yaptırımla karşılaşmadan hayata geçirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, merkezinde uluslararası hukukun, uluslararası kurumların ve insan haklarının olduğu söylenen liberal uluslararası düzen, aslında hiçbir zaman savunur göründüğü kuralları ve ilkeleri hayata geçirmemiş, hem Soğuk Savaş döneminde hem de sonrasında emperyalist işgaller, vahim insan hakları ihlâlleri ve özellikle yoksul ülkeleri hedef alan acımasız iktisadî sömürü ağları kesif bir şekilde varlığını sürdürmüştür. ‘Gazze sonrasında’ ise bu vahim gerçeği sıradan insanlar dâhil tüm dünya görmüştür.
Bugün, uluslararası hukukun artık tarafsız bir ilkeler bütünü olarak değil; güçlü aktörlerin, ulusal çıkarlarına uyduğunda kullandığı, uymadığında ise görmezden geldiği stratejik bir araç olduğu artık herkesçe görülmektedir.
Gazze, böylece, liberal uluslararası düzenin maskesini düşürmüş ve onun altında yatan çifte standartlar ve cezasızlık kültürünü tüm dünyaya teşhir etmiştir.
Bu çifte standardın en çarpıcı tezahürü, Batı'nın Rusya'nın Ukrayna'yı işgali ile İsrail'in Gazze operasyonuna verdiği tepkiler arasındaki uçurumdur. Rusya 2022'de Ukrayna'yı işgal ettiğinde, Batı hükümetleri derhal uluslararası hukukun temel ilkelerini -egemenliğin dokunulmazlığı, toprak bütünlüğü ve sivillerin korunması- hatırlattı. Rusya’ya hızlı, koordineli ve ağır yaptırımlar uygulandı; Ukrayna'ya benzeri görülmemiş askerî ve malî destek sağlandı. Bu tepki, liberal düzenin ilkeleri tehdit altındayken nasıl harekete geçebileceğinin bir örneği olarak sunuldu.
Buna karşılık, insanî yıkımın ve sivil kayıpların boyutunun insan havsalasını zorladığı Gazze'de, aynı Batılı hükümetler tamamen farklı bir tutum sergiledi. Şiddeti durdurmak için harekete geçmek bir yana, başta BM Güvenlik Konseyi olmak üzere, uluslararası forumlarda İsrail'i korumak ve kollamak için aktif bir diplomasi yürüttüler. İsrail'e silah tedarik etmeye devam ettiler, ateşkes çağrılarına kulaklarını tıkadılar, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) gibi hayatî insanî kuruluşlara fonları kestiler ve İsrail politikalarını eleştiren kurumları susturmaya ve etkisizleştirmeye çalıştılar.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) 2024'te İsrailli önde gelen bazı yetkililer için (ve tamamen hayal ürünü iddialarla bazı Hamaslı üst düzey yetkililer için) tutuklama kararı çıkarması, bu sistematik çifte standarda nâdir bir kurumsal itirazdı. Ancak buna verilen tepkiler, sorunun derinliğini bir kez daha gözler önüne serdi. ABD, mahkemeyi yaptırımlarla tehdit ederken, bazı Avrupa devletleri de UCM'nin yetkisini ve meşruiyetini sorguladı. Bu durum, uluslararası adaletin sınırlarının hukuk ilkelerinden ziyade jeopolitik güç ve çıkarlar tarafından çizildiği gerçeğinin altını bir kez daha çizdi.
Gazze'de yaşananlar, sadece mevcut kuralların çifte standardını göstermekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası normların geleceği için tehlikeli emsaller oluşturdu. İsrail'in Gazze'de sivil altyapıyı, hastaneleri, üniversiteleri ve mülteci kamplarını "askeri hedef" olarak yeniden tanımlama ve bu tanımla yıkımı meşrulaştırma çabası, uluslararası insanî hukukun temel taşlarını aşındırdı. Bu norm aşınması, diğer bölgelerde de yankı buldu. Örneğin, Güney Asya'da, Hindistan'ın, işgali altındaki Keşmir'deki Pahalgam saldırısını gerekçe göstererek, somut kanıt sunmadan Pakistan'a yönelik dinî mekânları hedef alan Sindoor Operasyonunu başlatması, doğrudan İsrail'in Gazze'de uyguladığı taktiklerden ilham almıştır. Burada da "meşru müdafaa" ve "terörle mücadele" söylemi, ulusal egemenliği ihlâl etmek ve sivil katliamlara sebebiyet vermek için bir paravan olarak kullandı. Benzer şekilde, İran'a yönelik olarak İsrail tarafından (ABD’nin desteğinde) hayata geçirilen hava saldırıları, "önleyici saldırı” doktrininin pervasız bir örneğini teşkil etti.
Bu doktrin, artık dar, son çare olarak başvurulan ve "yakın, acil ve kaçınılmaz" bir tehdide karşı kullanılan bir norm olmaktan çıkmış; güçlü devletlere, belirsiz ve kanıtlanmamış gelecek tehditleri bahane ederek, istedikleri zaman ve yerde egemenlik ihlâli yapma, saldırıyı başlatma ve hukukî temelini sonradan inşa etme imkânı tanıyan stratejik bir araca dönüşmüştür. Bu durum, uluslararası istikrarı sağlayan en temel ilkelerden biri olan egemen eşitlik ve devletlerin toprak bütünlüğü ilkesini ayaklar altına almıştır.
İsrail'in Gazze'deki savaşı devam ettikçe, küresel kamuoyu da keskin bir dönüşüm yaşamaktadır. Geleneksel Batılı medya ve siyasî söylemlerin kontrol ettiği anlatı, sosyal medya ve sivil toplumun yükselen sesi karşısında ciddi biçimde kırılmıştır. Sokaklardan kampüs alanlarına, sosyal medya platformlarından akademik çevrelere kadar uzanan geniş bir yelpazede,
Gazze'deki duruma yönelik kamusal tepki, Batı liberalizminin evrenselci iddiaları ile pratiği arasındaki uçurumu sorgulamaya zorlamaktadır.
Onlarca yıldır Batılı anlatılar, Filistinlileri sistematik olarak ötekileştirdi, onların direnişini ‘terörizm’ olarak etiketledi İsrail'in saldırganlığını ve işgal politikalarını eleştiriden muaf tuttu. Ne var ki bu durum, gerçek zamanlı olarak paylaşılan görüntüler, bağımsız gazetecilik ve küresel aktivizm sayesinde değişiyor. İsrail’in Gazze’de 7/24 devam eden soykırımına, Filistin halkını açlığa mahkûm etmesine ve onları zorla yerlerinden etmesine öfkelenen geniş halk kitleleri ile Batılı siyasî seçkinler arasında derin bir güven ve algı uçurumu oluştu. Bu paradigma kayması, sadece İsrail-Filistin meselesine bakışı değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda Batı'nın "dünya polisliği" ve "değerlerin savunuculuğu" iddialarının da meşruiyet zeminini kaybetmesine neden oluyor. Gazze'ye verilen küresel tepki, sadece diplomatik bir başarısızlığı değil, aynı zamanda Batı’nın güdümündeki hakim uluslararası düzenin, ve onun norm ve kurumların inandırıcılığındaki daha derin bir çöküşü gözler önüne sermiş bulunuyor.
Yaşanan kriz, mevcut uluslararası düzenin doğasına dair temel soruları gündeme getirmektedir. Sistem, gerçekten de evrensel ve tarafsız mıdır, yoksa Batı'nın tarihsel üstünlüğünü ve çıkarlarını sürdürmek için tasarlanmış bir yapı mıdır? İkincisinin doğru olmadığını ileri sürmek pek mümkün görünmemektedir.
Modern uluslararası düzen, temelde Batı'nın değerler sistemi ve dünya tasavvuru üzerine inşa edilmiştir. Bu düzende, “evrensel kural oluşturma imtiyazı” fiilen Batı'ya aittir. Zira Batı, kendi değerler sisteminin ve uygarlık anlayışının evrensel olduğunu, modern dünyada geçerliliği ve ahlâkî üstünlüğü olan tek model olduğunu varsaymıştır. Buna karşılık, Batılı olmayan medeniyetlerin oluşturduğu normlar bütünü ise, "yerel", "geleneksel" ve “ilerlemeye engel” olarak küçümsenmiş, hatta bağlayıcılıkları şüpheyle karşılanmıştır.
Batı, bu düzeni tüm insanlık için değil, öncelikle kendi menfaatleri doğrultusunda inşa etmiştir. Kendi öznel tarihinin bir ürünü olan laik ulus-devlet modelini, modernliğin ve evrenselliğin tek meşru siyaset ve hukuk modeli olarak dayatarak, diğer toplumları kendi tarihlerinden, dinlerinden ve geleneklerinden koparmayı hedeflemiştir. Bunu, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar aracılığıyla; Hollywood filmleri, hakim medya düzenleri ve akademik yapılar yoluyla; kimi zaman iknâ ve dönüştürme, kimi zaman ise askerî darbeler, iktisadî baskılar veya doğrudan müdahalelerle gerçekleştirmiştir.
Ancak bugün, Gazze'de yaşananlar, bu düzenin yaldızlarının bir bir döküldüğünü göstermiş bulunuyor. Mevcut uluslararası düzenin, Batı dışı dünyanın mazlumları, özellikle de Müslümanları için adalet sağlamak bir yana, çoğu zaman emperyalist saldırganlar için bahane üreten bir aparata dönüştüğü artık herkesin mâlûmudur.
İsrail'in Gazze saldırısı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen liberal uluslararası düzenin temellerini derinden sarstı. Bu sarsıntı, sadece bir bölgedeki çatışmadan kaynaklanmıyor; aksine, sistemin çekirdeğindeki çürümüşlüğü -çifte standartlar, cezasızlık, yapısal adaletsizlik ve evrensellik iddiasındaki samimiyetsizlik- gözler önüne seriyor. Yaşananlar, uluslararası hukukun, ‘güçlünün hukuku’na dönüşme tehlikesini barındırdığını ve kurallara dayalı sistemin, kuralların olmadığı bir güç mücadelesine evrilebileceğini gösteriyor.
Bu tablo karşısında, medeniyetler arası mutabakata dayalı, daha âdil ve çoğulcu bir uluslararası yapılanmaya duyulan ihtiyaç her zamankinden daha büyük bir âciliyet kesbediyor.
Bu yeni yapılanmada, her medeniyet veya coğrafi saha -İslam dünyası, Batı, Çin, Afrika, Latin Amerika, Hindistan, Rusya gibi- kendi değerleri ve tarihî tecrübesiyle uyumlu bir hukuksal çerçeve içinde, bölgesel meselelere ilişkin çözümler üretebilmeli, normlar koyabilmeli ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları geliştirebilmelidir. Bölgesel sorunlar, bu platformların kendi oluşturacağı hukuk normlarına uygun biçimde çözülmeli; iklim krizi, yoksulluk ve aşırı silahlanma gibi küresel nitelikteki sorunlar ise, bu medeniyet ve bölge temsilcilerinden oluşan bir "Medeniyetler Arası Konsey" bünyesinde müzakere edilerek küresel anlaşmalara varılmalıdır.
Bugün İslam dünyası, son yüzyılda hiç olmadığı kadar ortak bir tehdit algısı ve dayanışma ihtiyacı içindedir. Gazze'de yaşananlar, küresel sisteme güçlü bir biçimde kenetlenmiş olan ve üstelik bazı Batılı devletlerle güvenlik alanında stratejik ortaklığı olan Katar'ı hedef alan İsrail hava saldırısı, Hindistan'ın Pakistan'a saldırıları, ve İsrail’in İran’a saldırıları, İslam coğrafyasındaki hiçbir aktörün Batılı mütehakkim güçlerin olası saldırıları karşısında güvende olmadığını ortaya koymuştur. Tüm Müslüman aktörler aynı gemidedir.
Bu nedenle, yeni ve âdil bir düzen arayışında, kendi içinde dayanışmayı sağlamış, entelektüel ve stratejik kapasitesini güçlendirmiş bir İslam dünyasının rol alması büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, Gazze bir mîlât olmuştur. Sadece bir insanlık trajedisini değil, aynı zamanda eskimiş, adaletsiz ve inandırıcılığını yitirmiş bir küresel düzenin çöküşünü ve yerine neyin konulacağına dâir bir arayışın başlangıcını simgelemektedir. Bu arayış, hukukun üstünlüğüne, adalete, gerçek anlamda eşit egemenliğe ve kültürel çoğulculuğa dayanan yeni bir uluslararası düzenin inşasını zorunlu kılmaktadır.
Bu Sayfada:
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir






