


Giriş
1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail’in Batı Şeria’yı işgali, başlangıçta uluslararası kamuoyunda bu toprakların barış müzakerelerinde bir araç olarak kullanılacağı yönünde bir beklenti doğurmuştu. Ancak kısa sürede bu beklenti yerini, uluslararası hukuku ihlal eden ve giderek kurumsallaşan bir işgal düzenine bıraktı. Dindar Siyonist hareketlerin öncülüğünde gelişen yerleşimci kolonyalizm politikaları ve yerleşim şiddeti, kalıcı bir tahakküm biçimine dönüştü.
Batı Şeria’da Filistinlilerin gündelik yaşamı, askerî kontrol noktalarının ötesinde hukuki düzenlemeler, dijital gözetim ve psikolojik baskı ile örülü çok katmanlı bir kuşatma altında şekillenmektedir. İşgal yalnızca toprak kontrolü değil, yaşamın ritmini belirleyen yapısal bir düzen olarak işlev görmektedir. Bu yazı, Oslo Süreci sonrasında işgalin nasıl kurumsallaştığını ve baskı biçimlerinin nasıl çeşitlendiğini bütüncül biçimde ele almaktadır.
Çalınan Gelecek
Oslo Barış Süreci, “barış karşılığında toprak” ilkesiyle umut vadeden bir girişim olarak sunulsa da pratikte işgalin sona ermesini değil, yeniden yapılandırılmasını mümkün kıldı. Batı Şeria’nın A, B ve C bölgelerine ayrılması, coğrafi bütünlüğü parçalayarak Filistinlilerin siyasal ve toplumsal bütünlük kurmasını zorlaştırdı. C bölgelerinin Batı Şeria’nın %60’ını kapsaması ve stratejik alanların bu bölgelerde yoğunlaşması, egemenlik ihtimalini ciddi biçimde zayıflattı.
Oslo sonrasında yerleşimci sayısındaki hızlı artış, sürecin barıştan ziyade ilhaka hizmet ettiğini gösterdi. 1993-2000 yılları arasında yerleşimci nüfusunun yaklaşık %90 artması, sahadaki fiilî durumun bilinçli biçimde dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır. Edward Said’in de belirttiği üzere, süreç işgalin sona erdirilmesinden çok, yeni bir siyasal ve hukuki çerçeveyle meşrulaştırılması anlamına gelmiştir.[1] Filistin tarafının bu yapıya sınırlı bir idari aktör olarak eklemlenmesi ise işgalin gündelik hayat içinde normalleşmesini kolaylaştırdı.
Filistinli şair Mürid Barguti’nin işgal deneyimini ele alan yaklaşımı, bu yapısal kuşatmayı yalnızca politik değil, aynı zamanda varoluşsal bir mesele olarak kavramayı mümkün kılıyor. Barguti’ye göre işgal yalnızca askerî varlık ya da bayrak meselesi değil; insanın kendi geleceğini kurma kapasitesinin sistematik biçimde elinden alınması anlamına geliyor. “Geleceğin çalınması” ifadesi, işgalin en yıkıcı boyutunu çarpıcı biçimde özetliyor. Kontrol noktaları, yasaklar ve sürekli müdahale hali, bireyin yalnızca bugününü değil, yarını tahayyül etme yetisini de aşındırıyor.[2]
Barguti’nin betimlemelerinde işgal, hayatın en sıradan anlarına kadar sızan bir tahakküm biçimi olarak görünür hâle geliyor. Sokakta yürümek, markete gitmek, hastaneye ulaşmak gibi gündelik faaliyetler sürekli denetime açık bir hâl alıyor. Bu durum, Filistin toplumunu sürekli bir geçicilik ve belirsizlik duygusuna mahkûm ediyor. İşgalci güç kendi geleceğini inşa ederken yerli nüfusun toplumsal gelişim kapasitesi sistemli biçimde sınırlandırılıyor; şehirlerin sosyal ve ekonomik canlılığı törpüleniyor, toplumsal hareketlilik yerini durağanlığa bırakıyor.
Kontrol Noktaları
Batı Şeria’daki güvenlik uygulamaları, bu durağanlaştırma politikasının somut araçları arasında yer alıyor. Hareket özgürlüğü, işgal rejiminin en sistematik biçimde kısıtladığı alanlardan biri hâline gelmiş durumda. Sabit ve gezici kontrol noktaları, Filistinlilerin gündelik yaşamını sürekli bir belirsizlik içine sürüklüyor. İşe, okula ya da hastaneye ulaşmak sıradan bir eylem olmaktan çıkıyor; keyfî kararlarla şekillenen uzun bekleyişlere dönüşüyor. Şubat 2025 itibarıyla Batı Şeria genelinde kurulu 849 fiziksel engel (247 kontrol noktası, 205 yol kapısı, 180 toprak yığını ve diğer bariyerler), gündelik baskının kurumsallaştığını göstermektedir. Bu yapı, Filistinlileri 160’tan fazla kopuk enklava (bir ülkeye ait olan ama başka bir ülke tarafından çevrili bir toprak parçası) hapsederken, Yahudi yerleşimcilerin kendilerine tahsis edilmiş yollar ve kontrol noktaları üzerinden tam hareket özgürlüğüne sahip olduğu ayrımcı bir ikili rejim üretmektedir. Kısıtlamaların somut sonuçları arasında, trafikteki %85’lik azalma nedeniyle 782.000 öğrencinin eğitim hakkından mahrum kalması ve her yıl yaklaşık 73.000 hamile kadının sağlık hizmetlerine erişiminin hayati risk altına girmesi yer almaktadır. Ana ulaşım yollarından biri olan Yol 60’ta, yerleşimciler serbestçe ilerlerken Filistinliler uzun ve keyfî denetimlere maruz bırakılmıştır. Bu kısıtlamalar yalnızca mekânsal hareketliliği değil, toplumsal ve ekonomik hayatı da derinden etkilemiştir. Nitekim durağanlaştırma politikasının bir sonucu olarak Ocak 2024 itibarıyla 306 bin iş kaybı yaşanmış, işsizlik oranı kadınlarda %33,7’ye, erkeklerde ise %31,7’ye yükselmiştir. Uluslararası Adalet Divanı ve ilgili Birleşmiş Milletler mekanizmaları, yalnızca kimlik temelinde Filistinlileri hedef alan bu kapsamlı kısıtlamaların güvenlikle açıklanamayacak ölçüde orantısız olduğunu; Filistin toplumu üzerinde kalıcı tahakküm kurmayı amaçlayan ırksal ayrımcılık (apartheid) ve segregasyon (toplumdaki grupların bilinçli olarak mekânsal, hukuki ya da sosyal olarak birbirinden ayrılması) suçlarını oluşturduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir ortamda bireysel hayat planlaması neredeyse imkânsız hâle gelmektedir.

Batı Şeria'daki Beytüllahim şehrinde, Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 17 Eylül 2024 (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Yerleşimciler için inşa edilen bypass yolları ve Ayrım Duvarı (Utanç Duvarı), Batı Şeria coğrafyasını fiziksel olarak parçalayarak mekânı yeniden kurgulayan bütüncül bir ayrıştırma sisteminin parçası olarak işlemektedir. Filistinlilerin kullanımına kapalı ya da ağır biçimde sınırlandırılmış bu yollar, yerleşimleri birbirine bağlarken Filistin yerleşimlerini 160’tan fazla kopuk enklava bölmekte; Yol 60 üzerindeki 129 engel, bu ikili yol rejiminin somut bir örneğini oluşturmaktadır. Yerleşimciler hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan hareket edebilirken, Filistinliler kontrol noktaları, izin rejimi ve dolambaçlı güzergâhlarla kuşatılmaktadır. Duvarın güzergâhı da güvenlikten ziyade yerleşim genişlemesini mümkün kılacak biçimde tasarlanmış; E1 planı ve “seam zone” uygulamaları, coğrafi sürekliliği kesintiye uğratarak toplumsal tecridi derinleştirmiştir. Beit El, El-Halil H2 bölgesi ve “Sovereignty Road” gibi örnekler, bu mekânsal mühendisliğin gündelik hayatta nasıl işlediğini göstermektedir. Bu “cebri ortam”, belirsizlik, hareket kısıtlaması ve sistematik baskı yoluyla Filistinlileri yerinden edilmeye zorlayan yapısal bir tahakküm mekanizmasına dönüşmektedir. Bütün bunlar yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda toplumsal kopuşlar da üretiyor.

Batı Şeria'daki Dahiriye şehrinin çeperlerinde, "Bariyeri aşmaya çalışan herkes hayatını tehlikeye atacaktır" uyarı levhası bulunan Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 18 Eylül 2024. (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Teknolojik Gözetim
Bu fiziksel kuşatmaya dijital gözetim mekanizmaları eklendiğinde işgalin yeni bir boyutu ortaya çıkıyor. Batı Şeria, ileri gözetim teknolojilerinin denendiği bir saha hâline gelmiş durumda. Yüz tanıma sistemleri, biyometrik veri tabanları ve sürekli izleme pratikleri, bireylerin anonimlik ihtimalini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Blue Wolf gibi sistemler aracılığıyla Filistinliler kapsamlı veri havuzlarına kaydediliyor, askerî kontrol dijital ortamda da sürdürülüyor. Blue Wolf ve Wolf Pack gibi biyometrik gözetim sistemleri, İsrail ordusunun Batı Şeria’daki Filistinli nüfusu dijital ortamda izlemek, fişlemek ve denetim altında tutmak için kullandığı teknolojik kontrol araçlarıdır.
Askerlerin Blue Wolf uygulamasıyla Filistinlilerin yüzlerini fotoğraflayıp bu görüntüleri binlerce kişinin yer aldığı merkezi veri tabanlarıyla anında eşleştirmesi, her bireyin kimliğini, geçmişini ve hareketlerini tek bir dijital profile bağlamaktadır.
Bu veriler, eğitim durumu, aile ilişkileri ve “güvenlik” sınıflandırmaları gibi son derece ayrıntılı bilgileri içeren Wolf Pack veri havuzunda toplanmaktadır.

Kudüs'ün Eski Şehri'nde bir güvenlik kameraları 14 Ekim 2022 (Foto: Anne Paq/Activestills)
Askerlerin her vardiyada belirli sayıda kişiyi sisteme kaydetmeye zorlanması, gözetimin sistematik niteliğini ortaya koymaktadır. Özellikle El-Halil’de 7/24 kamera ağları, yüz tanıma sistemleri ve yapay zekâ destekli müdahale araçlarıyla desteklenen bu altyapı, gözetimi kamusal alanın ötesine taşıyarak gündelik hayatın tümüne nüfuz etmekte ve askerî kontrolün insan gücünden çok algoritmalar ve biyometrik veriler üzerinden sürdürülmesini mümkün kılmaktadır. Böylece, gözetim yalnızca sokakta değil, özel alanlarda da hissedilen bir olguya dönüşmektedir.[3]
Uzaktan kontrol edilen silah sistemleri ve dron teknolojileri, güvenlik uygulamalarının giderek mekanikleştiğini ve insan unsuru olmadan çalıştığını gösteriyor. Yapay zekâ destekli sistemler aracılığıyla uygulanan şiddet, insan temasını azaltırken denetimin sürekliliğini artırıyor. Kişilerin rızası ve bilgisi olmadan telefonlarına sızan Pegasus gibi casus yazılımlar, yalnızca yerel aktörleri değil, uluslararası diplomatik süreçlere dâhil olan kişileri dahi hedef alabiliyor. Bu çerçevede ileri gözetim teknolojileri, askerî kontrolü fiziksel varlıktan ziyade algoritmalar ve uzaktan kumandalı araçlar üzerinden yürütüyor. Kontrol noktalarında yüz tanıma teknolojisinin teması azalttığını savunan güvenlik mimarlarının yaklaşımı, temassız denetim anlayışının ideolojik zeminini oluşturuyor. El-Halil gibi kentlerde kurulan Smart Shooter sistemleri ile uzaktan kumandalı ve yapay zekâ destekli müdahale araçları, protestoculara karşı gaz kapsülü atan insansız hava araçlarıyla birlikte şiddetin giderek otomatikleştiğini göstermektedir. Bu teknolojik altyapının uluslararası boyutu ise NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus üzerinden görünür hâle gelmektedir.
Pegasus’un Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da aralarında bulunduğu üst düzey siyasetçilerin izlenmesinde kullanılması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuru hazırlayan Filistinli aktörlerin takip edilmesi, yazılımın bir güvenlik aracının ötesinde diplomatik baskı ve nüfuz kurma enstrümanına dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Böylece işgal hem fiziksel hem de dijital alanda bütüncül bir kontrol rejimi üretmiş olmaktadır.

İsrailli bir teknisyen, işgal altındaki Doğu Kudüs'ün Ras el-Amud bölgesinde bir direğe tırmanarak güvenlik kamerası takıyor, 24 Ocak 2019. (Foto: AFP).
Hukuki Ayrım
Batı Şeria’da hukuki düzlemde işleyen ikili yapı, aynı coğrafyada yaşayan iki topluluğu milliyet temelinde tamamen farklı rejimlere tabi kılmaktadır. Yerleşimciler İsrail sivil hukukunun tüm hak ve güvencelerinden yararlanırken, Filistinliler askerî emirler temelinde yönetilmekte ve askerî mahkemelerde yargılanmaktadır. Bu sistem, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma gibi temel hakları suç sayabilen askerî düzenlemeler, idari tutukluluk uygulaması ve keyfî alıkoyma pratikleriyle kurumsallaşmıştır. Eylül 2025 itibarıyla 3.577 Filistinlinin suçlama olmaksızın idari tutuklu bulunması, buna karşılık yerleşimciler için bu uygulamanın sona erdirilmesi, ayrımın açıklığını göstermektedir. Cezasızlık rejimi de bu yapıyı pekiştirmekte; 2017-2025 arasında İsrail Ordusu tarafından öldürülen 1.509 Filistinli vakasının yalnızca %7,4’ünde soruşturma açılması ve sadece iki davada iddianame düzenlenmesi, hukuki korumanın seçici biçimde işlediğini ortaya koymaktadır. Mülkiyet ve imar alanında da Filistinlilerin inşa ve kullanım hakları neredeyse tamamen engellenirken, “devlet arazisi” ilan edilen toprakların %99,76’sının yerleşimlere tahsis edilmesi, yapısal ayrımcılığın mekânsal boyutunu tamamlamaktadır. Bu nedenle BM organları ve Uluslararası Adalet Divanı, söz konusu sistemi ırksal segregasyon ve apartheid yasağını ihlal eden bir hukuki düzen olarak tanımlamaktadır. Bu durum, hukukun etnik kimliğe göre farklı uygulanması anlamına geliyor. Askerî mahkemelerde yargılanan Filistinliler için adil yargılanma standartları son derece sınırlı kalıyor ve davaların büyük çoğunluğu mahkûmiyetle sonuçlanıyor. İdari gözaltı uygulaması ise suçlama olmaksızın aylarca, hatta yıllarca sürebilen tutukluluk hâllerini mümkün kılıyor.
Mülksüzleştirme
Mülksüzleştirme politikaları ve imar engelleri özellikle C bölgelerinde Filistinlilerin yaşam alanlarını doğrudan hedef alıyor. İnşaat ruhsatı almanın neredeyse imkânsız olduğu bu bölgelerde evler sık sık “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılıyor. Toprağa el koyma mekanizmaları hukuki boşluklar üzerinden işletiliyor; çiftçilerin arazilerine erişimi engellenerek mülkiyet kaybı fiilen meşrulaştırılıyor. C Bölgesi’nde uygulanan mülksüzleştirme ve imar politikaları, Filistinlilerin yaşam alanlarını sistematik biçimde daraltan ayrımcı bir idari rejim üretmektedir. Batı Şeria’nın yaklaşık %60’ını oluşturan bu bölgede inşaat ruhsatı almak neredeyse imkânsız hâle getirilmiş, bu nedenle son iki yılda 685 yapı “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılmış ve 3.280 kişi yerinden edilmiştir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da, Güney Hebron Tepeleri'ndeki Fathu Sedru köyü yakınlarında, Şimon Atiya'nın karakolu Havat Shorashim'in bir uzantısını oluşturan bir gözlem noktası. (Oren Ziv)
Toprağa el koyma süreci ise “devlet arazisi” ilanı, askerî tampon bölgeler ve arazi kayıtlarının yerleşimciler lehine yeniden düzenlenmesi gibi hukuki kılıflarla yürütülmektedir. Özel mülkiyet dâhil olmak üzere on binlerce dönüm arazi fiilen Filistinlilerin elinden alınmaktadır. Buna paralel olarak çiftçilerin su kaynaklarına, otlaklara ve tarlalara erişimi engellenmekte, tarım arazilerinin içinden geçen yeni bypass yolları tarım arazilerini parçalamakta ve geçim koşulları sürdürülemez hâle getirilmektedir. Sürekli yıkım tehdidi, fiziksel tecrit ve şiddet ortamı birleşerek “cebri bir ortam” yaratmaktadır. Güney El-Halil Tepeleri’ndeki Khirbet Zanuta köyü, silahlı yerleşimci saldırılarıyla boşaltıldıktan sonra mahkeme kararıyla geri dönen Filistinlilere yeni yapı inşa etmelerinin yasaklanması nedeniyle yaşam sürdürülemez hâle gelmiştir. Bu durum topluluğun ikinci kez göçe zorlandığı bu mekanizmanın en somut örneğini oluşturmaktadır. Bu uygulamalar Filistinlileri kendi topraklarında sürekli geçici bir statüye mahkûm etmektedir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da bulunan, Filistinli göçmenlerin yaşadığı Khalet Khader köyünde, yerleşimciler tarafından yıkılan bir evden kalanlar. (Fotoğraf: Oren Ziv)
Çalınan Zaman ve Bekleyişler
İşgalin etkileri yalnızca hukuki ve fiziksel alanlarla sınırlı kalmıyor. Zamanın sistematik biçimde çalınması, gündelik hayatın en görünmez ama en yıkıcı sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor. Kısa mesafelerin saatler süren yolculuklara dönüşmesi, hayatın sürekli bir bekleyiş içinde akmasına neden oluyor. Bu durum bireysel üretkenliği ve toplumsal sürekliliği giderek aşındırıyor.
Psikolojik baskı özellikle çocuklar üzerinde derin izler bırakıyor. Silahlı askerlerle erken yaşta karşılaşmak, sürekli korku ikliminde yaşamak ve şiddeti gündelik hayatın doğal bir parçası olarak deneyimlemek, kuşaklar arası travmayı besliyor. Kontrol noktalarında yaşanan aşağılanma, sözlü şiddet ve keyfî muameleler, insan onurunu hedef alan sistematik bir yıpratma süreci yaratıyor. Tıbbi hizmetlere erişimin engellenmesi, özellikle Batı Şeria’da uygulanan baskı rejiminin en somut ve hayati sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Kontrol noktalarında ambulansların sistematik biçimde durdurulması, sağlık çalışanlarının müdahalesinin engellenmesi ve hastaların “sırt sırta” (back-to-back) transfer uygulamasına zorlanması, acil vakalarda ciddi gecikmelere yol açmaktadır.
Batı Şeria’dan Doğu Kudüs’teki hastanelere ulaşmak isteyen hastalar, Filistin Kızılayı’na ait ambulanstan kontrol noktasında indirilip İsrail plakalı başka bir ambulansa aktarılmak zorunda bırakılmakta; bu süreç acil durumlarda ortalama 24 dakikalık ek gecikme üretmektedir.
Nitekim 2019 yılında Kudüs’e yönelen ambulans geçişlerinin %90’ının bu uygulamaya tabi tutulması, sorunun istisnai değil yapısal olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak, özellikle Şeyh Cerrah, El-Halil ve Ramallah çevresindeki gerilimli bölgelerde sağlık ekiplerinin yaralılara ulaşmasının engellendiği, ambulansların keyfî biçimde bekletildiği ve müdahalenin fiilen bloke edildiği çok sayıda vaka raporlanmıştır. Tedavi için Doğu Kudüs’e geçişte zorunlu tutulan askerî izin sistemi de sağlık hakkını doğrudan kısıtlayan bir başka mekanizma olarak işlemekte; hastalar randevularına rağmen belirsiz “güvenlik” gerekçeleriyle geçiş izni alamamakta veya izinler bilinçli biçimde geciktirilmektedir. Bu uygulamalar bir araya geldiğinde, Batı Şeria’daki Filistinlilerin sağlık hizmetlerine erişimi sistematik biçimde sekteye uğratılmakta ve yaşam hakkı yapısal bir baskı aracı hâline getirilmektedir.
Dijital Sansür
Dijital alanda uygulanan sansür ise Filistinlilerin kamusal görünürlüğünü sınırlamakta. Sosyal medya platformlarında Filistinli içeriklerin sistematik biçimde kaldırılması, sesin uluslararası alanda duyulmasını zorlaştırıyor. Filistinlilerin dijital alandaki görünürlüğünün kısıtlanması, algoritmik bir hata değil, sosyal medya şirketleri ile devlet mekanizmaları arasındaki yapısal bir iş birliğinin ürünü olan çok katmanlı bir sansür rejimi olarak işlemektedir.
Facebook ve Instagram gibi platformlarda “direniş” ve “şehit” gibi kelimelerin bağlamdan koparılarak silinmesi, #SaveSheikhJarrah etiketinin kısıtlanması ve Mescid-i Aksa’ya ilişkin içeriklerin algoritmik olarak engellenmesi, bu konudaki örneklerdir.
İsrail hükümetinin platformlar üzerindeki baskısı da bu süreci pekiştirmekte; içerik kaldırma taleplerinin büyük ölçüde karşılanması, Siber Birim’in mahkeme kararı olmaksızın silme süreçlerine müdahil olması ve üst düzey temaslar sonrası sansürün artması, dijital alanın siyasal denetime açıldığını göstermektedir. Buna ek olarak, İbranice nefret söylemlerinin çoğu zaman kaldırılmamasına karşın Filistinlilerin paylaşımlarının hızla silinmesi, denetim politikalarında açık bir çifte standarda işaret etmektedir.
Harita uygulamalarında Filistin köylerinin görünmez kılınması ve internet altyapısının bilinçli biçimde sınırlandırılması da bu dijital dışlamayı derinleştirmektedir.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, Filistinlilerin dijital alanda potansiyel tehdit olarak kodlandığı, seslerinin ise platform algoritmaları ve devlet baskısı yoluyla sistematik biçimde bastırıldığı yapısal bir sansür düzenine karşılık gelmektedir. Böylece yalnızca fiziksel alan değil, anlatı alanı da kontrol altına alınmaktadır.
Sonuç
Ortaya çıkan tablo, bütüncül bir baskı rejimine işaret ediyor. Yerleşim politikaları, hukuki ayrımcılık, dijital gözetim ve ekonomik bağımlılık bir araya gelerek Filistin toplumunun varlık koşullarını aşındıran bir yapı üretiyor. 7 Ekim 2023 sonrasında hız kazanan uygulamalar, yeni yerleşimler, artan şiddet ve genişleyen kamulaştırmalarla bu yapıyı daha da sertleştirdi. Bu bağlamda Batı Şeria giderek daha kapalı, daha denetimli ve daha kuşatılmış bir alana dönüşüyor.
Barguti’nin “geleceğin çalınması” ifadesi, bu sürecin özünü güçlü biçimde yakalıyor. Amaç yalnızca bugünü kontrol altına almak değil, geleceği tahayyül etme kapasitesini ortadan kaldırmak. Filistinlilerin kendi hayatlarını kurma imkânı sistematik biçimde sınırlandırılıyor; toplum, kendi toprağında zamana ve mekâna sıkışmış bir varoluşa zorlanıyor.
Son Notlar
[1] Edward W. Said, Oslo’dan Irak’a ve Yol Haritası, Çev. Murat Uyurkulak, Agora Kitaplığı, 2005.
[2] Mourid Barghouti, Şairin Filistin’i, Çev. A. Melis Hafez, İstanbul: Küre Yayınları, 2023.
[3] Antony Loewenstein, Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?, Çev. Özlem Özarpacı, Metis Yayınları, 2024.
Giriş
1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail’in Batı Şeria’yı işgali, başlangıçta uluslararası kamuoyunda bu toprakların barış müzakerelerinde bir araç olarak kullanılacağı yönünde bir beklenti doğurmuştu. Ancak kısa sürede bu beklenti yerini, uluslararası hukuku ihlal eden ve giderek kurumsallaşan bir işgal düzenine bıraktı. Dindar Siyonist hareketlerin öncülüğünde gelişen yerleşimci kolonyalizm politikaları ve yerleşim şiddeti, kalıcı bir tahakküm biçimine dönüştü.
Batı Şeria’da Filistinlilerin gündelik yaşamı, askerî kontrol noktalarının ötesinde hukuki düzenlemeler, dijital gözetim ve psikolojik baskı ile örülü çok katmanlı bir kuşatma altında şekillenmektedir. İşgal yalnızca toprak kontrolü değil, yaşamın ritmini belirleyen yapısal bir düzen olarak işlev görmektedir. Bu yazı, Oslo Süreci sonrasında işgalin nasıl kurumsallaştığını ve baskı biçimlerinin nasıl çeşitlendiğini bütüncül biçimde ele almaktadır.
Çalınan Gelecek
Oslo Barış Süreci, “barış karşılığında toprak” ilkesiyle umut vadeden bir girişim olarak sunulsa da pratikte işgalin sona ermesini değil, yeniden yapılandırılmasını mümkün kıldı. Batı Şeria’nın A, B ve C bölgelerine ayrılması, coğrafi bütünlüğü parçalayarak Filistinlilerin siyasal ve toplumsal bütünlük kurmasını zorlaştırdı. C bölgelerinin Batı Şeria’nın %60’ını kapsaması ve stratejik alanların bu bölgelerde yoğunlaşması, egemenlik ihtimalini ciddi biçimde zayıflattı.
Oslo sonrasında yerleşimci sayısındaki hızlı artış, sürecin barıştan ziyade ilhaka hizmet ettiğini gösterdi. 1993-2000 yılları arasında yerleşimci nüfusunun yaklaşık %90 artması, sahadaki fiilî durumun bilinçli biçimde dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır. Edward Said’in de belirttiği üzere, süreç işgalin sona erdirilmesinden çok, yeni bir siyasal ve hukuki çerçeveyle meşrulaştırılması anlamına gelmiştir.[1] Filistin tarafının bu yapıya sınırlı bir idari aktör olarak eklemlenmesi ise işgalin gündelik hayat içinde normalleşmesini kolaylaştırdı.
Filistinli şair Mürid Barguti’nin işgal deneyimini ele alan yaklaşımı, bu yapısal kuşatmayı yalnızca politik değil, aynı zamanda varoluşsal bir mesele olarak kavramayı mümkün kılıyor. Barguti’ye göre işgal yalnızca askerî varlık ya da bayrak meselesi değil; insanın kendi geleceğini kurma kapasitesinin sistematik biçimde elinden alınması anlamına geliyor. “Geleceğin çalınması” ifadesi, işgalin en yıkıcı boyutunu çarpıcı biçimde özetliyor. Kontrol noktaları, yasaklar ve sürekli müdahale hali, bireyin yalnızca bugününü değil, yarını tahayyül etme yetisini de aşındırıyor.[2]
Barguti’nin betimlemelerinde işgal, hayatın en sıradan anlarına kadar sızan bir tahakküm biçimi olarak görünür hâle geliyor. Sokakta yürümek, markete gitmek, hastaneye ulaşmak gibi gündelik faaliyetler sürekli denetime açık bir hâl alıyor. Bu durum, Filistin toplumunu sürekli bir geçicilik ve belirsizlik duygusuna mahkûm ediyor. İşgalci güç kendi geleceğini inşa ederken yerli nüfusun toplumsal gelişim kapasitesi sistemli biçimde sınırlandırılıyor; şehirlerin sosyal ve ekonomik canlılığı törpüleniyor, toplumsal hareketlilik yerini durağanlığa bırakıyor.
Kontrol Noktaları
Batı Şeria’daki güvenlik uygulamaları, bu durağanlaştırma politikasının somut araçları arasında yer alıyor. Hareket özgürlüğü, işgal rejiminin en sistematik biçimde kısıtladığı alanlardan biri hâline gelmiş durumda. Sabit ve gezici kontrol noktaları, Filistinlilerin gündelik yaşamını sürekli bir belirsizlik içine sürüklüyor. İşe, okula ya da hastaneye ulaşmak sıradan bir eylem olmaktan çıkıyor; keyfî kararlarla şekillenen uzun bekleyişlere dönüşüyor. Şubat 2025 itibarıyla Batı Şeria genelinde kurulu 849 fiziksel engel (247 kontrol noktası, 205 yol kapısı, 180 toprak yığını ve diğer bariyerler), gündelik baskının kurumsallaştığını göstermektedir. Bu yapı, Filistinlileri 160’tan fazla kopuk enklava (bir ülkeye ait olan ama başka bir ülke tarafından çevrili bir toprak parçası) hapsederken, Yahudi yerleşimcilerin kendilerine tahsis edilmiş yollar ve kontrol noktaları üzerinden tam hareket özgürlüğüne sahip olduğu ayrımcı bir ikili rejim üretmektedir. Kısıtlamaların somut sonuçları arasında, trafikteki %85’lik azalma nedeniyle 782.000 öğrencinin eğitim hakkından mahrum kalması ve her yıl yaklaşık 73.000 hamile kadının sağlık hizmetlerine erişiminin hayati risk altına girmesi yer almaktadır. Ana ulaşım yollarından biri olan Yol 60’ta, yerleşimciler serbestçe ilerlerken Filistinliler uzun ve keyfî denetimlere maruz bırakılmıştır. Bu kısıtlamalar yalnızca mekânsal hareketliliği değil, toplumsal ve ekonomik hayatı da derinden etkilemiştir. Nitekim durağanlaştırma politikasının bir sonucu olarak Ocak 2024 itibarıyla 306 bin iş kaybı yaşanmış, işsizlik oranı kadınlarda %33,7’ye, erkeklerde ise %31,7’ye yükselmiştir. Uluslararası Adalet Divanı ve ilgili Birleşmiş Milletler mekanizmaları, yalnızca kimlik temelinde Filistinlileri hedef alan bu kapsamlı kısıtlamaların güvenlikle açıklanamayacak ölçüde orantısız olduğunu; Filistin toplumu üzerinde kalıcı tahakküm kurmayı amaçlayan ırksal ayrımcılık (apartheid) ve segregasyon (toplumdaki grupların bilinçli olarak mekânsal, hukuki ya da sosyal olarak birbirinden ayrılması) suçlarını oluşturduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir ortamda bireysel hayat planlaması neredeyse imkânsız hâle gelmektedir.

Batı Şeria'daki Beytüllahim şehrinde, Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 17 Eylül 2024 (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Yerleşimciler için inşa edilen bypass yolları ve Ayrım Duvarı (Utanç Duvarı), Batı Şeria coğrafyasını fiziksel olarak parçalayarak mekânı yeniden kurgulayan bütüncül bir ayrıştırma sisteminin parçası olarak işlemektedir. Filistinlilerin kullanımına kapalı ya da ağır biçimde sınırlandırılmış bu yollar, yerleşimleri birbirine bağlarken Filistin yerleşimlerini 160’tan fazla kopuk enklava bölmekte; Yol 60 üzerindeki 129 engel, bu ikili yol rejiminin somut bir örneğini oluşturmaktadır. Yerleşimciler hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan hareket edebilirken, Filistinliler kontrol noktaları, izin rejimi ve dolambaçlı güzergâhlarla kuşatılmaktadır. Duvarın güzergâhı da güvenlikten ziyade yerleşim genişlemesini mümkün kılacak biçimde tasarlanmış; E1 planı ve “seam zone” uygulamaları, coğrafi sürekliliği kesintiye uğratarak toplumsal tecridi derinleştirmiştir. Beit El, El-Halil H2 bölgesi ve “Sovereignty Road” gibi örnekler, bu mekânsal mühendisliğin gündelik hayatta nasıl işlediğini göstermektedir. Bu “cebri ortam”, belirsizlik, hareket kısıtlaması ve sistematik baskı yoluyla Filistinlileri yerinden edilmeye zorlayan yapısal bir tahakküm mekanizmasına dönüşmektedir. Bütün bunlar yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda toplumsal kopuşlar da üretiyor.

Batı Şeria'daki Dahiriye şehrinin çeperlerinde, "Bariyeri aşmaya çalışan herkes hayatını tehlikeye atacaktır" uyarı levhası bulunan Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 18 Eylül 2024. (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Teknolojik Gözetim
Bu fiziksel kuşatmaya dijital gözetim mekanizmaları eklendiğinde işgalin yeni bir boyutu ortaya çıkıyor. Batı Şeria, ileri gözetim teknolojilerinin denendiği bir saha hâline gelmiş durumda. Yüz tanıma sistemleri, biyometrik veri tabanları ve sürekli izleme pratikleri, bireylerin anonimlik ihtimalini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Blue Wolf gibi sistemler aracılığıyla Filistinliler kapsamlı veri havuzlarına kaydediliyor, askerî kontrol dijital ortamda da sürdürülüyor. Blue Wolf ve Wolf Pack gibi biyometrik gözetim sistemleri, İsrail ordusunun Batı Şeria’daki Filistinli nüfusu dijital ortamda izlemek, fişlemek ve denetim altında tutmak için kullandığı teknolojik kontrol araçlarıdır.
Askerlerin Blue Wolf uygulamasıyla Filistinlilerin yüzlerini fotoğraflayıp bu görüntüleri binlerce kişinin yer aldığı merkezi veri tabanlarıyla anında eşleştirmesi, her bireyin kimliğini, geçmişini ve hareketlerini tek bir dijital profile bağlamaktadır.
Bu veriler, eğitim durumu, aile ilişkileri ve “güvenlik” sınıflandırmaları gibi son derece ayrıntılı bilgileri içeren Wolf Pack veri havuzunda toplanmaktadır.

Kudüs'ün Eski Şehri'nde bir güvenlik kameraları 14 Ekim 2022 (Foto: Anne Paq/Activestills)
Askerlerin her vardiyada belirli sayıda kişiyi sisteme kaydetmeye zorlanması, gözetimin sistematik niteliğini ortaya koymaktadır. Özellikle El-Halil’de 7/24 kamera ağları, yüz tanıma sistemleri ve yapay zekâ destekli müdahale araçlarıyla desteklenen bu altyapı, gözetimi kamusal alanın ötesine taşıyarak gündelik hayatın tümüne nüfuz etmekte ve askerî kontrolün insan gücünden çok algoritmalar ve biyometrik veriler üzerinden sürdürülmesini mümkün kılmaktadır. Böylece, gözetim yalnızca sokakta değil, özel alanlarda da hissedilen bir olguya dönüşmektedir.[3]
Uzaktan kontrol edilen silah sistemleri ve dron teknolojileri, güvenlik uygulamalarının giderek mekanikleştiğini ve insan unsuru olmadan çalıştığını gösteriyor. Yapay zekâ destekli sistemler aracılığıyla uygulanan şiddet, insan temasını azaltırken denetimin sürekliliğini artırıyor. Kişilerin rızası ve bilgisi olmadan telefonlarına sızan Pegasus gibi casus yazılımlar, yalnızca yerel aktörleri değil, uluslararası diplomatik süreçlere dâhil olan kişileri dahi hedef alabiliyor. Bu çerçevede ileri gözetim teknolojileri, askerî kontrolü fiziksel varlıktan ziyade algoritmalar ve uzaktan kumandalı araçlar üzerinden yürütüyor. Kontrol noktalarında yüz tanıma teknolojisinin teması azalttığını savunan güvenlik mimarlarının yaklaşımı, temassız denetim anlayışının ideolojik zeminini oluşturuyor. El-Halil gibi kentlerde kurulan Smart Shooter sistemleri ile uzaktan kumandalı ve yapay zekâ destekli müdahale araçları, protestoculara karşı gaz kapsülü atan insansız hava araçlarıyla birlikte şiddetin giderek otomatikleştiğini göstermektedir. Bu teknolojik altyapının uluslararası boyutu ise NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus üzerinden görünür hâle gelmektedir.
Pegasus’un Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da aralarında bulunduğu üst düzey siyasetçilerin izlenmesinde kullanılması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuru hazırlayan Filistinli aktörlerin takip edilmesi, yazılımın bir güvenlik aracının ötesinde diplomatik baskı ve nüfuz kurma enstrümanına dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Böylece işgal hem fiziksel hem de dijital alanda bütüncül bir kontrol rejimi üretmiş olmaktadır.

İsrailli bir teknisyen, işgal altındaki Doğu Kudüs'ün Ras el-Amud bölgesinde bir direğe tırmanarak güvenlik kamerası takıyor, 24 Ocak 2019. (Foto: AFP).
Hukuki Ayrım
Batı Şeria’da hukuki düzlemde işleyen ikili yapı, aynı coğrafyada yaşayan iki topluluğu milliyet temelinde tamamen farklı rejimlere tabi kılmaktadır. Yerleşimciler İsrail sivil hukukunun tüm hak ve güvencelerinden yararlanırken, Filistinliler askerî emirler temelinde yönetilmekte ve askerî mahkemelerde yargılanmaktadır. Bu sistem, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma gibi temel hakları suç sayabilen askerî düzenlemeler, idari tutukluluk uygulaması ve keyfî alıkoyma pratikleriyle kurumsallaşmıştır. Eylül 2025 itibarıyla 3.577 Filistinlinin suçlama olmaksızın idari tutuklu bulunması, buna karşılık yerleşimciler için bu uygulamanın sona erdirilmesi, ayrımın açıklığını göstermektedir. Cezasızlık rejimi de bu yapıyı pekiştirmekte; 2017-2025 arasında İsrail Ordusu tarafından öldürülen 1.509 Filistinli vakasının yalnızca %7,4’ünde soruşturma açılması ve sadece iki davada iddianame düzenlenmesi, hukuki korumanın seçici biçimde işlediğini ortaya koymaktadır. Mülkiyet ve imar alanında da Filistinlilerin inşa ve kullanım hakları neredeyse tamamen engellenirken, “devlet arazisi” ilan edilen toprakların %99,76’sının yerleşimlere tahsis edilmesi, yapısal ayrımcılığın mekânsal boyutunu tamamlamaktadır. Bu nedenle BM organları ve Uluslararası Adalet Divanı, söz konusu sistemi ırksal segregasyon ve apartheid yasağını ihlal eden bir hukuki düzen olarak tanımlamaktadır. Bu durum, hukukun etnik kimliğe göre farklı uygulanması anlamına geliyor. Askerî mahkemelerde yargılanan Filistinliler için adil yargılanma standartları son derece sınırlı kalıyor ve davaların büyük çoğunluğu mahkûmiyetle sonuçlanıyor. İdari gözaltı uygulaması ise suçlama olmaksızın aylarca, hatta yıllarca sürebilen tutukluluk hâllerini mümkün kılıyor.
Mülksüzleştirme
Mülksüzleştirme politikaları ve imar engelleri özellikle C bölgelerinde Filistinlilerin yaşam alanlarını doğrudan hedef alıyor. İnşaat ruhsatı almanın neredeyse imkânsız olduğu bu bölgelerde evler sık sık “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılıyor. Toprağa el koyma mekanizmaları hukuki boşluklar üzerinden işletiliyor; çiftçilerin arazilerine erişimi engellenerek mülkiyet kaybı fiilen meşrulaştırılıyor. C Bölgesi’nde uygulanan mülksüzleştirme ve imar politikaları, Filistinlilerin yaşam alanlarını sistematik biçimde daraltan ayrımcı bir idari rejim üretmektedir. Batı Şeria’nın yaklaşık %60’ını oluşturan bu bölgede inşaat ruhsatı almak neredeyse imkânsız hâle getirilmiş, bu nedenle son iki yılda 685 yapı “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılmış ve 3.280 kişi yerinden edilmiştir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da, Güney Hebron Tepeleri'ndeki Fathu Sedru köyü yakınlarında, Şimon Atiya'nın karakolu Havat Shorashim'in bir uzantısını oluşturan bir gözlem noktası. (Oren Ziv)
Toprağa el koyma süreci ise “devlet arazisi” ilanı, askerî tampon bölgeler ve arazi kayıtlarının yerleşimciler lehine yeniden düzenlenmesi gibi hukuki kılıflarla yürütülmektedir. Özel mülkiyet dâhil olmak üzere on binlerce dönüm arazi fiilen Filistinlilerin elinden alınmaktadır. Buna paralel olarak çiftçilerin su kaynaklarına, otlaklara ve tarlalara erişimi engellenmekte, tarım arazilerinin içinden geçen yeni bypass yolları tarım arazilerini parçalamakta ve geçim koşulları sürdürülemez hâle getirilmektedir. Sürekli yıkım tehdidi, fiziksel tecrit ve şiddet ortamı birleşerek “cebri bir ortam” yaratmaktadır. Güney El-Halil Tepeleri’ndeki Khirbet Zanuta köyü, silahlı yerleşimci saldırılarıyla boşaltıldıktan sonra mahkeme kararıyla geri dönen Filistinlilere yeni yapı inşa etmelerinin yasaklanması nedeniyle yaşam sürdürülemez hâle gelmiştir. Bu durum topluluğun ikinci kez göçe zorlandığı bu mekanizmanın en somut örneğini oluşturmaktadır. Bu uygulamalar Filistinlileri kendi topraklarında sürekli geçici bir statüye mahkûm etmektedir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da bulunan, Filistinli göçmenlerin yaşadığı Khalet Khader köyünde, yerleşimciler tarafından yıkılan bir evden kalanlar. (Fotoğraf: Oren Ziv)
Çalınan Zaman ve Bekleyişler
İşgalin etkileri yalnızca hukuki ve fiziksel alanlarla sınırlı kalmıyor. Zamanın sistematik biçimde çalınması, gündelik hayatın en görünmez ama en yıkıcı sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor. Kısa mesafelerin saatler süren yolculuklara dönüşmesi, hayatın sürekli bir bekleyiş içinde akmasına neden oluyor. Bu durum bireysel üretkenliği ve toplumsal sürekliliği giderek aşındırıyor.
Psikolojik baskı özellikle çocuklar üzerinde derin izler bırakıyor. Silahlı askerlerle erken yaşta karşılaşmak, sürekli korku ikliminde yaşamak ve şiddeti gündelik hayatın doğal bir parçası olarak deneyimlemek, kuşaklar arası travmayı besliyor. Kontrol noktalarında yaşanan aşağılanma, sözlü şiddet ve keyfî muameleler, insan onurunu hedef alan sistematik bir yıpratma süreci yaratıyor. Tıbbi hizmetlere erişimin engellenmesi, özellikle Batı Şeria’da uygulanan baskı rejiminin en somut ve hayati sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Kontrol noktalarında ambulansların sistematik biçimde durdurulması, sağlık çalışanlarının müdahalesinin engellenmesi ve hastaların “sırt sırta” (back-to-back) transfer uygulamasına zorlanması, acil vakalarda ciddi gecikmelere yol açmaktadır.
Batı Şeria’dan Doğu Kudüs’teki hastanelere ulaşmak isteyen hastalar, Filistin Kızılayı’na ait ambulanstan kontrol noktasında indirilip İsrail plakalı başka bir ambulansa aktarılmak zorunda bırakılmakta; bu süreç acil durumlarda ortalama 24 dakikalık ek gecikme üretmektedir.
Nitekim 2019 yılında Kudüs’e yönelen ambulans geçişlerinin %90’ının bu uygulamaya tabi tutulması, sorunun istisnai değil yapısal olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak, özellikle Şeyh Cerrah, El-Halil ve Ramallah çevresindeki gerilimli bölgelerde sağlık ekiplerinin yaralılara ulaşmasının engellendiği, ambulansların keyfî biçimde bekletildiği ve müdahalenin fiilen bloke edildiği çok sayıda vaka raporlanmıştır. Tedavi için Doğu Kudüs’e geçişte zorunlu tutulan askerî izin sistemi de sağlık hakkını doğrudan kısıtlayan bir başka mekanizma olarak işlemekte; hastalar randevularına rağmen belirsiz “güvenlik” gerekçeleriyle geçiş izni alamamakta veya izinler bilinçli biçimde geciktirilmektedir. Bu uygulamalar bir araya geldiğinde, Batı Şeria’daki Filistinlilerin sağlık hizmetlerine erişimi sistematik biçimde sekteye uğratılmakta ve yaşam hakkı yapısal bir baskı aracı hâline getirilmektedir.
Dijital Sansür
Dijital alanda uygulanan sansür ise Filistinlilerin kamusal görünürlüğünü sınırlamakta. Sosyal medya platformlarında Filistinli içeriklerin sistematik biçimde kaldırılması, sesin uluslararası alanda duyulmasını zorlaştırıyor. Filistinlilerin dijital alandaki görünürlüğünün kısıtlanması, algoritmik bir hata değil, sosyal medya şirketleri ile devlet mekanizmaları arasındaki yapısal bir iş birliğinin ürünü olan çok katmanlı bir sansür rejimi olarak işlemektedir.
Facebook ve Instagram gibi platformlarda “direniş” ve “şehit” gibi kelimelerin bağlamdan koparılarak silinmesi, #SaveSheikhJarrah etiketinin kısıtlanması ve Mescid-i Aksa’ya ilişkin içeriklerin algoritmik olarak engellenmesi, bu konudaki örneklerdir.
İsrail hükümetinin platformlar üzerindeki baskısı da bu süreci pekiştirmekte; içerik kaldırma taleplerinin büyük ölçüde karşılanması, Siber Birim’in mahkeme kararı olmaksızın silme süreçlerine müdahil olması ve üst düzey temaslar sonrası sansürün artması, dijital alanın siyasal denetime açıldığını göstermektedir. Buna ek olarak, İbranice nefret söylemlerinin çoğu zaman kaldırılmamasına karşın Filistinlilerin paylaşımlarının hızla silinmesi, denetim politikalarında açık bir çifte standarda işaret etmektedir.
Harita uygulamalarında Filistin köylerinin görünmez kılınması ve internet altyapısının bilinçli biçimde sınırlandırılması da bu dijital dışlamayı derinleştirmektedir.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, Filistinlilerin dijital alanda potansiyel tehdit olarak kodlandığı, seslerinin ise platform algoritmaları ve devlet baskısı yoluyla sistematik biçimde bastırıldığı yapısal bir sansür düzenine karşılık gelmektedir. Böylece yalnızca fiziksel alan değil, anlatı alanı da kontrol altına alınmaktadır.
Sonuç
Ortaya çıkan tablo, bütüncül bir baskı rejimine işaret ediyor. Yerleşim politikaları, hukuki ayrımcılık, dijital gözetim ve ekonomik bağımlılık bir araya gelerek Filistin toplumunun varlık koşullarını aşındıran bir yapı üretiyor. 7 Ekim 2023 sonrasında hız kazanan uygulamalar, yeni yerleşimler, artan şiddet ve genişleyen kamulaştırmalarla bu yapıyı daha da sertleştirdi. Bu bağlamda Batı Şeria giderek daha kapalı, daha denetimli ve daha kuşatılmış bir alana dönüşüyor.
Barguti’nin “geleceğin çalınması” ifadesi, bu sürecin özünü güçlü biçimde yakalıyor. Amaç yalnızca bugünü kontrol altına almak değil, geleceği tahayyül etme kapasitesini ortadan kaldırmak. Filistinlilerin kendi hayatlarını kurma imkânı sistematik biçimde sınırlandırılıyor; toplum, kendi toprağında zamana ve mekâna sıkışmış bir varoluşa zorlanıyor.
Son Notlar
[1] Edward W. Said, Oslo’dan Irak’a ve Yol Haritası, Çev. Murat Uyurkulak, Agora Kitaplığı, 2005.
[2] Mourid Barghouti, Şairin Filistin’i, Çev. A. Melis Hafez, İstanbul: Küre Yayınları, 2023.
[3] Antony Loewenstein, Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?, Çev. Özlem Özarpacı, Metis Yayınları, 2024.
Giriş
1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail’in Batı Şeria’yı işgali, başlangıçta uluslararası kamuoyunda bu toprakların barış müzakerelerinde bir araç olarak kullanılacağı yönünde bir beklenti doğurmuştu. Ancak kısa sürede bu beklenti yerini, uluslararası hukuku ihlal eden ve giderek kurumsallaşan bir işgal düzenine bıraktı. Dindar Siyonist hareketlerin öncülüğünde gelişen yerleşimci kolonyalizm politikaları ve yerleşim şiddeti, kalıcı bir tahakküm biçimine dönüştü.
Batı Şeria’da Filistinlilerin gündelik yaşamı, askerî kontrol noktalarının ötesinde hukuki düzenlemeler, dijital gözetim ve psikolojik baskı ile örülü çok katmanlı bir kuşatma altında şekillenmektedir. İşgal yalnızca toprak kontrolü değil, yaşamın ritmini belirleyen yapısal bir düzen olarak işlev görmektedir. Bu yazı, Oslo Süreci sonrasında işgalin nasıl kurumsallaştığını ve baskı biçimlerinin nasıl çeşitlendiğini bütüncül biçimde ele almaktadır.
Çalınan Gelecek
Oslo Barış Süreci, “barış karşılığında toprak” ilkesiyle umut vadeden bir girişim olarak sunulsa da pratikte işgalin sona ermesini değil, yeniden yapılandırılmasını mümkün kıldı. Batı Şeria’nın A, B ve C bölgelerine ayrılması, coğrafi bütünlüğü parçalayarak Filistinlilerin siyasal ve toplumsal bütünlük kurmasını zorlaştırdı. C bölgelerinin Batı Şeria’nın %60’ını kapsaması ve stratejik alanların bu bölgelerde yoğunlaşması, egemenlik ihtimalini ciddi biçimde zayıflattı.
Oslo sonrasında yerleşimci sayısındaki hızlı artış, sürecin barıştan ziyade ilhaka hizmet ettiğini gösterdi. 1993-2000 yılları arasında yerleşimci nüfusunun yaklaşık %90 artması, sahadaki fiilî durumun bilinçli biçimde dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır. Edward Said’in de belirttiği üzere, süreç işgalin sona erdirilmesinden çok, yeni bir siyasal ve hukuki çerçeveyle meşrulaştırılması anlamına gelmiştir.[1] Filistin tarafının bu yapıya sınırlı bir idari aktör olarak eklemlenmesi ise işgalin gündelik hayat içinde normalleşmesini kolaylaştırdı.
Filistinli şair Mürid Barguti’nin işgal deneyimini ele alan yaklaşımı, bu yapısal kuşatmayı yalnızca politik değil, aynı zamanda varoluşsal bir mesele olarak kavramayı mümkün kılıyor. Barguti’ye göre işgal yalnızca askerî varlık ya da bayrak meselesi değil; insanın kendi geleceğini kurma kapasitesinin sistematik biçimde elinden alınması anlamına geliyor. “Geleceğin çalınması” ifadesi, işgalin en yıkıcı boyutunu çarpıcı biçimde özetliyor. Kontrol noktaları, yasaklar ve sürekli müdahale hali, bireyin yalnızca bugününü değil, yarını tahayyül etme yetisini de aşındırıyor.[2]
Barguti’nin betimlemelerinde işgal, hayatın en sıradan anlarına kadar sızan bir tahakküm biçimi olarak görünür hâle geliyor. Sokakta yürümek, markete gitmek, hastaneye ulaşmak gibi gündelik faaliyetler sürekli denetime açık bir hâl alıyor. Bu durum, Filistin toplumunu sürekli bir geçicilik ve belirsizlik duygusuna mahkûm ediyor. İşgalci güç kendi geleceğini inşa ederken yerli nüfusun toplumsal gelişim kapasitesi sistemli biçimde sınırlandırılıyor; şehirlerin sosyal ve ekonomik canlılığı törpüleniyor, toplumsal hareketlilik yerini durağanlığa bırakıyor.
Kontrol Noktaları
Batı Şeria’daki güvenlik uygulamaları, bu durağanlaştırma politikasının somut araçları arasında yer alıyor. Hareket özgürlüğü, işgal rejiminin en sistematik biçimde kısıtladığı alanlardan biri hâline gelmiş durumda. Sabit ve gezici kontrol noktaları, Filistinlilerin gündelik yaşamını sürekli bir belirsizlik içine sürüklüyor. İşe, okula ya da hastaneye ulaşmak sıradan bir eylem olmaktan çıkıyor; keyfî kararlarla şekillenen uzun bekleyişlere dönüşüyor. Şubat 2025 itibarıyla Batı Şeria genelinde kurulu 849 fiziksel engel (247 kontrol noktası, 205 yol kapısı, 180 toprak yığını ve diğer bariyerler), gündelik baskının kurumsallaştığını göstermektedir. Bu yapı, Filistinlileri 160’tan fazla kopuk enklava (bir ülkeye ait olan ama başka bir ülke tarafından çevrili bir toprak parçası) hapsederken, Yahudi yerleşimcilerin kendilerine tahsis edilmiş yollar ve kontrol noktaları üzerinden tam hareket özgürlüğüne sahip olduğu ayrımcı bir ikili rejim üretmektedir. Kısıtlamaların somut sonuçları arasında, trafikteki %85’lik azalma nedeniyle 782.000 öğrencinin eğitim hakkından mahrum kalması ve her yıl yaklaşık 73.000 hamile kadının sağlık hizmetlerine erişiminin hayati risk altına girmesi yer almaktadır. Ana ulaşım yollarından biri olan Yol 60’ta, yerleşimciler serbestçe ilerlerken Filistinliler uzun ve keyfî denetimlere maruz bırakılmıştır. Bu kısıtlamalar yalnızca mekânsal hareketliliği değil, toplumsal ve ekonomik hayatı da derinden etkilemiştir. Nitekim durağanlaştırma politikasının bir sonucu olarak Ocak 2024 itibarıyla 306 bin iş kaybı yaşanmış, işsizlik oranı kadınlarda %33,7’ye, erkeklerde ise %31,7’ye yükselmiştir. Uluslararası Adalet Divanı ve ilgili Birleşmiş Milletler mekanizmaları, yalnızca kimlik temelinde Filistinlileri hedef alan bu kapsamlı kısıtlamaların güvenlikle açıklanamayacak ölçüde orantısız olduğunu; Filistin toplumu üzerinde kalıcı tahakküm kurmayı amaçlayan ırksal ayrımcılık (apartheid) ve segregasyon (toplumdaki grupların bilinçli olarak mekânsal, hukuki ya da sosyal olarak birbirinden ayrılması) suçlarını oluşturduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir ortamda bireysel hayat planlaması neredeyse imkânsız hâle gelmektedir.

Batı Şeria'daki Beytüllahim şehrinde, Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 17 Eylül 2024 (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Yerleşimciler için inşa edilen bypass yolları ve Ayrım Duvarı (Utanç Duvarı), Batı Şeria coğrafyasını fiziksel olarak parçalayarak mekânı yeniden kurgulayan bütüncül bir ayrıştırma sisteminin parçası olarak işlemektedir. Filistinlilerin kullanımına kapalı ya da ağır biçimde sınırlandırılmış bu yollar, yerleşimleri birbirine bağlarken Filistin yerleşimlerini 160’tan fazla kopuk enklava bölmekte; Yol 60 üzerindeki 129 engel, bu ikili yol rejiminin somut bir örneğini oluşturmaktadır. Yerleşimciler hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan hareket edebilirken, Filistinliler kontrol noktaları, izin rejimi ve dolambaçlı güzergâhlarla kuşatılmaktadır. Duvarın güzergâhı da güvenlikten ziyade yerleşim genişlemesini mümkün kılacak biçimde tasarlanmış; E1 planı ve “seam zone” uygulamaları, coğrafi sürekliliği kesintiye uğratarak toplumsal tecridi derinleştirmiştir. Beit El, El-Halil H2 bölgesi ve “Sovereignty Road” gibi örnekler, bu mekânsal mühendisliğin gündelik hayatta nasıl işlediğini göstermektedir. Bu “cebri ortam”, belirsizlik, hareket kısıtlaması ve sistematik baskı yoluyla Filistinlileri yerinden edilmeye zorlayan yapısal bir tahakküm mekanizmasına dönüşmektedir. Bütün bunlar yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda toplumsal kopuşlar da üretiyor.

Batı Şeria'daki Dahiriye şehrinin çeperlerinde, "Bariyeri aşmaya çalışan herkes hayatını tehlikeye atacaktır" uyarı levhası bulunan Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 18 Eylül 2024. (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Teknolojik Gözetim
Bu fiziksel kuşatmaya dijital gözetim mekanizmaları eklendiğinde işgalin yeni bir boyutu ortaya çıkıyor. Batı Şeria, ileri gözetim teknolojilerinin denendiği bir saha hâline gelmiş durumda. Yüz tanıma sistemleri, biyometrik veri tabanları ve sürekli izleme pratikleri, bireylerin anonimlik ihtimalini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Blue Wolf gibi sistemler aracılığıyla Filistinliler kapsamlı veri havuzlarına kaydediliyor, askerî kontrol dijital ortamda da sürdürülüyor. Blue Wolf ve Wolf Pack gibi biyometrik gözetim sistemleri, İsrail ordusunun Batı Şeria’daki Filistinli nüfusu dijital ortamda izlemek, fişlemek ve denetim altında tutmak için kullandığı teknolojik kontrol araçlarıdır.
Askerlerin Blue Wolf uygulamasıyla Filistinlilerin yüzlerini fotoğraflayıp bu görüntüleri binlerce kişinin yer aldığı merkezi veri tabanlarıyla anında eşleştirmesi, her bireyin kimliğini, geçmişini ve hareketlerini tek bir dijital profile bağlamaktadır.
Bu veriler, eğitim durumu, aile ilişkileri ve “güvenlik” sınıflandırmaları gibi son derece ayrıntılı bilgileri içeren Wolf Pack veri havuzunda toplanmaktadır.

Kudüs'ün Eski Şehri'nde bir güvenlik kameraları 14 Ekim 2022 (Foto: Anne Paq/Activestills)
Askerlerin her vardiyada belirli sayıda kişiyi sisteme kaydetmeye zorlanması, gözetimin sistematik niteliğini ortaya koymaktadır. Özellikle El-Halil’de 7/24 kamera ağları, yüz tanıma sistemleri ve yapay zekâ destekli müdahale araçlarıyla desteklenen bu altyapı, gözetimi kamusal alanın ötesine taşıyarak gündelik hayatın tümüne nüfuz etmekte ve askerî kontrolün insan gücünden çok algoritmalar ve biyometrik veriler üzerinden sürdürülmesini mümkün kılmaktadır. Böylece, gözetim yalnızca sokakta değil, özel alanlarda da hissedilen bir olguya dönüşmektedir.[3]
Uzaktan kontrol edilen silah sistemleri ve dron teknolojileri, güvenlik uygulamalarının giderek mekanikleştiğini ve insan unsuru olmadan çalıştığını gösteriyor. Yapay zekâ destekli sistemler aracılığıyla uygulanan şiddet, insan temasını azaltırken denetimin sürekliliğini artırıyor. Kişilerin rızası ve bilgisi olmadan telefonlarına sızan Pegasus gibi casus yazılımlar, yalnızca yerel aktörleri değil, uluslararası diplomatik süreçlere dâhil olan kişileri dahi hedef alabiliyor. Bu çerçevede ileri gözetim teknolojileri, askerî kontrolü fiziksel varlıktan ziyade algoritmalar ve uzaktan kumandalı araçlar üzerinden yürütüyor. Kontrol noktalarında yüz tanıma teknolojisinin teması azalttığını savunan güvenlik mimarlarının yaklaşımı, temassız denetim anlayışının ideolojik zeminini oluşturuyor. El-Halil gibi kentlerde kurulan Smart Shooter sistemleri ile uzaktan kumandalı ve yapay zekâ destekli müdahale araçları, protestoculara karşı gaz kapsülü atan insansız hava araçlarıyla birlikte şiddetin giderek otomatikleştiğini göstermektedir. Bu teknolojik altyapının uluslararası boyutu ise NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus üzerinden görünür hâle gelmektedir.
Pegasus’un Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da aralarında bulunduğu üst düzey siyasetçilerin izlenmesinde kullanılması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuru hazırlayan Filistinli aktörlerin takip edilmesi, yazılımın bir güvenlik aracının ötesinde diplomatik baskı ve nüfuz kurma enstrümanına dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Böylece işgal hem fiziksel hem de dijital alanda bütüncül bir kontrol rejimi üretmiş olmaktadır.

İsrailli bir teknisyen, işgal altındaki Doğu Kudüs'ün Ras el-Amud bölgesinde bir direğe tırmanarak güvenlik kamerası takıyor, 24 Ocak 2019. (Foto: AFP).
Hukuki Ayrım
Batı Şeria’da hukuki düzlemde işleyen ikili yapı, aynı coğrafyada yaşayan iki topluluğu milliyet temelinde tamamen farklı rejimlere tabi kılmaktadır. Yerleşimciler İsrail sivil hukukunun tüm hak ve güvencelerinden yararlanırken, Filistinliler askerî emirler temelinde yönetilmekte ve askerî mahkemelerde yargılanmaktadır. Bu sistem, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma gibi temel hakları suç sayabilen askerî düzenlemeler, idari tutukluluk uygulaması ve keyfî alıkoyma pratikleriyle kurumsallaşmıştır. Eylül 2025 itibarıyla 3.577 Filistinlinin suçlama olmaksızın idari tutuklu bulunması, buna karşılık yerleşimciler için bu uygulamanın sona erdirilmesi, ayrımın açıklığını göstermektedir. Cezasızlık rejimi de bu yapıyı pekiştirmekte; 2017-2025 arasında İsrail Ordusu tarafından öldürülen 1.509 Filistinli vakasının yalnızca %7,4’ünde soruşturma açılması ve sadece iki davada iddianame düzenlenmesi, hukuki korumanın seçici biçimde işlediğini ortaya koymaktadır. Mülkiyet ve imar alanında da Filistinlilerin inşa ve kullanım hakları neredeyse tamamen engellenirken, “devlet arazisi” ilan edilen toprakların %99,76’sının yerleşimlere tahsis edilmesi, yapısal ayrımcılığın mekânsal boyutunu tamamlamaktadır. Bu nedenle BM organları ve Uluslararası Adalet Divanı, söz konusu sistemi ırksal segregasyon ve apartheid yasağını ihlal eden bir hukuki düzen olarak tanımlamaktadır. Bu durum, hukukun etnik kimliğe göre farklı uygulanması anlamına geliyor. Askerî mahkemelerde yargılanan Filistinliler için adil yargılanma standartları son derece sınırlı kalıyor ve davaların büyük çoğunluğu mahkûmiyetle sonuçlanıyor. İdari gözaltı uygulaması ise suçlama olmaksızın aylarca, hatta yıllarca sürebilen tutukluluk hâllerini mümkün kılıyor.
Mülksüzleştirme
Mülksüzleştirme politikaları ve imar engelleri özellikle C bölgelerinde Filistinlilerin yaşam alanlarını doğrudan hedef alıyor. İnşaat ruhsatı almanın neredeyse imkânsız olduğu bu bölgelerde evler sık sık “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılıyor. Toprağa el koyma mekanizmaları hukuki boşluklar üzerinden işletiliyor; çiftçilerin arazilerine erişimi engellenerek mülkiyet kaybı fiilen meşrulaştırılıyor. C Bölgesi’nde uygulanan mülksüzleştirme ve imar politikaları, Filistinlilerin yaşam alanlarını sistematik biçimde daraltan ayrımcı bir idari rejim üretmektedir. Batı Şeria’nın yaklaşık %60’ını oluşturan bu bölgede inşaat ruhsatı almak neredeyse imkânsız hâle getirilmiş, bu nedenle son iki yılda 685 yapı “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılmış ve 3.280 kişi yerinden edilmiştir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da, Güney Hebron Tepeleri'ndeki Fathu Sedru köyü yakınlarında, Şimon Atiya'nın karakolu Havat Shorashim'in bir uzantısını oluşturan bir gözlem noktası. (Oren Ziv)
Toprağa el koyma süreci ise “devlet arazisi” ilanı, askerî tampon bölgeler ve arazi kayıtlarının yerleşimciler lehine yeniden düzenlenmesi gibi hukuki kılıflarla yürütülmektedir. Özel mülkiyet dâhil olmak üzere on binlerce dönüm arazi fiilen Filistinlilerin elinden alınmaktadır. Buna paralel olarak çiftçilerin su kaynaklarına, otlaklara ve tarlalara erişimi engellenmekte, tarım arazilerinin içinden geçen yeni bypass yolları tarım arazilerini parçalamakta ve geçim koşulları sürdürülemez hâle getirilmektedir. Sürekli yıkım tehdidi, fiziksel tecrit ve şiddet ortamı birleşerek “cebri bir ortam” yaratmaktadır. Güney El-Halil Tepeleri’ndeki Khirbet Zanuta köyü, silahlı yerleşimci saldırılarıyla boşaltıldıktan sonra mahkeme kararıyla geri dönen Filistinlilere yeni yapı inşa etmelerinin yasaklanması nedeniyle yaşam sürdürülemez hâle gelmiştir. Bu durum topluluğun ikinci kez göçe zorlandığı bu mekanizmanın en somut örneğini oluşturmaktadır. Bu uygulamalar Filistinlileri kendi topraklarında sürekli geçici bir statüye mahkûm etmektedir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da bulunan, Filistinli göçmenlerin yaşadığı Khalet Khader köyünde, yerleşimciler tarafından yıkılan bir evden kalanlar. (Fotoğraf: Oren Ziv)
Çalınan Zaman ve Bekleyişler
İşgalin etkileri yalnızca hukuki ve fiziksel alanlarla sınırlı kalmıyor. Zamanın sistematik biçimde çalınması, gündelik hayatın en görünmez ama en yıkıcı sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor. Kısa mesafelerin saatler süren yolculuklara dönüşmesi, hayatın sürekli bir bekleyiş içinde akmasına neden oluyor. Bu durum bireysel üretkenliği ve toplumsal sürekliliği giderek aşındırıyor.
Psikolojik baskı özellikle çocuklar üzerinde derin izler bırakıyor. Silahlı askerlerle erken yaşta karşılaşmak, sürekli korku ikliminde yaşamak ve şiddeti gündelik hayatın doğal bir parçası olarak deneyimlemek, kuşaklar arası travmayı besliyor. Kontrol noktalarında yaşanan aşağılanma, sözlü şiddet ve keyfî muameleler, insan onurunu hedef alan sistematik bir yıpratma süreci yaratıyor. Tıbbi hizmetlere erişimin engellenmesi, özellikle Batı Şeria’da uygulanan baskı rejiminin en somut ve hayati sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Kontrol noktalarında ambulansların sistematik biçimde durdurulması, sağlık çalışanlarının müdahalesinin engellenmesi ve hastaların “sırt sırta” (back-to-back) transfer uygulamasına zorlanması, acil vakalarda ciddi gecikmelere yol açmaktadır.
Batı Şeria’dan Doğu Kudüs’teki hastanelere ulaşmak isteyen hastalar, Filistin Kızılayı’na ait ambulanstan kontrol noktasında indirilip İsrail plakalı başka bir ambulansa aktarılmak zorunda bırakılmakta; bu süreç acil durumlarda ortalama 24 dakikalık ek gecikme üretmektedir.
Nitekim 2019 yılında Kudüs’e yönelen ambulans geçişlerinin %90’ının bu uygulamaya tabi tutulması, sorunun istisnai değil yapısal olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak, özellikle Şeyh Cerrah, El-Halil ve Ramallah çevresindeki gerilimli bölgelerde sağlık ekiplerinin yaralılara ulaşmasının engellendiği, ambulansların keyfî biçimde bekletildiği ve müdahalenin fiilen bloke edildiği çok sayıda vaka raporlanmıştır. Tedavi için Doğu Kudüs’e geçişte zorunlu tutulan askerî izin sistemi de sağlık hakkını doğrudan kısıtlayan bir başka mekanizma olarak işlemekte; hastalar randevularına rağmen belirsiz “güvenlik” gerekçeleriyle geçiş izni alamamakta veya izinler bilinçli biçimde geciktirilmektedir. Bu uygulamalar bir araya geldiğinde, Batı Şeria’daki Filistinlilerin sağlık hizmetlerine erişimi sistematik biçimde sekteye uğratılmakta ve yaşam hakkı yapısal bir baskı aracı hâline getirilmektedir.
Dijital Sansür
Dijital alanda uygulanan sansür ise Filistinlilerin kamusal görünürlüğünü sınırlamakta. Sosyal medya platformlarında Filistinli içeriklerin sistematik biçimde kaldırılması, sesin uluslararası alanda duyulmasını zorlaştırıyor. Filistinlilerin dijital alandaki görünürlüğünün kısıtlanması, algoritmik bir hata değil, sosyal medya şirketleri ile devlet mekanizmaları arasındaki yapısal bir iş birliğinin ürünü olan çok katmanlı bir sansür rejimi olarak işlemektedir.
Facebook ve Instagram gibi platformlarda “direniş” ve “şehit” gibi kelimelerin bağlamdan koparılarak silinmesi, #SaveSheikhJarrah etiketinin kısıtlanması ve Mescid-i Aksa’ya ilişkin içeriklerin algoritmik olarak engellenmesi, bu konudaki örneklerdir.
İsrail hükümetinin platformlar üzerindeki baskısı da bu süreci pekiştirmekte; içerik kaldırma taleplerinin büyük ölçüde karşılanması, Siber Birim’in mahkeme kararı olmaksızın silme süreçlerine müdahil olması ve üst düzey temaslar sonrası sansürün artması, dijital alanın siyasal denetime açıldığını göstermektedir. Buna ek olarak, İbranice nefret söylemlerinin çoğu zaman kaldırılmamasına karşın Filistinlilerin paylaşımlarının hızla silinmesi, denetim politikalarında açık bir çifte standarda işaret etmektedir.
Harita uygulamalarında Filistin köylerinin görünmez kılınması ve internet altyapısının bilinçli biçimde sınırlandırılması da bu dijital dışlamayı derinleştirmektedir.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, Filistinlilerin dijital alanda potansiyel tehdit olarak kodlandığı, seslerinin ise platform algoritmaları ve devlet baskısı yoluyla sistematik biçimde bastırıldığı yapısal bir sansür düzenine karşılık gelmektedir. Böylece yalnızca fiziksel alan değil, anlatı alanı da kontrol altına alınmaktadır.
Sonuç
Ortaya çıkan tablo, bütüncül bir baskı rejimine işaret ediyor. Yerleşim politikaları, hukuki ayrımcılık, dijital gözetim ve ekonomik bağımlılık bir araya gelerek Filistin toplumunun varlık koşullarını aşındıran bir yapı üretiyor. 7 Ekim 2023 sonrasında hız kazanan uygulamalar, yeni yerleşimler, artan şiddet ve genişleyen kamulaştırmalarla bu yapıyı daha da sertleştirdi. Bu bağlamda Batı Şeria giderek daha kapalı, daha denetimli ve daha kuşatılmış bir alana dönüşüyor.
Barguti’nin “geleceğin çalınması” ifadesi, bu sürecin özünü güçlü biçimde yakalıyor. Amaç yalnızca bugünü kontrol altına almak değil, geleceği tahayyül etme kapasitesini ortadan kaldırmak. Filistinlilerin kendi hayatlarını kurma imkânı sistematik biçimde sınırlandırılıyor; toplum, kendi toprağında zamana ve mekâna sıkışmış bir varoluşa zorlanıyor.
Son Notlar
[1] Edward W. Said, Oslo’dan Irak’a ve Yol Haritası, Çev. Murat Uyurkulak, Agora Kitaplığı, 2005.
[2] Mourid Barghouti, Şairin Filistin’i, Çev. A. Melis Hafez, İstanbul: Küre Yayınları, 2023.
[3] Antony Loewenstein, Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?, Çev. Özlem Özarpacı, Metis Yayınları, 2024.
Giriş
1967 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail’in Batı Şeria’yı işgali, başlangıçta uluslararası kamuoyunda bu toprakların barış müzakerelerinde bir araç olarak kullanılacağı yönünde bir beklenti doğurmuştu. Ancak kısa sürede bu beklenti yerini, uluslararası hukuku ihlal eden ve giderek kurumsallaşan bir işgal düzenine bıraktı. Dindar Siyonist hareketlerin öncülüğünde gelişen yerleşimci kolonyalizm politikaları ve yerleşim şiddeti, kalıcı bir tahakküm biçimine dönüştü.
Batı Şeria’da Filistinlilerin gündelik yaşamı, askerî kontrol noktalarının ötesinde hukuki düzenlemeler, dijital gözetim ve psikolojik baskı ile örülü çok katmanlı bir kuşatma altında şekillenmektedir. İşgal yalnızca toprak kontrolü değil, yaşamın ritmini belirleyen yapısal bir düzen olarak işlev görmektedir. Bu yazı, Oslo Süreci sonrasında işgalin nasıl kurumsallaştığını ve baskı biçimlerinin nasıl çeşitlendiğini bütüncül biçimde ele almaktadır.
Çalınan Gelecek
Oslo Barış Süreci, “barış karşılığında toprak” ilkesiyle umut vadeden bir girişim olarak sunulsa da pratikte işgalin sona ermesini değil, yeniden yapılandırılmasını mümkün kıldı. Batı Şeria’nın A, B ve C bölgelerine ayrılması, coğrafi bütünlüğü parçalayarak Filistinlilerin siyasal ve toplumsal bütünlük kurmasını zorlaştırdı. C bölgelerinin Batı Şeria’nın %60’ını kapsaması ve stratejik alanların bu bölgelerde yoğunlaşması, egemenlik ihtimalini ciddi biçimde zayıflattı.
Oslo sonrasında yerleşimci sayısındaki hızlı artış, sürecin barıştan ziyade ilhaka hizmet ettiğini gösterdi. 1993-2000 yılları arasında yerleşimci nüfusunun yaklaşık %90 artması, sahadaki fiilî durumun bilinçli biçimde dönüştürüldüğünü ortaya koymaktadır. Edward Said’in de belirttiği üzere, süreç işgalin sona erdirilmesinden çok, yeni bir siyasal ve hukuki çerçeveyle meşrulaştırılması anlamına gelmiştir.[1] Filistin tarafının bu yapıya sınırlı bir idari aktör olarak eklemlenmesi ise işgalin gündelik hayat içinde normalleşmesini kolaylaştırdı.
Filistinli şair Mürid Barguti’nin işgal deneyimini ele alan yaklaşımı, bu yapısal kuşatmayı yalnızca politik değil, aynı zamanda varoluşsal bir mesele olarak kavramayı mümkün kılıyor. Barguti’ye göre işgal yalnızca askerî varlık ya da bayrak meselesi değil; insanın kendi geleceğini kurma kapasitesinin sistematik biçimde elinden alınması anlamına geliyor. “Geleceğin çalınması” ifadesi, işgalin en yıkıcı boyutunu çarpıcı biçimde özetliyor. Kontrol noktaları, yasaklar ve sürekli müdahale hali, bireyin yalnızca bugününü değil, yarını tahayyül etme yetisini de aşındırıyor.[2]
Barguti’nin betimlemelerinde işgal, hayatın en sıradan anlarına kadar sızan bir tahakküm biçimi olarak görünür hâle geliyor. Sokakta yürümek, markete gitmek, hastaneye ulaşmak gibi gündelik faaliyetler sürekli denetime açık bir hâl alıyor. Bu durum, Filistin toplumunu sürekli bir geçicilik ve belirsizlik duygusuna mahkûm ediyor. İşgalci güç kendi geleceğini inşa ederken yerli nüfusun toplumsal gelişim kapasitesi sistemli biçimde sınırlandırılıyor; şehirlerin sosyal ve ekonomik canlılığı törpüleniyor, toplumsal hareketlilik yerini durağanlığa bırakıyor.
Kontrol Noktaları
Batı Şeria’daki güvenlik uygulamaları, bu durağanlaştırma politikasının somut araçları arasında yer alıyor. Hareket özgürlüğü, işgal rejiminin en sistematik biçimde kısıtladığı alanlardan biri hâline gelmiş durumda. Sabit ve gezici kontrol noktaları, Filistinlilerin gündelik yaşamını sürekli bir belirsizlik içine sürüklüyor. İşe, okula ya da hastaneye ulaşmak sıradan bir eylem olmaktan çıkıyor; keyfî kararlarla şekillenen uzun bekleyişlere dönüşüyor. Şubat 2025 itibarıyla Batı Şeria genelinde kurulu 849 fiziksel engel (247 kontrol noktası, 205 yol kapısı, 180 toprak yığını ve diğer bariyerler), gündelik baskının kurumsallaştığını göstermektedir. Bu yapı, Filistinlileri 160’tan fazla kopuk enklava (bir ülkeye ait olan ama başka bir ülke tarafından çevrili bir toprak parçası) hapsederken, Yahudi yerleşimcilerin kendilerine tahsis edilmiş yollar ve kontrol noktaları üzerinden tam hareket özgürlüğüne sahip olduğu ayrımcı bir ikili rejim üretmektedir. Kısıtlamaların somut sonuçları arasında, trafikteki %85’lik azalma nedeniyle 782.000 öğrencinin eğitim hakkından mahrum kalması ve her yıl yaklaşık 73.000 hamile kadının sağlık hizmetlerine erişiminin hayati risk altına girmesi yer almaktadır. Ana ulaşım yollarından biri olan Yol 60’ta, yerleşimciler serbestçe ilerlerken Filistinliler uzun ve keyfî denetimlere maruz bırakılmıştır. Bu kısıtlamalar yalnızca mekânsal hareketliliği değil, toplumsal ve ekonomik hayatı da derinden etkilemiştir. Nitekim durağanlaştırma politikasının bir sonucu olarak Ocak 2024 itibarıyla 306 bin iş kaybı yaşanmış, işsizlik oranı kadınlarda %33,7’ye, erkeklerde ise %31,7’ye yükselmiştir. Uluslararası Adalet Divanı ve ilgili Birleşmiş Milletler mekanizmaları, yalnızca kimlik temelinde Filistinlileri hedef alan bu kapsamlı kısıtlamaların güvenlikle açıklanamayacak ölçüde orantısız olduğunu; Filistin toplumu üzerinde kalıcı tahakküm kurmayı amaçlayan ırksal ayrımcılık (apartheid) ve segregasyon (toplumdaki grupların bilinçli olarak mekânsal, hukuki ya da sosyal olarak birbirinden ayrılması) suçlarını oluşturduğunu vurgulamaktadır. Böyle bir ortamda bireysel hayat planlaması neredeyse imkânsız hâle gelmektedir.

Batı Şeria'daki Beytüllahim şehrinde, Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 17 Eylül 2024 (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Yerleşimciler için inşa edilen bypass yolları ve Ayrım Duvarı (Utanç Duvarı), Batı Şeria coğrafyasını fiziksel olarak parçalayarak mekânı yeniden kurgulayan bütüncül bir ayrıştırma sisteminin parçası olarak işlemektedir. Filistinlilerin kullanımına kapalı ya da ağır biçimde sınırlandırılmış bu yollar, yerleşimleri birbirine bağlarken Filistin yerleşimlerini 160’tan fazla kopuk enklava bölmekte; Yol 60 üzerindeki 129 engel, bu ikili yol rejiminin somut bir örneğini oluşturmaktadır. Yerleşimciler hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan hareket edebilirken, Filistinliler kontrol noktaları, izin rejimi ve dolambaçlı güzergâhlarla kuşatılmaktadır. Duvarın güzergâhı da güvenlikten ziyade yerleşim genişlemesini mümkün kılacak biçimde tasarlanmış; E1 planı ve “seam zone” uygulamaları, coğrafi sürekliliği kesintiye uğratarak toplumsal tecridi derinleştirmiştir. Beit El, El-Halil H2 bölgesi ve “Sovereignty Road” gibi örnekler, bu mekânsal mühendisliğin gündelik hayatta nasıl işlediğini göstermektedir. Bu “cebri ortam”, belirsizlik, hareket kısıtlaması ve sistematik baskı yoluyla Filistinlileri yerinden edilmeye zorlayan yapısal bir tahakküm mekanizmasına dönüşmektedir. Bütün bunlar yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda toplumsal kopuşlar da üretiyor.

Batı Şeria'daki Dahiriye şehrinin çeperlerinde, "Bariyeri aşmaya çalışan herkes hayatını tehlikeye atacaktır" uyarı levhası bulunan Ayrım Duvarı’nın bir bölümü, 18 Eylül 2024. (AP Fotoğrafı/Mahmoud Illean)
Teknolojik Gözetim
Bu fiziksel kuşatmaya dijital gözetim mekanizmaları eklendiğinde işgalin yeni bir boyutu ortaya çıkıyor. Batı Şeria, ileri gözetim teknolojilerinin denendiği bir saha hâline gelmiş durumda. Yüz tanıma sistemleri, biyometrik veri tabanları ve sürekli izleme pratikleri, bireylerin anonimlik ihtimalini neredeyse tamamen ortadan kaldırıyor. Blue Wolf gibi sistemler aracılığıyla Filistinliler kapsamlı veri havuzlarına kaydediliyor, askerî kontrol dijital ortamda da sürdürülüyor. Blue Wolf ve Wolf Pack gibi biyometrik gözetim sistemleri, İsrail ordusunun Batı Şeria’daki Filistinli nüfusu dijital ortamda izlemek, fişlemek ve denetim altında tutmak için kullandığı teknolojik kontrol araçlarıdır.
Askerlerin Blue Wolf uygulamasıyla Filistinlilerin yüzlerini fotoğraflayıp bu görüntüleri binlerce kişinin yer aldığı merkezi veri tabanlarıyla anında eşleştirmesi, her bireyin kimliğini, geçmişini ve hareketlerini tek bir dijital profile bağlamaktadır.
Bu veriler, eğitim durumu, aile ilişkileri ve “güvenlik” sınıflandırmaları gibi son derece ayrıntılı bilgileri içeren Wolf Pack veri havuzunda toplanmaktadır.

Kudüs'ün Eski Şehri'nde bir güvenlik kameraları 14 Ekim 2022 (Foto: Anne Paq/Activestills)
Askerlerin her vardiyada belirli sayıda kişiyi sisteme kaydetmeye zorlanması, gözetimin sistematik niteliğini ortaya koymaktadır. Özellikle El-Halil’de 7/24 kamera ağları, yüz tanıma sistemleri ve yapay zekâ destekli müdahale araçlarıyla desteklenen bu altyapı, gözetimi kamusal alanın ötesine taşıyarak gündelik hayatın tümüne nüfuz etmekte ve askerî kontrolün insan gücünden çok algoritmalar ve biyometrik veriler üzerinden sürdürülmesini mümkün kılmaktadır. Böylece, gözetim yalnızca sokakta değil, özel alanlarda da hissedilen bir olguya dönüşmektedir.[3]
Uzaktan kontrol edilen silah sistemleri ve dron teknolojileri, güvenlik uygulamalarının giderek mekanikleştiğini ve insan unsuru olmadan çalıştığını gösteriyor. Yapay zekâ destekli sistemler aracılığıyla uygulanan şiddet, insan temasını azaltırken denetimin sürekliliğini artırıyor. Kişilerin rızası ve bilgisi olmadan telefonlarına sızan Pegasus gibi casus yazılımlar, yalnızca yerel aktörleri değil, uluslararası diplomatik süreçlere dâhil olan kişileri dahi hedef alabiliyor. Bu çerçevede ileri gözetim teknolojileri, askerî kontrolü fiziksel varlıktan ziyade algoritmalar ve uzaktan kumandalı araçlar üzerinden yürütüyor. Kontrol noktalarında yüz tanıma teknolojisinin teması azalttığını savunan güvenlik mimarlarının yaklaşımı, temassız denetim anlayışının ideolojik zeminini oluşturuyor. El-Halil gibi kentlerde kurulan Smart Shooter sistemleri ile uzaktan kumandalı ve yapay zekâ destekli müdahale araçları, protestoculara karşı gaz kapsülü atan insansız hava araçlarıyla birlikte şiddetin giderek otomatikleştiğini göstermektedir. Bu teknolojik altyapının uluslararası boyutu ise NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus üzerinden görünür hâle gelmektedir.
Pegasus’un Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da aralarında bulunduğu üst düzey siyasetçilerin izlenmesinde kullanılması, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuru hazırlayan Filistinli aktörlerin takip edilmesi, yazılımın bir güvenlik aracının ötesinde diplomatik baskı ve nüfuz kurma enstrümanına dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Böylece işgal hem fiziksel hem de dijital alanda bütüncül bir kontrol rejimi üretmiş olmaktadır.

İsrailli bir teknisyen, işgal altındaki Doğu Kudüs'ün Ras el-Amud bölgesinde bir direğe tırmanarak güvenlik kamerası takıyor, 24 Ocak 2019. (Foto: AFP).
Hukuki Ayrım
Batı Şeria’da hukuki düzlemde işleyen ikili yapı, aynı coğrafyada yaşayan iki topluluğu milliyet temelinde tamamen farklı rejimlere tabi kılmaktadır. Yerleşimciler İsrail sivil hukukunun tüm hak ve güvencelerinden yararlanırken, Filistinliler askerî emirler temelinde yönetilmekte ve askerî mahkemelerde yargılanmaktadır. Bu sistem, ifade özgürlüğü ve barışçıl toplanma gibi temel hakları suç sayabilen askerî düzenlemeler, idari tutukluluk uygulaması ve keyfî alıkoyma pratikleriyle kurumsallaşmıştır. Eylül 2025 itibarıyla 3.577 Filistinlinin suçlama olmaksızın idari tutuklu bulunması, buna karşılık yerleşimciler için bu uygulamanın sona erdirilmesi, ayrımın açıklığını göstermektedir. Cezasızlık rejimi de bu yapıyı pekiştirmekte; 2017-2025 arasında İsrail Ordusu tarafından öldürülen 1.509 Filistinli vakasının yalnızca %7,4’ünde soruşturma açılması ve sadece iki davada iddianame düzenlenmesi, hukuki korumanın seçici biçimde işlediğini ortaya koymaktadır. Mülkiyet ve imar alanında da Filistinlilerin inşa ve kullanım hakları neredeyse tamamen engellenirken, “devlet arazisi” ilan edilen toprakların %99,76’sının yerleşimlere tahsis edilmesi, yapısal ayrımcılığın mekânsal boyutunu tamamlamaktadır. Bu nedenle BM organları ve Uluslararası Adalet Divanı, söz konusu sistemi ırksal segregasyon ve apartheid yasağını ihlal eden bir hukuki düzen olarak tanımlamaktadır. Bu durum, hukukun etnik kimliğe göre farklı uygulanması anlamına geliyor. Askerî mahkemelerde yargılanan Filistinliler için adil yargılanma standartları son derece sınırlı kalıyor ve davaların büyük çoğunluğu mahkûmiyetle sonuçlanıyor. İdari gözaltı uygulaması ise suçlama olmaksızın aylarca, hatta yıllarca sürebilen tutukluluk hâllerini mümkün kılıyor.
Mülksüzleştirme
Mülksüzleştirme politikaları ve imar engelleri özellikle C bölgelerinde Filistinlilerin yaşam alanlarını doğrudan hedef alıyor. İnşaat ruhsatı almanın neredeyse imkânsız olduğu bu bölgelerde evler sık sık “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılıyor. Toprağa el koyma mekanizmaları hukuki boşluklar üzerinden işletiliyor; çiftçilerin arazilerine erişimi engellenerek mülkiyet kaybı fiilen meşrulaştırılıyor. C Bölgesi’nde uygulanan mülksüzleştirme ve imar politikaları, Filistinlilerin yaşam alanlarını sistematik biçimde daraltan ayrımcı bir idari rejim üretmektedir. Batı Şeria’nın yaklaşık %60’ını oluşturan bu bölgede inşaat ruhsatı almak neredeyse imkânsız hâle getirilmiş, bu nedenle son iki yılda 685 yapı “ruhsatsız” gerekçesiyle yıkılmış ve 3.280 kişi yerinden edilmiştir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da, Güney Hebron Tepeleri'ndeki Fathu Sedru köyü yakınlarında, Şimon Atiya'nın karakolu Havat Shorashim'in bir uzantısını oluşturan bir gözlem noktası. (Oren Ziv)
Toprağa el koyma süreci ise “devlet arazisi” ilanı, askerî tampon bölgeler ve arazi kayıtlarının yerleşimciler lehine yeniden düzenlenmesi gibi hukuki kılıflarla yürütülmektedir. Özel mülkiyet dâhil olmak üzere on binlerce dönüm arazi fiilen Filistinlilerin elinden alınmaktadır. Buna paralel olarak çiftçilerin su kaynaklarına, otlaklara ve tarlalara erişimi engellenmekte, tarım arazilerinin içinden geçen yeni bypass yolları tarım arazilerini parçalamakta ve geçim koşulları sürdürülemez hâle getirilmektedir. Sürekli yıkım tehdidi, fiziksel tecrit ve şiddet ortamı birleşerek “cebri bir ortam” yaratmaktadır. Güney El-Halil Tepeleri’ndeki Khirbet Zanuta köyü, silahlı yerleşimci saldırılarıyla boşaltıldıktan sonra mahkeme kararıyla geri dönen Filistinlilere yeni yapı inşa etmelerinin yasaklanması nedeniyle yaşam sürdürülemez hâle gelmiştir. Bu durum topluluğun ikinci kez göçe zorlandığı bu mekanizmanın en somut örneğini oluşturmaktadır. Bu uygulamalar Filistinlileri kendi topraklarında sürekli geçici bir statüye mahkûm etmektedir.

İşgal altındaki Batı Şeria'da bulunan, Filistinli göçmenlerin yaşadığı Khalet Khader köyünde, yerleşimciler tarafından yıkılan bir evden kalanlar. (Fotoğraf: Oren Ziv)
Çalınan Zaman ve Bekleyişler
İşgalin etkileri yalnızca hukuki ve fiziksel alanlarla sınırlı kalmıyor. Zamanın sistematik biçimde çalınması, gündelik hayatın en görünmez ama en yıkıcı sonuçlarından biri olarak öne çıkıyor. Kısa mesafelerin saatler süren yolculuklara dönüşmesi, hayatın sürekli bir bekleyiş içinde akmasına neden oluyor. Bu durum bireysel üretkenliği ve toplumsal sürekliliği giderek aşındırıyor.
Psikolojik baskı özellikle çocuklar üzerinde derin izler bırakıyor. Silahlı askerlerle erken yaşta karşılaşmak, sürekli korku ikliminde yaşamak ve şiddeti gündelik hayatın doğal bir parçası olarak deneyimlemek, kuşaklar arası travmayı besliyor. Kontrol noktalarında yaşanan aşağılanma, sözlü şiddet ve keyfî muameleler, insan onurunu hedef alan sistematik bir yıpratma süreci yaratıyor. Tıbbi hizmetlere erişimin engellenmesi, özellikle Batı Şeria’da uygulanan baskı rejiminin en somut ve hayati sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. Kontrol noktalarında ambulansların sistematik biçimde durdurulması, sağlık çalışanlarının müdahalesinin engellenmesi ve hastaların “sırt sırta” (back-to-back) transfer uygulamasına zorlanması, acil vakalarda ciddi gecikmelere yol açmaktadır.
Batı Şeria’dan Doğu Kudüs’teki hastanelere ulaşmak isteyen hastalar, Filistin Kızılayı’na ait ambulanstan kontrol noktasında indirilip İsrail plakalı başka bir ambulansa aktarılmak zorunda bırakılmakta; bu süreç acil durumlarda ortalama 24 dakikalık ek gecikme üretmektedir.
Nitekim 2019 yılında Kudüs’e yönelen ambulans geçişlerinin %90’ının bu uygulamaya tabi tutulması, sorunun istisnai değil yapısal olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak, özellikle Şeyh Cerrah, El-Halil ve Ramallah çevresindeki gerilimli bölgelerde sağlık ekiplerinin yaralılara ulaşmasının engellendiği, ambulansların keyfî biçimde bekletildiği ve müdahalenin fiilen bloke edildiği çok sayıda vaka raporlanmıştır. Tedavi için Doğu Kudüs’e geçişte zorunlu tutulan askerî izin sistemi de sağlık hakkını doğrudan kısıtlayan bir başka mekanizma olarak işlemekte; hastalar randevularına rağmen belirsiz “güvenlik” gerekçeleriyle geçiş izni alamamakta veya izinler bilinçli biçimde geciktirilmektedir. Bu uygulamalar bir araya geldiğinde, Batı Şeria’daki Filistinlilerin sağlık hizmetlerine erişimi sistematik biçimde sekteye uğratılmakta ve yaşam hakkı yapısal bir baskı aracı hâline getirilmektedir.
Dijital Sansür
Dijital alanda uygulanan sansür ise Filistinlilerin kamusal görünürlüğünü sınırlamakta. Sosyal medya platformlarında Filistinli içeriklerin sistematik biçimde kaldırılması, sesin uluslararası alanda duyulmasını zorlaştırıyor. Filistinlilerin dijital alandaki görünürlüğünün kısıtlanması, algoritmik bir hata değil, sosyal medya şirketleri ile devlet mekanizmaları arasındaki yapısal bir iş birliğinin ürünü olan çok katmanlı bir sansür rejimi olarak işlemektedir.
Facebook ve Instagram gibi platformlarda “direniş” ve “şehit” gibi kelimelerin bağlamdan koparılarak silinmesi, #SaveSheikhJarrah etiketinin kısıtlanması ve Mescid-i Aksa’ya ilişkin içeriklerin algoritmik olarak engellenmesi, bu konudaki örneklerdir.
İsrail hükümetinin platformlar üzerindeki baskısı da bu süreci pekiştirmekte; içerik kaldırma taleplerinin büyük ölçüde karşılanması, Siber Birim’in mahkeme kararı olmaksızın silme süreçlerine müdahil olması ve üst düzey temaslar sonrası sansürün artması, dijital alanın siyasal denetime açıldığını göstermektedir. Buna ek olarak, İbranice nefret söylemlerinin çoğu zaman kaldırılmamasına karşın Filistinlilerin paylaşımlarının hızla silinmesi, denetim politikalarında açık bir çifte standarda işaret etmektedir.
Harita uygulamalarında Filistin köylerinin görünmez kılınması ve internet altyapısının bilinçli biçimde sınırlandırılması da bu dijital dışlamayı derinleştirmektedir.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, Filistinlilerin dijital alanda potansiyel tehdit olarak kodlandığı, seslerinin ise platform algoritmaları ve devlet baskısı yoluyla sistematik biçimde bastırıldığı yapısal bir sansür düzenine karşılık gelmektedir. Böylece yalnızca fiziksel alan değil, anlatı alanı da kontrol altına alınmaktadır.
Sonuç
Ortaya çıkan tablo, bütüncül bir baskı rejimine işaret ediyor. Yerleşim politikaları, hukuki ayrımcılık, dijital gözetim ve ekonomik bağımlılık bir araya gelerek Filistin toplumunun varlık koşullarını aşındıran bir yapı üretiyor. 7 Ekim 2023 sonrasında hız kazanan uygulamalar, yeni yerleşimler, artan şiddet ve genişleyen kamulaştırmalarla bu yapıyı daha da sertleştirdi. Bu bağlamda Batı Şeria giderek daha kapalı, daha denetimli ve daha kuşatılmış bir alana dönüşüyor.
Barguti’nin “geleceğin çalınması” ifadesi, bu sürecin özünü güçlü biçimde yakalıyor. Amaç yalnızca bugünü kontrol altına almak değil, geleceği tahayyül etme kapasitesini ortadan kaldırmak. Filistinlilerin kendi hayatlarını kurma imkânı sistematik biçimde sınırlandırılıyor; toplum, kendi toprağında zamana ve mekâna sıkışmış bir varoluşa zorlanıyor.
Son Notlar
[1] Edward W. Said, Oslo’dan Irak’a ve Yol Haritası, Çev. Murat Uyurkulak, Agora Kitaplığı, 2005.
[2] Mourid Barghouti, Şairin Filistin’i, Çev. A. Melis Hafez, İstanbul: Küre Yayınları, 2023.
[3] Antony Loewenstein, Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor?, Çev. Özlem Özarpacı, Metis Yayınları, 2024.
Bu Sayfada:
title
title
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir







