İsrail Nasıl Bir Lübnan Tahayyül Ediyor?

İsrail Nasıl Bir Lübnan Tahayyül Ediyor?

3 Şubat 2026

Dr. Öğr. Üyesi Tuba Yıldız

İsrail Nasıl Bir Lübnan Tahayyül Ediyor? 

İsrail, Orta Doğu’da varlık kazandığı tarihten itibaren bölge ülkelerine yönelik stratejisini “çevreleme politikası” üzerinden hegemonik bir perspektif üzerine inşa etmiştir. Bu kapsamda özellikle sınır komşularının siyasi rotalarını yakından takip eden Tel Aviv yönetimi, söz konusu ülkelerin rejimlerinin yönelimlerinin kendi güvenlik ve çıkarlarına paralel bir çizgide ilerlemesi için çaba sarf etmiştir. İsrail’in bölgenin siyasi dengelerini derinden etkileyen dört Arap-İsrail savaşından askeri üstünlükle çıkması, Arap komşularının İsrail’e karşı savaştan diplomasiye evrilen bir politika belirlemelerinde ve örtülü bir uyum sergilemelerinde etkili olmuştur. Lübnan, bölgesel rolü görece sınırlı olmakla birlikte İsrail’in çevreleme politikası kapsamında arzuladığı bu uyumu sergilemeyen, bu nedenle de İsrail siyasetinin ana gündem maddelerinde ilk sıralarda yer alan ülkelerden biridir. Lübnan İsrail için; sınır komşusu olması nedeniyle dini ve jeopolitik, kendisine tehdit oluşturan ve zaman zaman da sıcak çatışmaya girdiği silahlı örgütleri barındırıyor olması nedeniyle güvenlik, Litani Nehri gibi stratejik su kaynakları ile Akdeniz doğal gaz sahalarındaki hak sahipliği nedeniyle ekonomik açılardan önemlidir. Bu nedenle de İsrail’in Lübnan’a olan ilgisi yalnızca bölgedeki son gelişmelerle sınırlı olmayıp, tarihsel, jeopolitik ve stratejik temellere dayanan uzun soluklu bir arka plana dayanmaktadır.

Lübnan – İsrail Arasında Çözülemeyen Krizler 

İsrail ve Lübnan arasında tarihsel olarak diplomatik ve askeri krizlere yol açan temel etkenlerin başında, uluslararası hukuk çerçevesinde net bir biçimde tanımlanmış bir kara sınırının bulunmaması gelmektedir. Birbirine komşu olan iki ülkenin arasındaki en temel mesele olan belirli bir kara sınırının olmaması, diğer krizlere de yol açan ana faktör olarak öne çıkmaktadır. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte başlayan Arap-İsrail çatışmaları, Lübnan-İsrail sınır meselesini de bu tarihten itibaren çözümsüz bir sorun haline getirmiştir. İsrail, kuruluşunun erken dönemlerinden itibaren Lübnan’ı diğer Arap devletlerine kıyasla daha zayıf bir halka olarak görmüş, özellikle güney Lübnan’ı stratejik ve ideolojik hedefleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Nitekim dönemin başbakanı David Ben-Gurion, Litani Nehri’ne kadar uzanan Lübnan topraklarının işgal edilmesi ve Fransa’nın desteğini alacak sınırlı bir alanda Maruni bir devletin kurulması suretiyle İsrail’e bağımlı ve zayıf bir müttefik yaratılabileceğini ve bu yolla Lübnan’ın çevrelenebileceğini öngörmekteydi. İlk olarak 1956 yılındaki Süveyş Krizi sırasında bu planı somutlaştırmak isteyen İsrail’in karşısında yer alan Fransa, Litani’nin Lübnan sınırlarının içinde kalmasını sağlayabilmiştir. Buna rağmen İsrail’in bu hedefinden tarihsel süreç boyunca vazgeçmediği, iki ülke arasında yaşanan tüm savaş ve krizlerde sınır meselesinin sürekli olarak gündeme gelmesinden anlaşılmaktadır.

Zira İsrail, Lübnan’a yönelik politikasını güney Lübnan’ın “vaat edilmiş topraklar” söylemi çerçevesinde değerlendirilmesi üzerine inşa etmiş, Litani Nehri’nin İsrail’in su politikalarında önemli bir yere sahip olmasıyla da nehre kadar uzanan bölge üzerinde kontrol sağlamayı stratejik bir hedef olarak benimsemiştir. 

Bu bağlamda 26 Kasım 2024 tarihinde varılan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail’in güney Lübnan’daki saldırılarını sürdürmesi, Hizbullah varlığının Tel Aviv açısından bir güvenlik tehdidi olarak görülmesinden ziyade araçsallaştırılmış bir mazeret olarak kullanıldığını göstermektedir. Dahası Netanyahu hükümeti, sınır krizinin devamını bilinçli biçimde tercih etmekte, ABD’li temsilciler tarafından kara sınırına ilişkin sunulan öneri ve düzenleme girişimlerini, kendi güvenlik çıkarlarını gerekçe göstererek sistematik biçimde göz ardı etmektedir. Bu tutum, İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik ihlallerini kendi perspektifinden meşrulaştırmasına da imkân tanımaktadır. Nitekim kara sınırının belirlenmesine yönelik uluslararası girişimlerin sonuçsuz kalmasının temel nedeni, bu sürecin İsrail tarafından isteksizlikle karşılanmasıdır. İsrail, 2022 yılında Lübnan ile imzaladığı deniz sınırı anlaşmasından stratejik ve ekonomik kazanç elde etmiş olmasına karşın, kara sınırında benzer bir uzlaşıyı kendi çıkarlarını azami ölçüde güvence altına alacak bir harita ortaya koymadan kabul etmemektedir. Bu nedenle güney Lübnan’da güvenlik duvarları inşa etme hakkını kendisinde görmekte, ateşkes anlaşmasına rağmen işgal altında tuttuğu beş bölgeden çekilmeyeceğini açıkça ifade etmekte ve nihai olarak Litani Nehri’ne kadar uzanan alanın İsrail denetiminde olduğu, merkezi otoriteden yoksun bir düzenin sürdürülmesini hedeflemektedir.

Lübnan’ın İsrail ile uzun vadeli çatışma sürecinin devam etmesinde belirleyici faktörlerden biri, hiç şüphesiz Hizbullah’ın ülkedeki askeri ve siyasal ağırlığıdır. 1985 yılında yayımladığı Açık Mektup ile Lübnan’daki varlığını resmileştiren Hizbullah, siyonizmle mücadeleyi ve Lübnan topraklarını İsrail işgaline karşı savunmayı temel hedefleri arasında ilan etmiştir. 1996 ve 2006 yıllarında İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan iki büyük çatışma, İsrail’in yalnızca Hizbullah’ı değil, Lübnan’ı da doğrudan bir düşman olarak konumlandırmasının önünü açmıştır. 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı operasyonunun hemen ardından ise, Hizbullah ile İsrail arasında da şiddetli bir çatışma süreci başlamış, bu kapsamda İsrail güçleri Lübnan’ın güneyi ve doğusu ile başkent Beyrut’un Dahiye bölgesine yönelik yoğun saldırılar düzenlemiştir. Süreç içerisinde Hizbullah’ın üst düzey komuta kademesinin İsrail suikastlarıyla hedef alınması ve örgüte ait silah depolarının vurulması, İsrail’e karşı oluşturulan caydırıcılığın büyük ölçüde zayıflamasına yol açmış olmasına rağmen Lübnan, işgal ve saldırılarla karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Bu noktada İsrail, 1982 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Lübnan topraklarından çıkarmayı başarmış olsa da Hizbullah’ı askeri ve siyasi olarak tamamen tasfiye edemediği gerçeğiyle de yüzleşmiştir. Askeri üstünlüğün psikolojik savaşta beklenen etkiyi üretmemesi ise İsrail’in gerilimi daha da tırmandırmasına neden olmuştur. Lübnan hükümetinin 2025 yılının başlarından itibaren Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik izlediği politikanın yetersiz olduğunu savunan İsrail, devletin acziyetini gerekçe göstererek saldırılarını artırmakta ve sorunu doğrudan kendisinin çözeceğini ileri sürmektedir.

Öte yandan Lübnan’da Hizbullah dışında Hamas’ın varlığı ve Filistin kampları da İsrail açısından ayrı bir sorun alanı teşkil etmektedir. Özellikle Aralık 2023’te Hamas’ın Lübnan’da “Aksa Tufanı İzcileri” adlı bir yapılanma kurulduğunu açıklaması, ülkenin güney sınırındaki gerilimin tırmanmasında etkili olmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’dan çekilmesinden bu yana ilk kez Filistinli örgütlere bağlı silahlı yapılanmaların genişleme girişimi olarak değerlendirilen bu adım, İsrail’in “Lübnan’ı Gazze’ye çeviririz” yönündeki tehditlerinin artmasına zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede İsrail, yalnızca Hizbullah hedeflerini değil, Filistin kamplarını da bombalamayı meşru bir hak olarak görmektedir. Nitekim Aksa Tufanı sonrasında yalnızca Gazze’deki Hamas hedefleri değil, Lübnan’daki Filistin kampları ve Hamas mensupları da yoğun saldırılara maruz kalmıştır. Ekim 2024’te Trablus’taki Beddavi Kampı ile kasım 2025’te Sayda’daki Ayn el-Hilve Kampı’na yönelik düzenlenen yoğun saldırılar, aynı zamanda şubat 2025’te Salih Aruri suikastıyla başlayan Hamas üyelerine yönelik suikastlar, İsrail’in giderek artan agresif tutumunu açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu noktada İsrail açısından dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Zira yukarıda da belirtildiği üzere, sınır güvenliği söz konusu olduğunda merkezi otoriteden yoksun ve parçalı bir Lübnan yönetimi İsrail için tercih edilir görünmektedir. Buna karşılık İsrail, Lübnan Devleti’nden kendi toprakları içinde Şii toplumunu büyük ölçüde temsil eden ve siyasal meşruiyete sahip bir aktör üzerinde—iç savaş riskini göze alacak ölçüde dahi olsa—tam denetim kurmasını ve aynı zamanda Filistinli grupların Lübnan’daki varlığına etkili biçimde müdahale edebilecek güçlü ve kararlı bir siyasal irade sergilemesini beklemektedir.

İsrail açısından Lübnan’ın jeopolitik konumunun kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirilmesi meselesi, yalnızca Beyrut’u değil, aynı zamanda bölgesel rekabet dinamiklerini de doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda İsrail, Lübnan’a nüfuz eden aktörlerden biri olan Fransa ile Lübnan sahası üzerinden örtük bir gerilim süreci yürütmektedir. Nitekim Fransa’nın Lübnan’daki etkinliğini sınırlandırmayı hedefleyen Netanyahu hükümeti, UNIFIL’in görev süresinin sonlandırılması ya da Fransız yetkililerin Mekanizma’dan çıkarılması gibi baskılayıcı politikalar izlemektedir.

Bu çerçevede İsrail, Doğu Akdeniz’de Fransa’yı devre dışı bırakmaya yönelik hamlelerini sürdürerek, dış destekten yoksun bırakılmış bir Lübnan hükümetiyle doğrudan müzakere zemini oluşturmayı ve Akdeniz’deki doğal gaz politikalarında kendi önceliklerini dayatmayı amaçlamaktadır.

Diğer taraftan İsrail, İran’ın Lübnan’daki Şii toplum üzerindeki etkisini sona erdirmeyi hedeflerken, Hizbullah’ın askeri tasfiyesiyle yetinmeyip aynı zamanda siyasal olarak da etkisizleştirilmesini öngörmektedir. Her ne kadar İran açısından halihazırda iç güvenlik meseleleri öncelik arz etse de Hizbullah ile kurduğu güçlü bağ ve ideolojik temelli diplomasi, İsrail’i rahatsız eden temel unsurlar arasında yer almaktadır. Bu tablo, İsrail’in Lübnan’da izlediği politikanın yalnızca “güvenlik” eksenli olmadığını, daha kapsamlı ve uzun vadeli bir stratejik çerçeveye dayandığını göstermektedir. Dolayısıyla İsrail açısından Lübnan için tercih edilen senaryo, dış aktörlerin desteğiyle ayakta duran bir komşudan ziyade, bölgesel düzeyde daha yalnız ve kırılgan bir devlettir. Nitekim silahlardan arındırılmış örgütler, zayıf bir Lübnan ordusu ve İsrail’le uyumlu hareket edebilecek bir parlamenter yapı, İsrail’in bölgesel tahakkümünü pekiştirmesi açısından önem arz etmektedir. Bu durumda dikkat çekilmesi gereken nokta ise, Lübnan’ın kendi geleceği ve bölgesel istikrar açısından İsrail’in karşısında nasıl durması gerektiğidir. Nitekim Lübnan’ın kırılgan devlet yapısının İsrail tarafından nasıl stratejik bir avantaja dönüştürüldüğü net bir biçimde ortadayken, kendi iç uzlaşısını sağlayamaması halinde ülkenin bölgesel güç mücadelelerinde çatışma sahalarından biri olmaya devam edecek olması kaçınılmaz olacaktır. 

Son notlar 

  1. Atlıoğlu, Yasin. “Lübnan’ın Güney Sınırı: Çatışma, İşgal ve Toprak İhtilafı”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 11/2 (December 2024), 71-100.

  2. https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/4709026-hamas-l%C3%BCbnan%E2%80%99da-hizbullah%E2%80%99%C4%B1n-himayesinde-yeni-%C3%B6rg%C3%BCt-kurdu-aksa-tufan%C4%B1?page=5

  3. https://www.maariv.co.il/news/israel/article-1272975

  4. https://hidropolitikakademi.org/tr/article/30876/israilin-asirlik-stratejik-hedefi--litani-nehri-lubnan 

İsrail Nasıl Bir Lübnan Tahayyül Ediyor? 

İsrail, Orta Doğu’da varlık kazandığı tarihten itibaren bölge ülkelerine yönelik stratejisini “çevreleme politikası” üzerinden hegemonik bir perspektif üzerine inşa etmiştir. Bu kapsamda özellikle sınır komşularının siyasi rotalarını yakından takip eden Tel Aviv yönetimi, söz konusu ülkelerin rejimlerinin yönelimlerinin kendi güvenlik ve çıkarlarına paralel bir çizgide ilerlemesi için çaba sarf etmiştir. İsrail’in bölgenin siyasi dengelerini derinden etkileyen dört Arap-İsrail savaşından askeri üstünlükle çıkması, Arap komşularının İsrail’e karşı savaştan diplomasiye evrilen bir politika belirlemelerinde ve örtülü bir uyum sergilemelerinde etkili olmuştur. Lübnan, bölgesel rolü görece sınırlı olmakla birlikte İsrail’in çevreleme politikası kapsamında arzuladığı bu uyumu sergilemeyen, bu nedenle de İsrail siyasetinin ana gündem maddelerinde ilk sıralarda yer alan ülkelerden biridir. Lübnan İsrail için; sınır komşusu olması nedeniyle dini ve jeopolitik, kendisine tehdit oluşturan ve zaman zaman da sıcak çatışmaya girdiği silahlı örgütleri barındırıyor olması nedeniyle güvenlik, Litani Nehri gibi stratejik su kaynakları ile Akdeniz doğal gaz sahalarındaki hak sahipliği nedeniyle ekonomik açılardan önemlidir. Bu nedenle de İsrail’in Lübnan’a olan ilgisi yalnızca bölgedeki son gelişmelerle sınırlı olmayıp, tarihsel, jeopolitik ve stratejik temellere dayanan uzun soluklu bir arka plana dayanmaktadır.

Lübnan – İsrail Arasında Çözülemeyen Krizler 

İsrail ve Lübnan arasında tarihsel olarak diplomatik ve askeri krizlere yol açan temel etkenlerin başında, uluslararası hukuk çerçevesinde net bir biçimde tanımlanmış bir kara sınırının bulunmaması gelmektedir. Birbirine komşu olan iki ülkenin arasındaki en temel mesele olan belirli bir kara sınırının olmaması, diğer krizlere de yol açan ana faktör olarak öne çıkmaktadır. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte başlayan Arap-İsrail çatışmaları, Lübnan-İsrail sınır meselesini de bu tarihten itibaren çözümsüz bir sorun haline getirmiştir. İsrail, kuruluşunun erken dönemlerinden itibaren Lübnan’ı diğer Arap devletlerine kıyasla daha zayıf bir halka olarak görmüş, özellikle güney Lübnan’ı stratejik ve ideolojik hedefleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Nitekim dönemin başbakanı David Ben-Gurion, Litani Nehri’ne kadar uzanan Lübnan topraklarının işgal edilmesi ve Fransa’nın desteğini alacak sınırlı bir alanda Maruni bir devletin kurulması suretiyle İsrail’e bağımlı ve zayıf bir müttefik yaratılabileceğini ve bu yolla Lübnan’ın çevrelenebileceğini öngörmekteydi. İlk olarak 1956 yılındaki Süveyş Krizi sırasında bu planı somutlaştırmak isteyen İsrail’in karşısında yer alan Fransa, Litani’nin Lübnan sınırlarının içinde kalmasını sağlayabilmiştir. Buna rağmen İsrail’in bu hedefinden tarihsel süreç boyunca vazgeçmediği, iki ülke arasında yaşanan tüm savaş ve krizlerde sınır meselesinin sürekli olarak gündeme gelmesinden anlaşılmaktadır.

Zira İsrail, Lübnan’a yönelik politikasını güney Lübnan’ın “vaat edilmiş topraklar” söylemi çerçevesinde değerlendirilmesi üzerine inşa etmiş, Litani Nehri’nin İsrail’in su politikalarında önemli bir yere sahip olmasıyla da nehre kadar uzanan bölge üzerinde kontrol sağlamayı stratejik bir hedef olarak benimsemiştir. 

Bu bağlamda 26 Kasım 2024 tarihinde varılan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail’in güney Lübnan’daki saldırılarını sürdürmesi, Hizbullah varlığının Tel Aviv açısından bir güvenlik tehdidi olarak görülmesinden ziyade araçsallaştırılmış bir mazeret olarak kullanıldığını göstermektedir. Dahası Netanyahu hükümeti, sınır krizinin devamını bilinçli biçimde tercih etmekte, ABD’li temsilciler tarafından kara sınırına ilişkin sunulan öneri ve düzenleme girişimlerini, kendi güvenlik çıkarlarını gerekçe göstererek sistematik biçimde göz ardı etmektedir. Bu tutum, İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik ihlallerini kendi perspektifinden meşrulaştırmasına da imkân tanımaktadır. Nitekim kara sınırının belirlenmesine yönelik uluslararası girişimlerin sonuçsuz kalmasının temel nedeni, bu sürecin İsrail tarafından isteksizlikle karşılanmasıdır. İsrail, 2022 yılında Lübnan ile imzaladığı deniz sınırı anlaşmasından stratejik ve ekonomik kazanç elde etmiş olmasına karşın, kara sınırında benzer bir uzlaşıyı kendi çıkarlarını azami ölçüde güvence altına alacak bir harita ortaya koymadan kabul etmemektedir. Bu nedenle güney Lübnan’da güvenlik duvarları inşa etme hakkını kendisinde görmekte, ateşkes anlaşmasına rağmen işgal altında tuttuğu beş bölgeden çekilmeyeceğini açıkça ifade etmekte ve nihai olarak Litani Nehri’ne kadar uzanan alanın İsrail denetiminde olduğu, merkezi otoriteden yoksun bir düzenin sürdürülmesini hedeflemektedir.

Lübnan’ın İsrail ile uzun vadeli çatışma sürecinin devam etmesinde belirleyici faktörlerden biri, hiç şüphesiz Hizbullah’ın ülkedeki askeri ve siyasal ağırlığıdır. 1985 yılında yayımladığı Açık Mektup ile Lübnan’daki varlığını resmileştiren Hizbullah, siyonizmle mücadeleyi ve Lübnan topraklarını İsrail işgaline karşı savunmayı temel hedefleri arasında ilan etmiştir. 1996 ve 2006 yıllarında İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan iki büyük çatışma, İsrail’in yalnızca Hizbullah’ı değil, Lübnan’ı da doğrudan bir düşman olarak konumlandırmasının önünü açmıştır. 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı operasyonunun hemen ardından ise, Hizbullah ile İsrail arasında da şiddetli bir çatışma süreci başlamış, bu kapsamda İsrail güçleri Lübnan’ın güneyi ve doğusu ile başkent Beyrut’un Dahiye bölgesine yönelik yoğun saldırılar düzenlemiştir. Süreç içerisinde Hizbullah’ın üst düzey komuta kademesinin İsrail suikastlarıyla hedef alınması ve örgüte ait silah depolarının vurulması, İsrail’e karşı oluşturulan caydırıcılığın büyük ölçüde zayıflamasına yol açmış olmasına rağmen Lübnan, işgal ve saldırılarla karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Bu noktada İsrail, 1982 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Lübnan topraklarından çıkarmayı başarmış olsa da Hizbullah’ı askeri ve siyasi olarak tamamen tasfiye edemediği gerçeğiyle de yüzleşmiştir. Askeri üstünlüğün psikolojik savaşta beklenen etkiyi üretmemesi ise İsrail’in gerilimi daha da tırmandırmasına neden olmuştur. Lübnan hükümetinin 2025 yılının başlarından itibaren Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik izlediği politikanın yetersiz olduğunu savunan İsrail, devletin acziyetini gerekçe göstererek saldırılarını artırmakta ve sorunu doğrudan kendisinin çözeceğini ileri sürmektedir.

Öte yandan Lübnan’da Hizbullah dışında Hamas’ın varlığı ve Filistin kampları da İsrail açısından ayrı bir sorun alanı teşkil etmektedir. Özellikle Aralık 2023’te Hamas’ın Lübnan’da “Aksa Tufanı İzcileri” adlı bir yapılanma kurulduğunu açıklaması, ülkenin güney sınırındaki gerilimin tırmanmasında etkili olmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’dan çekilmesinden bu yana ilk kez Filistinli örgütlere bağlı silahlı yapılanmaların genişleme girişimi olarak değerlendirilen bu adım, İsrail’in “Lübnan’ı Gazze’ye çeviririz” yönündeki tehditlerinin artmasına zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede İsrail, yalnızca Hizbullah hedeflerini değil, Filistin kamplarını da bombalamayı meşru bir hak olarak görmektedir. Nitekim Aksa Tufanı sonrasında yalnızca Gazze’deki Hamas hedefleri değil, Lübnan’daki Filistin kampları ve Hamas mensupları da yoğun saldırılara maruz kalmıştır. Ekim 2024’te Trablus’taki Beddavi Kampı ile kasım 2025’te Sayda’daki Ayn el-Hilve Kampı’na yönelik düzenlenen yoğun saldırılar, aynı zamanda şubat 2025’te Salih Aruri suikastıyla başlayan Hamas üyelerine yönelik suikastlar, İsrail’in giderek artan agresif tutumunu açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu noktada İsrail açısından dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Zira yukarıda da belirtildiği üzere, sınır güvenliği söz konusu olduğunda merkezi otoriteden yoksun ve parçalı bir Lübnan yönetimi İsrail için tercih edilir görünmektedir. Buna karşılık İsrail, Lübnan Devleti’nden kendi toprakları içinde Şii toplumunu büyük ölçüde temsil eden ve siyasal meşruiyete sahip bir aktör üzerinde—iç savaş riskini göze alacak ölçüde dahi olsa—tam denetim kurmasını ve aynı zamanda Filistinli grupların Lübnan’daki varlığına etkili biçimde müdahale edebilecek güçlü ve kararlı bir siyasal irade sergilemesini beklemektedir.

İsrail açısından Lübnan’ın jeopolitik konumunun kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirilmesi meselesi, yalnızca Beyrut’u değil, aynı zamanda bölgesel rekabet dinamiklerini de doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda İsrail, Lübnan’a nüfuz eden aktörlerden biri olan Fransa ile Lübnan sahası üzerinden örtük bir gerilim süreci yürütmektedir. Nitekim Fransa’nın Lübnan’daki etkinliğini sınırlandırmayı hedefleyen Netanyahu hükümeti, UNIFIL’in görev süresinin sonlandırılması ya da Fransız yetkililerin Mekanizma’dan çıkarılması gibi baskılayıcı politikalar izlemektedir.

Bu çerçevede İsrail, Doğu Akdeniz’de Fransa’yı devre dışı bırakmaya yönelik hamlelerini sürdürerek, dış destekten yoksun bırakılmış bir Lübnan hükümetiyle doğrudan müzakere zemini oluşturmayı ve Akdeniz’deki doğal gaz politikalarında kendi önceliklerini dayatmayı amaçlamaktadır.

Diğer taraftan İsrail, İran’ın Lübnan’daki Şii toplum üzerindeki etkisini sona erdirmeyi hedeflerken, Hizbullah’ın askeri tasfiyesiyle yetinmeyip aynı zamanda siyasal olarak da etkisizleştirilmesini öngörmektedir. Her ne kadar İran açısından halihazırda iç güvenlik meseleleri öncelik arz etse de Hizbullah ile kurduğu güçlü bağ ve ideolojik temelli diplomasi, İsrail’i rahatsız eden temel unsurlar arasında yer almaktadır. Bu tablo, İsrail’in Lübnan’da izlediği politikanın yalnızca “güvenlik” eksenli olmadığını, daha kapsamlı ve uzun vadeli bir stratejik çerçeveye dayandığını göstermektedir. Dolayısıyla İsrail açısından Lübnan için tercih edilen senaryo, dış aktörlerin desteğiyle ayakta duran bir komşudan ziyade, bölgesel düzeyde daha yalnız ve kırılgan bir devlettir. Nitekim silahlardan arındırılmış örgütler, zayıf bir Lübnan ordusu ve İsrail’le uyumlu hareket edebilecek bir parlamenter yapı, İsrail’in bölgesel tahakkümünü pekiştirmesi açısından önem arz etmektedir. Bu durumda dikkat çekilmesi gereken nokta ise, Lübnan’ın kendi geleceği ve bölgesel istikrar açısından İsrail’in karşısında nasıl durması gerektiğidir. Nitekim Lübnan’ın kırılgan devlet yapısının İsrail tarafından nasıl stratejik bir avantaja dönüştürüldüğü net bir biçimde ortadayken, kendi iç uzlaşısını sağlayamaması halinde ülkenin bölgesel güç mücadelelerinde çatışma sahalarından biri olmaya devam edecek olması kaçınılmaz olacaktır. 

Son notlar 

  1. Atlıoğlu, Yasin. “Lübnan’ın Güney Sınırı: Çatışma, İşgal ve Toprak İhtilafı”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 11/2 (December 2024), 71-100.

  2. https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/4709026-hamas-l%C3%BCbnan%E2%80%99da-hizbullah%E2%80%99%C4%B1n-himayesinde-yeni-%C3%B6rg%C3%BCt-kurdu-aksa-tufan%C4%B1?page=5

  3. https://www.maariv.co.il/news/israel/article-1272975

  4. https://hidropolitikakademi.org/tr/article/30876/israilin-asirlik-stratejik-hedefi--litani-nehri-lubnan 

İsrail Nasıl Bir Lübnan Tahayyül Ediyor? 

İsrail, Orta Doğu’da varlık kazandığı tarihten itibaren bölge ülkelerine yönelik stratejisini “çevreleme politikası” üzerinden hegemonik bir perspektif üzerine inşa etmiştir. Bu kapsamda özellikle sınır komşularının siyasi rotalarını yakından takip eden Tel Aviv yönetimi, söz konusu ülkelerin rejimlerinin yönelimlerinin kendi güvenlik ve çıkarlarına paralel bir çizgide ilerlemesi için çaba sarf etmiştir. İsrail’in bölgenin siyasi dengelerini derinden etkileyen dört Arap-İsrail savaşından askeri üstünlükle çıkması, Arap komşularının İsrail’e karşı savaştan diplomasiye evrilen bir politika belirlemelerinde ve örtülü bir uyum sergilemelerinde etkili olmuştur. Lübnan, bölgesel rolü görece sınırlı olmakla birlikte İsrail’in çevreleme politikası kapsamında arzuladığı bu uyumu sergilemeyen, bu nedenle de İsrail siyasetinin ana gündem maddelerinde ilk sıralarda yer alan ülkelerden biridir. Lübnan İsrail için; sınır komşusu olması nedeniyle dini ve jeopolitik, kendisine tehdit oluşturan ve zaman zaman da sıcak çatışmaya girdiği silahlı örgütleri barındırıyor olması nedeniyle güvenlik, Litani Nehri gibi stratejik su kaynakları ile Akdeniz doğal gaz sahalarındaki hak sahipliği nedeniyle ekonomik açılardan önemlidir. Bu nedenle de İsrail’in Lübnan’a olan ilgisi yalnızca bölgedeki son gelişmelerle sınırlı olmayıp, tarihsel, jeopolitik ve stratejik temellere dayanan uzun soluklu bir arka plana dayanmaktadır.

Lübnan – İsrail Arasında Çözülemeyen Krizler 

İsrail ve Lübnan arasında tarihsel olarak diplomatik ve askeri krizlere yol açan temel etkenlerin başında, uluslararası hukuk çerçevesinde net bir biçimde tanımlanmış bir kara sınırının bulunmaması gelmektedir. Birbirine komşu olan iki ülkenin arasındaki en temel mesele olan belirli bir kara sınırının olmaması, diğer krizlere de yol açan ana faktör olarak öne çıkmaktadır. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte başlayan Arap-İsrail çatışmaları, Lübnan-İsrail sınır meselesini de bu tarihten itibaren çözümsüz bir sorun haline getirmiştir. İsrail, kuruluşunun erken dönemlerinden itibaren Lübnan’ı diğer Arap devletlerine kıyasla daha zayıf bir halka olarak görmüş, özellikle güney Lübnan’ı stratejik ve ideolojik hedefleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Nitekim dönemin başbakanı David Ben-Gurion, Litani Nehri’ne kadar uzanan Lübnan topraklarının işgal edilmesi ve Fransa’nın desteğini alacak sınırlı bir alanda Maruni bir devletin kurulması suretiyle İsrail’e bağımlı ve zayıf bir müttefik yaratılabileceğini ve bu yolla Lübnan’ın çevrelenebileceğini öngörmekteydi. İlk olarak 1956 yılındaki Süveyş Krizi sırasında bu planı somutlaştırmak isteyen İsrail’in karşısında yer alan Fransa, Litani’nin Lübnan sınırlarının içinde kalmasını sağlayabilmiştir. Buna rağmen İsrail’in bu hedefinden tarihsel süreç boyunca vazgeçmediği, iki ülke arasında yaşanan tüm savaş ve krizlerde sınır meselesinin sürekli olarak gündeme gelmesinden anlaşılmaktadır.

Zira İsrail, Lübnan’a yönelik politikasını güney Lübnan’ın “vaat edilmiş topraklar” söylemi çerçevesinde değerlendirilmesi üzerine inşa etmiş, Litani Nehri’nin İsrail’in su politikalarında önemli bir yere sahip olmasıyla da nehre kadar uzanan bölge üzerinde kontrol sağlamayı stratejik bir hedef olarak benimsemiştir. 

Bu bağlamda 26 Kasım 2024 tarihinde varılan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail’in güney Lübnan’daki saldırılarını sürdürmesi, Hizbullah varlığının Tel Aviv açısından bir güvenlik tehdidi olarak görülmesinden ziyade araçsallaştırılmış bir mazeret olarak kullanıldığını göstermektedir. Dahası Netanyahu hükümeti, sınır krizinin devamını bilinçli biçimde tercih etmekte, ABD’li temsilciler tarafından kara sınırına ilişkin sunulan öneri ve düzenleme girişimlerini, kendi güvenlik çıkarlarını gerekçe göstererek sistematik biçimde göz ardı etmektedir. Bu tutum, İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik ihlallerini kendi perspektifinden meşrulaştırmasına da imkân tanımaktadır. Nitekim kara sınırının belirlenmesine yönelik uluslararası girişimlerin sonuçsuz kalmasının temel nedeni, bu sürecin İsrail tarafından isteksizlikle karşılanmasıdır. İsrail, 2022 yılında Lübnan ile imzaladığı deniz sınırı anlaşmasından stratejik ve ekonomik kazanç elde etmiş olmasına karşın, kara sınırında benzer bir uzlaşıyı kendi çıkarlarını azami ölçüde güvence altına alacak bir harita ortaya koymadan kabul etmemektedir. Bu nedenle güney Lübnan’da güvenlik duvarları inşa etme hakkını kendisinde görmekte, ateşkes anlaşmasına rağmen işgal altında tuttuğu beş bölgeden çekilmeyeceğini açıkça ifade etmekte ve nihai olarak Litani Nehri’ne kadar uzanan alanın İsrail denetiminde olduğu, merkezi otoriteden yoksun bir düzenin sürdürülmesini hedeflemektedir.

Lübnan’ın İsrail ile uzun vadeli çatışma sürecinin devam etmesinde belirleyici faktörlerden biri, hiç şüphesiz Hizbullah’ın ülkedeki askeri ve siyasal ağırlığıdır. 1985 yılında yayımladığı Açık Mektup ile Lübnan’daki varlığını resmileştiren Hizbullah, siyonizmle mücadeleyi ve Lübnan topraklarını İsrail işgaline karşı savunmayı temel hedefleri arasında ilan etmiştir. 1996 ve 2006 yıllarında İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan iki büyük çatışma, İsrail’in yalnızca Hizbullah’ı değil, Lübnan’ı da doğrudan bir düşman olarak konumlandırmasının önünü açmıştır. 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı operasyonunun hemen ardından ise, Hizbullah ile İsrail arasında da şiddetli bir çatışma süreci başlamış, bu kapsamda İsrail güçleri Lübnan’ın güneyi ve doğusu ile başkent Beyrut’un Dahiye bölgesine yönelik yoğun saldırılar düzenlemiştir. Süreç içerisinde Hizbullah’ın üst düzey komuta kademesinin İsrail suikastlarıyla hedef alınması ve örgüte ait silah depolarının vurulması, İsrail’e karşı oluşturulan caydırıcılığın büyük ölçüde zayıflamasına yol açmış olmasına rağmen Lübnan, işgal ve saldırılarla karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Bu noktada İsrail, 1982 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Lübnan topraklarından çıkarmayı başarmış olsa da Hizbullah’ı askeri ve siyasi olarak tamamen tasfiye edemediği gerçeğiyle de yüzleşmiştir. Askeri üstünlüğün psikolojik savaşta beklenen etkiyi üretmemesi ise İsrail’in gerilimi daha da tırmandırmasına neden olmuştur. Lübnan hükümetinin 2025 yılının başlarından itibaren Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik izlediği politikanın yetersiz olduğunu savunan İsrail, devletin acziyetini gerekçe göstererek saldırılarını artırmakta ve sorunu doğrudan kendisinin çözeceğini ileri sürmektedir.

Öte yandan Lübnan’da Hizbullah dışında Hamas’ın varlığı ve Filistin kampları da İsrail açısından ayrı bir sorun alanı teşkil etmektedir. Özellikle Aralık 2023’te Hamas’ın Lübnan’da “Aksa Tufanı İzcileri” adlı bir yapılanma kurulduğunu açıklaması, ülkenin güney sınırındaki gerilimin tırmanmasında etkili olmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’dan çekilmesinden bu yana ilk kez Filistinli örgütlere bağlı silahlı yapılanmaların genişleme girişimi olarak değerlendirilen bu adım, İsrail’in “Lübnan’ı Gazze’ye çeviririz” yönündeki tehditlerinin artmasına zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede İsrail, yalnızca Hizbullah hedeflerini değil, Filistin kamplarını da bombalamayı meşru bir hak olarak görmektedir. Nitekim Aksa Tufanı sonrasında yalnızca Gazze’deki Hamas hedefleri değil, Lübnan’daki Filistin kampları ve Hamas mensupları da yoğun saldırılara maruz kalmıştır. Ekim 2024’te Trablus’taki Beddavi Kampı ile kasım 2025’te Sayda’daki Ayn el-Hilve Kampı’na yönelik düzenlenen yoğun saldırılar, aynı zamanda şubat 2025’te Salih Aruri suikastıyla başlayan Hamas üyelerine yönelik suikastlar, İsrail’in giderek artan agresif tutumunu açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu noktada İsrail açısından dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Zira yukarıda da belirtildiği üzere, sınır güvenliği söz konusu olduğunda merkezi otoriteden yoksun ve parçalı bir Lübnan yönetimi İsrail için tercih edilir görünmektedir. Buna karşılık İsrail, Lübnan Devleti’nden kendi toprakları içinde Şii toplumunu büyük ölçüde temsil eden ve siyasal meşruiyete sahip bir aktör üzerinde—iç savaş riskini göze alacak ölçüde dahi olsa—tam denetim kurmasını ve aynı zamanda Filistinli grupların Lübnan’daki varlığına etkili biçimde müdahale edebilecek güçlü ve kararlı bir siyasal irade sergilemesini beklemektedir.

İsrail açısından Lübnan’ın jeopolitik konumunun kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirilmesi meselesi, yalnızca Beyrut’u değil, aynı zamanda bölgesel rekabet dinamiklerini de doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda İsrail, Lübnan’a nüfuz eden aktörlerden biri olan Fransa ile Lübnan sahası üzerinden örtük bir gerilim süreci yürütmektedir. Nitekim Fransa’nın Lübnan’daki etkinliğini sınırlandırmayı hedefleyen Netanyahu hükümeti, UNIFIL’in görev süresinin sonlandırılması ya da Fransız yetkililerin Mekanizma’dan çıkarılması gibi baskılayıcı politikalar izlemektedir.

Bu çerçevede İsrail, Doğu Akdeniz’de Fransa’yı devre dışı bırakmaya yönelik hamlelerini sürdürerek, dış destekten yoksun bırakılmış bir Lübnan hükümetiyle doğrudan müzakere zemini oluşturmayı ve Akdeniz’deki doğal gaz politikalarında kendi önceliklerini dayatmayı amaçlamaktadır.

Diğer taraftan İsrail, İran’ın Lübnan’daki Şii toplum üzerindeki etkisini sona erdirmeyi hedeflerken, Hizbullah’ın askeri tasfiyesiyle yetinmeyip aynı zamanda siyasal olarak da etkisizleştirilmesini öngörmektedir. Her ne kadar İran açısından halihazırda iç güvenlik meseleleri öncelik arz etse de Hizbullah ile kurduğu güçlü bağ ve ideolojik temelli diplomasi, İsrail’i rahatsız eden temel unsurlar arasında yer almaktadır. Bu tablo, İsrail’in Lübnan’da izlediği politikanın yalnızca “güvenlik” eksenli olmadığını, daha kapsamlı ve uzun vadeli bir stratejik çerçeveye dayandığını göstermektedir. Dolayısıyla İsrail açısından Lübnan için tercih edilen senaryo, dış aktörlerin desteğiyle ayakta duran bir komşudan ziyade, bölgesel düzeyde daha yalnız ve kırılgan bir devlettir. Nitekim silahlardan arındırılmış örgütler, zayıf bir Lübnan ordusu ve İsrail’le uyumlu hareket edebilecek bir parlamenter yapı, İsrail’in bölgesel tahakkümünü pekiştirmesi açısından önem arz etmektedir. Bu durumda dikkat çekilmesi gereken nokta ise, Lübnan’ın kendi geleceği ve bölgesel istikrar açısından İsrail’in karşısında nasıl durması gerektiğidir. Nitekim Lübnan’ın kırılgan devlet yapısının İsrail tarafından nasıl stratejik bir avantaja dönüştürüldüğü net bir biçimde ortadayken, kendi iç uzlaşısını sağlayamaması halinde ülkenin bölgesel güç mücadelelerinde çatışma sahalarından biri olmaya devam edecek olması kaçınılmaz olacaktır. 

Son notlar 

  1. Atlıoğlu, Yasin. “Lübnan’ın Güney Sınırı: Çatışma, İşgal ve Toprak İhtilafı”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 11/2 (December 2024), 71-100.

  2. https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/4709026-hamas-l%C3%BCbnan%E2%80%99da-hizbullah%E2%80%99%C4%B1n-himayesinde-yeni-%C3%B6rg%C3%BCt-kurdu-aksa-tufan%C4%B1?page=5

  3. https://www.maariv.co.il/news/israel/article-1272975

  4. https://hidropolitikakademi.org/tr/article/30876/israilin-asirlik-stratejik-hedefi--litani-nehri-lubnan 

İsrail Nasıl Bir Lübnan Tahayyül Ediyor? 

İsrail, Orta Doğu’da varlık kazandığı tarihten itibaren bölge ülkelerine yönelik stratejisini “çevreleme politikası” üzerinden hegemonik bir perspektif üzerine inşa etmiştir. Bu kapsamda özellikle sınır komşularının siyasi rotalarını yakından takip eden Tel Aviv yönetimi, söz konusu ülkelerin rejimlerinin yönelimlerinin kendi güvenlik ve çıkarlarına paralel bir çizgide ilerlemesi için çaba sarf etmiştir. İsrail’in bölgenin siyasi dengelerini derinden etkileyen dört Arap-İsrail savaşından askeri üstünlükle çıkması, Arap komşularının İsrail’e karşı savaştan diplomasiye evrilen bir politika belirlemelerinde ve örtülü bir uyum sergilemelerinde etkili olmuştur. Lübnan, bölgesel rolü görece sınırlı olmakla birlikte İsrail’in çevreleme politikası kapsamında arzuladığı bu uyumu sergilemeyen, bu nedenle de İsrail siyasetinin ana gündem maddelerinde ilk sıralarda yer alan ülkelerden biridir. Lübnan İsrail için; sınır komşusu olması nedeniyle dini ve jeopolitik, kendisine tehdit oluşturan ve zaman zaman da sıcak çatışmaya girdiği silahlı örgütleri barındırıyor olması nedeniyle güvenlik, Litani Nehri gibi stratejik su kaynakları ile Akdeniz doğal gaz sahalarındaki hak sahipliği nedeniyle ekonomik açılardan önemlidir. Bu nedenle de İsrail’in Lübnan’a olan ilgisi yalnızca bölgedeki son gelişmelerle sınırlı olmayıp, tarihsel, jeopolitik ve stratejik temellere dayanan uzun soluklu bir arka plana dayanmaktadır.

Lübnan – İsrail Arasında Çözülemeyen Krizler 

İsrail ve Lübnan arasında tarihsel olarak diplomatik ve askeri krizlere yol açan temel etkenlerin başında, uluslararası hukuk çerçevesinde net bir biçimde tanımlanmış bir kara sınırının bulunmaması gelmektedir. Birbirine komşu olan iki ülkenin arasındaki en temel mesele olan belirli bir kara sınırının olmaması, diğer krizlere de yol açan ana faktör olarak öne çıkmaktadır. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte başlayan Arap-İsrail çatışmaları, Lübnan-İsrail sınır meselesini de bu tarihten itibaren çözümsüz bir sorun haline getirmiştir. İsrail, kuruluşunun erken dönemlerinden itibaren Lübnan’ı diğer Arap devletlerine kıyasla daha zayıf bir halka olarak görmüş, özellikle güney Lübnan’ı stratejik ve ideolojik hedefleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışmıştır. Nitekim dönemin başbakanı David Ben-Gurion, Litani Nehri’ne kadar uzanan Lübnan topraklarının işgal edilmesi ve Fransa’nın desteğini alacak sınırlı bir alanda Maruni bir devletin kurulması suretiyle İsrail’e bağımlı ve zayıf bir müttefik yaratılabileceğini ve bu yolla Lübnan’ın çevrelenebileceğini öngörmekteydi. İlk olarak 1956 yılındaki Süveyş Krizi sırasında bu planı somutlaştırmak isteyen İsrail’in karşısında yer alan Fransa, Litani’nin Lübnan sınırlarının içinde kalmasını sağlayabilmiştir. Buna rağmen İsrail’in bu hedefinden tarihsel süreç boyunca vazgeçmediği, iki ülke arasında yaşanan tüm savaş ve krizlerde sınır meselesinin sürekli olarak gündeme gelmesinden anlaşılmaktadır.

Zira İsrail, Lübnan’a yönelik politikasını güney Lübnan’ın “vaat edilmiş topraklar” söylemi çerçevesinde değerlendirilmesi üzerine inşa etmiş, Litani Nehri’nin İsrail’in su politikalarında önemli bir yere sahip olmasıyla da nehre kadar uzanan bölge üzerinde kontrol sağlamayı stratejik bir hedef olarak benimsemiştir. 

Bu bağlamda 26 Kasım 2024 tarihinde varılan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail’in güney Lübnan’daki saldırılarını sürdürmesi, Hizbullah varlığının Tel Aviv açısından bir güvenlik tehdidi olarak görülmesinden ziyade araçsallaştırılmış bir mazeret olarak kullanıldığını göstermektedir. Dahası Netanyahu hükümeti, sınır krizinin devamını bilinçli biçimde tercih etmekte, ABD’li temsilciler tarafından kara sınırına ilişkin sunulan öneri ve düzenleme girişimlerini, kendi güvenlik çıkarlarını gerekçe göstererek sistematik biçimde göz ardı etmektedir. Bu tutum, İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik ihlallerini kendi perspektifinden meşrulaştırmasına da imkân tanımaktadır. Nitekim kara sınırının belirlenmesine yönelik uluslararası girişimlerin sonuçsuz kalmasının temel nedeni, bu sürecin İsrail tarafından isteksizlikle karşılanmasıdır. İsrail, 2022 yılında Lübnan ile imzaladığı deniz sınırı anlaşmasından stratejik ve ekonomik kazanç elde etmiş olmasına karşın, kara sınırında benzer bir uzlaşıyı kendi çıkarlarını azami ölçüde güvence altına alacak bir harita ortaya koymadan kabul etmemektedir. Bu nedenle güney Lübnan’da güvenlik duvarları inşa etme hakkını kendisinde görmekte, ateşkes anlaşmasına rağmen işgal altında tuttuğu beş bölgeden çekilmeyeceğini açıkça ifade etmekte ve nihai olarak Litani Nehri’ne kadar uzanan alanın İsrail denetiminde olduğu, merkezi otoriteden yoksun bir düzenin sürdürülmesini hedeflemektedir.

Lübnan’ın İsrail ile uzun vadeli çatışma sürecinin devam etmesinde belirleyici faktörlerden biri, hiç şüphesiz Hizbullah’ın ülkedeki askeri ve siyasal ağırlığıdır. 1985 yılında yayımladığı Açık Mektup ile Lübnan’daki varlığını resmileştiren Hizbullah, siyonizmle mücadeleyi ve Lübnan topraklarını İsrail işgaline karşı savunmayı temel hedefleri arasında ilan etmiştir. 1996 ve 2006 yıllarında İsrail ile Hizbullah arasında yaşanan iki büyük çatışma, İsrail’in yalnızca Hizbullah’ı değil, Lübnan’ı da doğrudan bir düşman olarak konumlandırmasının önünü açmıştır. 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı operasyonunun hemen ardından ise, Hizbullah ile İsrail arasında da şiddetli bir çatışma süreci başlamış, bu kapsamda İsrail güçleri Lübnan’ın güneyi ve doğusu ile başkent Beyrut’un Dahiye bölgesine yönelik yoğun saldırılar düzenlemiştir. Süreç içerisinde Hizbullah’ın üst düzey komuta kademesinin İsrail suikastlarıyla hedef alınması ve örgüte ait silah depolarının vurulması, İsrail’e karşı oluşturulan caydırıcılığın büyük ölçüde zayıflamasına yol açmış olmasına rağmen Lübnan, işgal ve saldırılarla karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Bu noktada İsrail, 1982 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Lübnan topraklarından çıkarmayı başarmış olsa da Hizbullah’ı askeri ve siyasi olarak tamamen tasfiye edemediği gerçeğiyle de yüzleşmiştir. Askeri üstünlüğün psikolojik savaşta beklenen etkiyi üretmemesi ise İsrail’in gerilimi daha da tırmandırmasına neden olmuştur. Lübnan hükümetinin 2025 yılının başlarından itibaren Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik izlediği politikanın yetersiz olduğunu savunan İsrail, devletin acziyetini gerekçe göstererek saldırılarını artırmakta ve sorunu doğrudan kendisinin çözeceğini ileri sürmektedir.

Öte yandan Lübnan’da Hizbullah dışında Hamas’ın varlığı ve Filistin kampları da İsrail açısından ayrı bir sorun alanı teşkil etmektedir. Özellikle Aralık 2023’te Hamas’ın Lübnan’da “Aksa Tufanı İzcileri” adlı bir yapılanma kurulduğunu açıklaması, ülkenin güney sınırındaki gerilimin tırmanmasında etkili olmuştur. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’dan çekilmesinden bu yana ilk kez Filistinli örgütlere bağlı silahlı yapılanmaların genişleme girişimi olarak değerlendirilen bu adım, İsrail’in “Lübnan’ı Gazze’ye çeviririz” yönündeki tehditlerinin artmasına zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede İsrail, yalnızca Hizbullah hedeflerini değil, Filistin kamplarını da bombalamayı meşru bir hak olarak görmektedir. Nitekim Aksa Tufanı sonrasında yalnızca Gazze’deki Hamas hedefleri değil, Lübnan’daki Filistin kampları ve Hamas mensupları da yoğun saldırılara maruz kalmıştır. Ekim 2024’te Trablus’taki Beddavi Kampı ile kasım 2025’te Sayda’daki Ayn el-Hilve Kampı’na yönelik düzenlenen yoğun saldırılar, aynı zamanda şubat 2025’te Salih Aruri suikastıyla başlayan Hamas üyelerine yönelik suikastlar, İsrail’in giderek artan agresif tutumunu açık biçimde ortaya koymuştur.

Bu noktada İsrail açısından dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Zira yukarıda da belirtildiği üzere, sınır güvenliği söz konusu olduğunda merkezi otoriteden yoksun ve parçalı bir Lübnan yönetimi İsrail için tercih edilir görünmektedir. Buna karşılık İsrail, Lübnan Devleti’nden kendi toprakları içinde Şii toplumunu büyük ölçüde temsil eden ve siyasal meşruiyete sahip bir aktör üzerinde—iç savaş riskini göze alacak ölçüde dahi olsa—tam denetim kurmasını ve aynı zamanda Filistinli grupların Lübnan’daki varlığına etkili biçimde müdahale edebilecek güçlü ve kararlı bir siyasal irade sergilemesini beklemektedir.

İsrail açısından Lübnan’ın jeopolitik konumunun kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirilmesi meselesi, yalnızca Beyrut’u değil, aynı zamanda bölgesel rekabet dinamiklerini de doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda İsrail, Lübnan’a nüfuz eden aktörlerden biri olan Fransa ile Lübnan sahası üzerinden örtük bir gerilim süreci yürütmektedir. Nitekim Fransa’nın Lübnan’daki etkinliğini sınırlandırmayı hedefleyen Netanyahu hükümeti, UNIFIL’in görev süresinin sonlandırılması ya da Fransız yetkililerin Mekanizma’dan çıkarılması gibi baskılayıcı politikalar izlemektedir.

Bu çerçevede İsrail, Doğu Akdeniz’de Fransa’yı devre dışı bırakmaya yönelik hamlelerini sürdürerek, dış destekten yoksun bırakılmış bir Lübnan hükümetiyle doğrudan müzakere zemini oluşturmayı ve Akdeniz’deki doğal gaz politikalarında kendi önceliklerini dayatmayı amaçlamaktadır.

Diğer taraftan İsrail, İran’ın Lübnan’daki Şii toplum üzerindeki etkisini sona erdirmeyi hedeflerken, Hizbullah’ın askeri tasfiyesiyle yetinmeyip aynı zamanda siyasal olarak da etkisizleştirilmesini öngörmektedir. Her ne kadar İran açısından halihazırda iç güvenlik meseleleri öncelik arz etse de Hizbullah ile kurduğu güçlü bağ ve ideolojik temelli diplomasi, İsrail’i rahatsız eden temel unsurlar arasında yer almaktadır. Bu tablo, İsrail’in Lübnan’da izlediği politikanın yalnızca “güvenlik” eksenli olmadığını, daha kapsamlı ve uzun vadeli bir stratejik çerçeveye dayandığını göstermektedir. Dolayısıyla İsrail açısından Lübnan için tercih edilen senaryo, dış aktörlerin desteğiyle ayakta duran bir komşudan ziyade, bölgesel düzeyde daha yalnız ve kırılgan bir devlettir. Nitekim silahlardan arındırılmış örgütler, zayıf bir Lübnan ordusu ve İsrail’le uyumlu hareket edebilecek bir parlamenter yapı, İsrail’in bölgesel tahakkümünü pekiştirmesi açısından önem arz etmektedir. Bu durumda dikkat çekilmesi gereken nokta ise, Lübnan’ın kendi geleceği ve bölgesel istikrar açısından İsrail’in karşısında nasıl durması gerektiğidir. Nitekim Lübnan’ın kırılgan devlet yapısının İsrail tarafından nasıl stratejik bir avantaja dönüştürüldüğü net bir biçimde ortadayken, kendi iç uzlaşısını sağlayamaması halinde ülkenin bölgesel güç mücadelelerinde çatışma sahalarından biri olmaya devam edecek olması kaçınılmaz olacaktır. 

Son notlar 

  1. Atlıoğlu, Yasin. “Lübnan’ın Güney Sınırı: Çatışma, İşgal ve Toprak İhtilafı”. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi 11/2 (December 2024), 71-100.

  2. https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/4709026-hamas-l%C3%BCbnan%E2%80%99da-hizbullah%E2%80%99%C4%B1n-himayesinde-yeni-%C3%B6rg%C3%BCt-kurdu-aksa-tufan%C4%B1?page=5

  3. https://www.maariv.co.il/news/israel/article-1272975

  4. https://hidropolitikakademi.org/tr/article/30876/israilin-asirlik-stratejik-hedefi--litani-nehri-lubnan 

Bu Sayfada:

title

title

title

İlginizi çekebilir

İlginizi çekebilir

İlginizi çekebilir

• Kudüs Çalışma Grubu • Kudüs Çalışma Grubu