Mısır-İsrail İlişkileri ve Filistin
Mısır-İsrail İlişkileri ve Filistin
Araştırmacı Zeynep Karataş



Filistin meselesi genellikle İsrail-Filistin karşıtlığına hapsedilmektedir. Oysa bu mesele, sadece iki taraf arasındaki bir işgal ve direniş ilişkisi değil, Orta Doğu’daki rejimlerin meşruiyet politikaları, küresel güç dengeleri ve bölgesel güvenlik siyasetlerinin kesişim noktasında duran bir tarihsel sorundur. Son dönemdeki Mısır ile İsrail arasındaki ilişkilerin seyri de bu bağlamda yeniden tartışılmaktadır.
Mısır’ın tutumunun Filistin meselesini nasıl etkilediği, İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinde Mısır’ın bir rolünün olup olmadığı ve belki en kritik soru olan Mısır’ın sahip olduğu potansiyele rağmen İsrail’e karşı neden “zorlayıcı” bir güç kullanamadığı merak edilmektedir.
Bu bağlamda Mısır’ın tarihsel kırılmalarını, rejim yapısını, Arap dünyasının Filistin’e bakışında yaşanan dönüşümü ve Filistin meselesinin nasıl giderek “yönetilebilir bir kriz” haline getirildiğini birlikte düşünmek gerekir. Çünkü Kudüs ve Filistin, sadece bir dış politika gündemi değil, bölge halkları için bir adalet ve haysiyet meselesidir. Fakat rejimler açısından çoğu zaman bir yönetim aracına, kontrollü bir öfke alanına ve diplomatik pazarlık başlığına indirgenmektedir.
Mısır’ın Devlet Refleksi ve Filistin Dosyasına Yaklaşımı
Mısır’ın Filistin dosyasındaki tutumunu anlamak için “devlet refleksi”ni dikkate almak gerekir.
Mısır devleti tarihsel olarak merkezi otoriteyi önceleyen, güvenliği siyasetin üstünde konumlandıran ve kontrol edemediği risklere girmeyen bir devlet aklıyla hareket eder.[1]
Bu nedenle Kahire’nin Filistin politikası çoğu zaman ideolojik bir dayanışmadan ziyade, sınır güvenliği, rejim istikrarı ve bölgesel rol inşası üzerinden şekillenir. Refah Kapısı’nın yönetimi de bu refleksin en görünür alanı olup sınır sadece bir geçiş noktası değil, devletin kriz yönetim aracı olarak görülmektedir.
Bu refleksin bir diğer boyutu, Mısır’ın devlet dışı aktörlere karşı yapısal alerjisidir.
Kahire açısından Hamas yalnızca Filistin direnişinin bir unsuru değil aynı zamanda silahlı yapısı, sınır aşan örgüt kapasitesi ve İhvan’la tarihsel ilişkisi nedeniyle aynı zamanda Mısır’ın iç güvenlik hafızasını tetikleyen ve etkileyen bir aktördür.
Bu yüzden Mısır’ın Gazze’yi çevreleyen politikası, çoğu zaman Filistinlilerin ihtiyaçlarından ziyade Sina’daki güvenlik risklerini azaltmaya yönelik bir kontrol stratejisidir. Bu çerçevede Mısır’ın Filistin dosyasındaki ana refleksi çözüm üretmek değil, konuyu yönetilebilir eşiklerde tutarak hem rejim güvenliğini hem bölgesel ağırlığını korumaktır.
Mısır–İsrail ilişkilerinin 1979 Camp David Anlaşmasıyla birlikte başladığı kabul edilmektedir. Bu anlaşma, sadece Mısır için değil Arap dünyası açısından bir kırılma anıdır. Mısır, İsrail’i tanıyan ilk Arap devleti olmuş, karşılığında Sina’yı geri almış ve ABD’nin güvenlik–ekonomi eksenli himayesine girmiştir.[2] Bu tarihten sonra Mısır, Filistin meselesinde askerî meydan okuyan bir aktör olmaktan çıkıp, arabulucu ve dengeleyici bir aktöre dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Mısır resmi anlatısında genellikle “barış” söylemiyle sunulur fakat gerçekte bu, Mısır’ın bölgesel rolünün yeniden tanımlanmasıdır.
Mısır artık İsrail’e karşı mukavemet hattının merkezi ülkesi değil, İsrail’le yaşanan her çatışmayı kontrol eden daha büyük bir küresel güvenlik düzeninin parçası haline gelmiştir.
Bugün Kahire’nin Filistin meselesindeki rolü, Gazze sınırının kontrolü, Hamas–İsrail arasında ateşkes arabuluculuğu ve uluslararası toplumla koordinasyon üzerinden ilerliyor. Ancak Mısır’ın bu rolü, Filistinliler için rahatlatıcı ve destekleyici değil, bilakis kısıtlayıcı ve engelleyici bir güç olarak kendini göstermektedir.[3] Refah Kapısı’nın açılıp kapanması, insani yardımların geçişi, Gazze’nin nefes borusunun Kahire’nin siyasi hesaplarına bağlı olması, Mısır’ı “denge sağlayıcı”dan çok “krizi yöneten” bir aktör olarak konumlandırıyor. Bu, Filistin meselesinin trajedisini daha da ağırlaştıran bir boyuttur. Filistinliler yalnızca işgale karşı mücadele etmiyor, aynı zamanda bölgesel düzenin kurduğu engellerle de yaşamak zorunda kalıyor.
Ancak Filistin meselesinin, tarihsel olarak Arap dünyasında birleştirici bir dava iken bugün bölgesel rekabetlerin arasında normalleşme süreçlerinin ve güvenlik iş birliklerinin arasında sıkışmış hale gelmesini, Mısır’ı ve politikasını aşan bir değişim çerçevesinde düşünmek gerekir.
Özellikle son otuz yılda bu dava, bölgesel rekabetlerin, normalleşme süreçlerinin ve güvenlik eksenli ittifakların içinde giderek sıkışmış ve Filistin, bir “kurucu siyasi mesele” olmaktan çıkarılmıştır. Rashid Khalidi’nin de vurguladığı üzere Filistin meselesi, sömürgeci bir yerleşim düzeninin ve bu düzeni mümkün kılan uluslararası ve bölgesel güç ilişkilerinin sürekliliği içinde okunmalıdır.[4]
Mısır’ın Gazze siyasetini yalnızca dış politika üzerinden okumak da eksik kalır, burada aynı zamanda iç siyaset belirleyicidir. Özellikle 2013 sonrasında Mısır’da güvenlik paradigmasının sertleşmesi, Gazze’yi de doğrudan bu güvenlik haritasının bir parçası hâline getirmiştir. Hamas’ın İhvan’la kurduğu ideolojik ve tarihsel bağ, Kahire’nin Filistin dosyasını sadece İsrail’le değil kendi iç siyasal dengeleriyle de ilişkilendirmesine yol açmıştır.
Bu yüzden Refah Kapısı, yalnızca bir sınır noktası değil, Mısır açısından hem bir iç güvenlik aracı hem de uluslararası pazarlık kapısıdır.
Burada temel mesele şu; Mısır, İsrail’le olan münasebetlerini Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemekte, aksine Filistin dosyasını, İsrail’le kurduğu güvenlik ve istihbarat iş birliğinin bir parçası olarak yönetmektedir. Bu durum Filistin meselesinin bir adalet sorunu olmaktan çıkıp, bölgesel bir güvenlik dosyasına indirgenmesine yol açıyor.İsrail’in de yıllardır yaptığı tam olarak Filistin’i bir hak meselesi olmaktan çıkarıp, bir güvenlik sorununa dönüştürmekti. Bu açıdan İsrail’in başarılı olduğunu söylemek mümkündür.
Son dönemde bu ilişki Doğu Akdeniz bağlamında yeni bir boyut kazandı. İsrail’in Leviathan ve Tamar gibi doğal gaz sahaları üzerinden enerji ihracatını artırma çabası, Mısır’ı kilit bir ortak haline getirdi. Mısır’ın tesisleri, İsrail gazının Avrupa pazarına açılmasında stratejik bir rol oynuyor.
Bu iş birliği kâğıt üzerinde Mısır’a ekonomik kazanç sağlamakta ancak jeopolitik düzlemde İsrail’in Doğu Akdeniz’deki manevra alanını genişletmektedir.
Enerji jeopolitiği burada yalnızca ekonomik bir iş birliği değil, İsrail’in bölgesel meşruiyet üretiminde stratejik bir araç olarak karşımıza çıkıyor. İsrail, bu anlaşmalar sayesinde Filistin meselesi çözülmeden bile bölgeye entegre olabilen, “normal” bir aktör gibi kabul görebilen bir pozisyon inşa etmektedir. Bu durum, Filistin meselesinin diplomatik ağırlığını zayıflatıyor, çünkü bu şekilde İsrail’in uluslararası konumu, Filistin’deki soykırım cürmüne rağmen sürdürülebilir hale geliyor. Daniel Yergin’in enerji güvenliği meselesinde vurguladığı gibi enerji, yalnızca bir kaynak değil, aynı zamanda ittifakları ve diplomatik öncelikleri şekillendiren bir güç çarpanıdır.[5]
Bu hususta dikkate değer nokta İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinin Filistin meselesine etkisidir. İsrail’in enerji, deniz yetki alanları ve bölgesel ittifaklar üzerinden güçlenmesi, Filistin meselesini daha da tali bir meseleye dönüştürüyor. İsrail güç kazandıkça, Filistin dosyasını müzakere edilmesi gereken bir mesele olarak değil, yönetilmesi gereken düşük yoğunluklu bir sorun olarak görmektedir.
Mısır’ın bu tabloda oynadığı rol ise, İsrail’in bölgesel entegrasyonunu kolaylaştıran bir nevi tampon işlevine tekabül etmektedir.
Mısır Neden Potansiyelini Zorlayıcı Güce Dönüştüremiyor?
Mısır nüfusu, ordusu, jeostratejik konumu ve Arap dünyasındaki tarihsel ağırlığıyla İsrail karşısında ciddi bir potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyel, son kırk yıldır sistematik biçimde kilitlenmiş durumda. Bunun birkaç nedeni var; birincisi rejim güvenliğidir.
Bugünkü Mısır yönetimi için öncelik Filistin değil, iç istikrar ve rejimin devamlılığıdır.
İsrail’le gerilim, ABD ile ilişkileri ve askerî yardımları riske atabilir, bu da Kahire açısından kabul edilebilir bir maliyet değildir. Bir diğer neden Mısır ordusunun rolüdür; ordu, tarihsel olarak İsrail’e karşı savaşmış olsa da bugün ekonomik ilişkiler ve iç güvenlik bağıyla rejimle tamamen bütünleşmiş bir aktördür. İsrail’le açık bir gerilim, ordunun mevcut konfor alanını sarsar. Dolayısıyla ordu, Filistin meselesinde yüksek sesli ama düşük riskli bir çizgiyi tercih etmektedir. En dikkate değer neden ise, Filistin meselesinin Arap dünyasında geçirdiği bölgesel dönüşümdür.
Filistin, artık birçok Arap rejimi için bir dini ve ahlaki dava olmaktan çok, iç kamuoyunu kontrol etmek için kullanılan bir söylem alanıdır.
Pratikte ise bu söylem İsrail’le kurulan ilişkilere mani olmamaktadır. Mısır da bölgedeki bu genel eğilimin dışında değildir. Hatta İsrail ile ilişkileri bu bölgesel dönüşümün en görünür örneklerinden biridir.
Bütün bu göstergeler ışığında kısa vadede radikal bir değişim beklemek gerçekçi değildir. Ancak şunu net söylemek gerekir ki Mısır’ın Filistin lehine daha zorlayıcı bir rol üstlenmemesi, bir yetersizlik sebebiyle değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, Mısır’ı bölgesel sistemde istikrar sağlayıcı gibi gösterse de Filistin meselesini çözüme yaklaştırmamakta, aksine onu kalıcı bir belirsizlik alanında tutmaktadır.
Mısır, Filistin meselesinde potansiyelini gerçekten kullanmak istiyorsa “arabuluculuk” rolüyle yetinmemeli, İsrail’in siyasi ve diplomatik maliyet hesabını değiştirecek bir strateji kurmalıdır.
Refah Kapısı sadece güvenlik ve pazarlık gerekçesiyle kapatılıp açılan bir sınır olmaktan çıkarılıp, Mısır’ın elini güçlendiren kurumsal bir insani koridor mekanizmasına dönüştürülebilir. Doğu Akdeniz’deki enerji ve normalleşme girişimleri de İsrail’i bölgeye entegre eden pasif iş birlikleri değil, Filistin’de somut siyasi şartlara bağlanan bir pazarlık aracına çevrilebilir. Kahire, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi aktörlerle koordinasyonu artırıp normalleşme yanlısı ülkelerle ilişkilerini de Filistin’i dışlamayacak şekilde dengeleyebilirse, bölgede yeniden ağırlık kazanabilir.
Sonuç olarak Mısır–İsrail ilişkilerinin mevcut seyri Filistin meselesini güçlendirmemekte aksine onu yönetilebilir bir kriz olarak dondurmaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesi bu donmayı daha da kalıcı hale getirmektedir. Mısır ise sahip olduğu tarihsel ve jeopolitik potansiyele rağmen bu potansiyeli Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemektedir. Bu durum Filistin meselesinin neden bugün bir adalet sorunu olmaktan çok bir güvenlik dosyasıolarak ele alındığını açık biçimde göstermektedir. Kudüs ve Filistin üzerine konuşurken asıl sorulması gereken, bölgedeki büyük aktörlerin sorunu gerçekten çözmek mi istediği, yoksa Filistin’i yönetilebilir bir kriz olarak tutmayı mı tercih ettiğidir. Mısır ve İsrail ilişkilerinin bugünkü seyri takip edildiğinde soruya verilecek cevap açıktır.
Son Notlar
[1] Hazem Kandil, Soldiers, Spies, and Statesmen: Egypt’s Road to Revolt (London: Verso, 2012)
[2] William B. Quandt, Camp David: Peacemaking and Politics (Washington, DC: Brookings Institution Press, 1986); “Treaty of Peace Between the Arab Republic of Egypt and the State of Israel,” March 26, 1979.
[3] “Egypt’s Rafah crossing: when will aid begin to enter Gaza and why is it closed?,” The Guardian, October 19, 2023.
[4]Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017 (New York: Metropolitan Books, 2020).
[5] Daniel Yergin, “Ensuring Energy Security,” Foreign Affairs 85, no. 2 (2006): 69–82.
Filistin meselesi genellikle İsrail-Filistin karşıtlığına hapsedilmektedir. Oysa bu mesele, sadece iki taraf arasındaki bir işgal ve direniş ilişkisi değil, Orta Doğu’daki rejimlerin meşruiyet politikaları, küresel güç dengeleri ve bölgesel güvenlik siyasetlerinin kesişim noktasında duran bir tarihsel sorundur. Son dönemdeki Mısır ile İsrail arasındaki ilişkilerin seyri de bu bağlamda yeniden tartışılmaktadır.
Mısır’ın tutumunun Filistin meselesini nasıl etkilediği, İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinde Mısır’ın bir rolünün olup olmadığı ve belki en kritik soru olan Mısır’ın sahip olduğu potansiyele rağmen İsrail’e karşı neden “zorlayıcı” bir güç kullanamadığı merak edilmektedir.
Bu bağlamda Mısır’ın tarihsel kırılmalarını, rejim yapısını, Arap dünyasının Filistin’e bakışında yaşanan dönüşümü ve Filistin meselesinin nasıl giderek “yönetilebilir bir kriz” haline getirildiğini birlikte düşünmek gerekir. Çünkü Kudüs ve Filistin, sadece bir dış politika gündemi değil, bölge halkları için bir adalet ve haysiyet meselesidir. Fakat rejimler açısından çoğu zaman bir yönetim aracına, kontrollü bir öfke alanına ve diplomatik pazarlık başlığına indirgenmektedir.
Mısır’ın Devlet Refleksi ve Filistin Dosyasına Yaklaşımı
Mısır’ın Filistin dosyasındaki tutumunu anlamak için “devlet refleksi”ni dikkate almak gerekir.
Mısır devleti tarihsel olarak merkezi otoriteyi önceleyen, güvenliği siyasetin üstünde konumlandıran ve kontrol edemediği risklere girmeyen bir devlet aklıyla hareket eder.[1]
Bu nedenle Kahire’nin Filistin politikası çoğu zaman ideolojik bir dayanışmadan ziyade, sınır güvenliği, rejim istikrarı ve bölgesel rol inşası üzerinden şekillenir. Refah Kapısı’nın yönetimi de bu refleksin en görünür alanı olup sınır sadece bir geçiş noktası değil, devletin kriz yönetim aracı olarak görülmektedir.
Bu refleksin bir diğer boyutu, Mısır’ın devlet dışı aktörlere karşı yapısal alerjisidir.
Kahire açısından Hamas yalnızca Filistin direnişinin bir unsuru değil aynı zamanda silahlı yapısı, sınır aşan örgüt kapasitesi ve İhvan’la tarihsel ilişkisi nedeniyle aynı zamanda Mısır’ın iç güvenlik hafızasını tetikleyen ve etkileyen bir aktördür.
Bu yüzden Mısır’ın Gazze’yi çevreleyen politikası, çoğu zaman Filistinlilerin ihtiyaçlarından ziyade Sina’daki güvenlik risklerini azaltmaya yönelik bir kontrol stratejisidir. Bu çerçevede Mısır’ın Filistin dosyasındaki ana refleksi çözüm üretmek değil, konuyu yönetilebilir eşiklerde tutarak hem rejim güvenliğini hem bölgesel ağırlığını korumaktır.
Mısır–İsrail ilişkilerinin 1979 Camp David Anlaşmasıyla birlikte başladığı kabul edilmektedir. Bu anlaşma, sadece Mısır için değil Arap dünyası açısından bir kırılma anıdır. Mısır, İsrail’i tanıyan ilk Arap devleti olmuş, karşılığında Sina’yı geri almış ve ABD’nin güvenlik–ekonomi eksenli himayesine girmiştir.[2] Bu tarihten sonra Mısır, Filistin meselesinde askerî meydan okuyan bir aktör olmaktan çıkıp, arabulucu ve dengeleyici bir aktöre dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Mısır resmi anlatısında genellikle “barış” söylemiyle sunulur fakat gerçekte bu, Mısır’ın bölgesel rolünün yeniden tanımlanmasıdır.
Mısır artık İsrail’e karşı mukavemet hattının merkezi ülkesi değil, İsrail’le yaşanan her çatışmayı kontrol eden daha büyük bir küresel güvenlik düzeninin parçası haline gelmiştir.
Bugün Kahire’nin Filistin meselesindeki rolü, Gazze sınırının kontrolü, Hamas–İsrail arasında ateşkes arabuluculuğu ve uluslararası toplumla koordinasyon üzerinden ilerliyor. Ancak Mısır’ın bu rolü, Filistinliler için rahatlatıcı ve destekleyici değil, bilakis kısıtlayıcı ve engelleyici bir güç olarak kendini göstermektedir.[3] Refah Kapısı’nın açılıp kapanması, insani yardımların geçişi, Gazze’nin nefes borusunun Kahire’nin siyasi hesaplarına bağlı olması, Mısır’ı “denge sağlayıcı”dan çok “krizi yöneten” bir aktör olarak konumlandırıyor. Bu, Filistin meselesinin trajedisini daha da ağırlaştıran bir boyuttur. Filistinliler yalnızca işgale karşı mücadele etmiyor, aynı zamanda bölgesel düzenin kurduğu engellerle de yaşamak zorunda kalıyor.
Ancak Filistin meselesinin, tarihsel olarak Arap dünyasında birleştirici bir dava iken bugün bölgesel rekabetlerin arasında normalleşme süreçlerinin ve güvenlik iş birliklerinin arasında sıkışmış hale gelmesini, Mısır’ı ve politikasını aşan bir değişim çerçevesinde düşünmek gerekir.
Özellikle son otuz yılda bu dava, bölgesel rekabetlerin, normalleşme süreçlerinin ve güvenlik eksenli ittifakların içinde giderek sıkışmış ve Filistin, bir “kurucu siyasi mesele” olmaktan çıkarılmıştır. Rashid Khalidi’nin de vurguladığı üzere Filistin meselesi, sömürgeci bir yerleşim düzeninin ve bu düzeni mümkün kılan uluslararası ve bölgesel güç ilişkilerinin sürekliliği içinde okunmalıdır.[4]
Mısır’ın Gazze siyasetini yalnızca dış politika üzerinden okumak da eksik kalır, burada aynı zamanda iç siyaset belirleyicidir. Özellikle 2013 sonrasında Mısır’da güvenlik paradigmasının sertleşmesi, Gazze’yi de doğrudan bu güvenlik haritasının bir parçası hâline getirmiştir. Hamas’ın İhvan’la kurduğu ideolojik ve tarihsel bağ, Kahire’nin Filistin dosyasını sadece İsrail’le değil kendi iç siyasal dengeleriyle de ilişkilendirmesine yol açmıştır.
Bu yüzden Refah Kapısı, yalnızca bir sınır noktası değil, Mısır açısından hem bir iç güvenlik aracı hem de uluslararası pazarlık kapısıdır.
Burada temel mesele şu; Mısır, İsrail’le olan münasebetlerini Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemekte, aksine Filistin dosyasını, İsrail’le kurduğu güvenlik ve istihbarat iş birliğinin bir parçası olarak yönetmektedir. Bu durum Filistin meselesinin bir adalet sorunu olmaktan çıkıp, bölgesel bir güvenlik dosyasına indirgenmesine yol açıyor.İsrail’in de yıllardır yaptığı tam olarak Filistin’i bir hak meselesi olmaktan çıkarıp, bir güvenlik sorununa dönüştürmekti. Bu açıdan İsrail’in başarılı olduğunu söylemek mümkündür.
Son dönemde bu ilişki Doğu Akdeniz bağlamında yeni bir boyut kazandı. İsrail’in Leviathan ve Tamar gibi doğal gaz sahaları üzerinden enerji ihracatını artırma çabası, Mısır’ı kilit bir ortak haline getirdi. Mısır’ın tesisleri, İsrail gazının Avrupa pazarına açılmasında stratejik bir rol oynuyor.
Bu iş birliği kâğıt üzerinde Mısır’a ekonomik kazanç sağlamakta ancak jeopolitik düzlemde İsrail’in Doğu Akdeniz’deki manevra alanını genişletmektedir.
Enerji jeopolitiği burada yalnızca ekonomik bir iş birliği değil, İsrail’in bölgesel meşruiyet üretiminde stratejik bir araç olarak karşımıza çıkıyor. İsrail, bu anlaşmalar sayesinde Filistin meselesi çözülmeden bile bölgeye entegre olabilen, “normal” bir aktör gibi kabul görebilen bir pozisyon inşa etmektedir. Bu durum, Filistin meselesinin diplomatik ağırlığını zayıflatıyor, çünkü bu şekilde İsrail’in uluslararası konumu, Filistin’deki soykırım cürmüne rağmen sürdürülebilir hale geliyor. Daniel Yergin’in enerji güvenliği meselesinde vurguladığı gibi enerji, yalnızca bir kaynak değil, aynı zamanda ittifakları ve diplomatik öncelikleri şekillendiren bir güç çarpanıdır.[5]
Bu hususta dikkate değer nokta İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinin Filistin meselesine etkisidir. İsrail’in enerji, deniz yetki alanları ve bölgesel ittifaklar üzerinden güçlenmesi, Filistin meselesini daha da tali bir meseleye dönüştürüyor. İsrail güç kazandıkça, Filistin dosyasını müzakere edilmesi gereken bir mesele olarak değil, yönetilmesi gereken düşük yoğunluklu bir sorun olarak görmektedir.
Mısır’ın bu tabloda oynadığı rol ise, İsrail’in bölgesel entegrasyonunu kolaylaştıran bir nevi tampon işlevine tekabül etmektedir.
Mısır Neden Potansiyelini Zorlayıcı Güce Dönüştüremiyor?
Mısır nüfusu, ordusu, jeostratejik konumu ve Arap dünyasındaki tarihsel ağırlığıyla İsrail karşısında ciddi bir potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyel, son kırk yıldır sistematik biçimde kilitlenmiş durumda. Bunun birkaç nedeni var; birincisi rejim güvenliğidir.
Bugünkü Mısır yönetimi için öncelik Filistin değil, iç istikrar ve rejimin devamlılığıdır.
İsrail’le gerilim, ABD ile ilişkileri ve askerî yardımları riske atabilir, bu da Kahire açısından kabul edilebilir bir maliyet değildir. Bir diğer neden Mısır ordusunun rolüdür; ordu, tarihsel olarak İsrail’e karşı savaşmış olsa da bugün ekonomik ilişkiler ve iç güvenlik bağıyla rejimle tamamen bütünleşmiş bir aktördür. İsrail’le açık bir gerilim, ordunun mevcut konfor alanını sarsar. Dolayısıyla ordu, Filistin meselesinde yüksek sesli ama düşük riskli bir çizgiyi tercih etmektedir. En dikkate değer neden ise, Filistin meselesinin Arap dünyasında geçirdiği bölgesel dönüşümdür.
Filistin, artık birçok Arap rejimi için bir dini ve ahlaki dava olmaktan çok, iç kamuoyunu kontrol etmek için kullanılan bir söylem alanıdır.
Pratikte ise bu söylem İsrail’le kurulan ilişkilere mani olmamaktadır. Mısır da bölgedeki bu genel eğilimin dışında değildir. Hatta İsrail ile ilişkileri bu bölgesel dönüşümün en görünür örneklerinden biridir.
Bütün bu göstergeler ışığında kısa vadede radikal bir değişim beklemek gerçekçi değildir. Ancak şunu net söylemek gerekir ki Mısır’ın Filistin lehine daha zorlayıcı bir rol üstlenmemesi, bir yetersizlik sebebiyle değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, Mısır’ı bölgesel sistemde istikrar sağlayıcı gibi gösterse de Filistin meselesini çözüme yaklaştırmamakta, aksine onu kalıcı bir belirsizlik alanında tutmaktadır.
Mısır, Filistin meselesinde potansiyelini gerçekten kullanmak istiyorsa “arabuluculuk” rolüyle yetinmemeli, İsrail’in siyasi ve diplomatik maliyet hesabını değiştirecek bir strateji kurmalıdır.
Refah Kapısı sadece güvenlik ve pazarlık gerekçesiyle kapatılıp açılan bir sınır olmaktan çıkarılıp, Mısır’ın elini güçlendiren kurumsal bir insani koridor mekanizmasına dönüştürülebilir. Doğu Akdeniz’deki enerji ve normalleşme girişimleri de İsrail’i bölgeye entegre eden pasif iş birlikleri değil, Filistin’de somut siyasi şartlara bağlanan bir pazarlık aracına çevrilebilir. Kahire, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi aktörlerle koordinasyonu artırıp normalleşme yanlısı ülkelerle ilişkilerini de Filistin’i dışlamayacak şekilde dengeleyebilirse, bölgede yeniden ağırlık kazanabilir.
Sonuç olarak Mısır–İsrail ilişkilerinin mevcut seyri Filistin meselesini güçlendirmemekte aksine onu yönetilebilir bir kriz olarak dondurmaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesi bu donmayı daha da kalıcı hale getirmektedir. Mısır ise sahip olduğu tarihsel ve jeopolitik potansiyele rağmen bu potansiyeli Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemektedir. Bu durum Filistin meselesinin neden bugün bir adalet sorunu olmaktan çok bir güvenlik dosyasıolarak ele alındığını açık biçimde göstermektedir. Kudüs ve Filistin üzerine konuşurken asıl sorulması gereken, bölgedeki büyük aktörlerin sorunu gerçekten çözmek mi istediği, yoksa Filistin’i yönetilebilir bir kriz olarak tutmayı mı tercih ettiğidir. Mısır ve İsrail ilişkilerinin bugünkü seyri takip edildiğinde soruya verilecek cevap açıktır.
Son Notlar
[1] Hazem Kandil, Soldiers, Spies, and Statesmen: Egypt’s Road to Revolt (London: Verso, 2012)
[2] William B. Quandt, Camp David: Peacemaking and Politics (Washington, DC: Brookings Institution Press, 1986); “Treaty of Peace Between the Arab Republic of Egypt and the State of Israel,” March 26, 1979.
[3] “Egypt’s Rafah crossing: when will aid begin to enter Gaza and why is it closed?,” The Guardian, October 19, 2023.
[4]Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017 (New York: Metropolitan Books, 2020).
[5] Daniel Yergin, “Ensuring Energy Security,” Foreign Affairs 85, no. 2 (2006): 69–82.
Filistin meselesi genellikle İsrail-Filistin karşıtlığına hapsedilmektedir. Oysa bu mesele, sadece iki taraf arasındaki bir işgal ve direniş ilişkisi değil, Orta Doğu’daki rejimlerin meşruiyet politikaları, küresel güç dengeleri ve bölgesel güvenlik siyasetlerinin kesişim noktasında duran bir tarihsel sorundur. Son dönemdeki Mısır ile İsrail arasındaki ilişkilerin seyri de bu bağlamda yeniden tartışılmaktadır.
Mısır’ın tutumunun Filistin meselesini nasıl etkilediği, İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinde Mısır’ın bir rolünün olup olmadığı ve belki en kritik soru olan Mısır’ın sahip olduğu potansiyele rağmen İsrail’e karşı neden “zorlayıcı” bir güç kullanamadığı merak edilmektedir.
Bu bağlamda Mısır’ın tarihsel kırılmalarını, rejim yapısını, Arap dünyasının Filistin’e bakışında yaşanan dönüşümü ve Filistin meselesinin nasıl giderek “yönetilebilir bir kriz” haline getirildiğini birlikte düşünmek gerekir. Çünkü Kudüs ve Filistin, sadece bir dış politika gündemi değil, bölge halkları için bir adalet ve haysiyet meselesidir. Fakat rejimler açısından çoğu zaman bir yönetim aracına, kontrollü bir öfke alanına ve diplomatik pazarlık başlığına indirgenmektedir.
Mısır’ın Devlet Refleksi ve Filistin Dosyasına Yaklaşımı
Mısır’ın Filistin dosyasındaki tutumunu anlamak için “devlet refleksi”ni dikkate almak gerekir.
Mısır devleti tarihsel olarak merkezi otoriteyi önceleyen, güvenliği siyasetin üstünde konumlandıran ve kontrol edemediği risklere girmeyen bir devlet aklıyla hareket eder.[1]
Bu nedenle Kahire’nin Filistin politikası çoğu zaman ideolojik bir dayanışmadan ziyade, sınır güvenliği, rejim istikrarı ve bölgesel rol inşası üzerinden şekillenir. Refah Kapısı’nın yönetimi de bu refleksin en görünür alanı olup sınır sadece bir geçiş noktası değil, devletin kriz yönetim aracı olarak görülmektedir.
Bu refleksin bir diğer boyutu, Mısır’ın devlet dışı aktörlere karşı yapısal alerjisidir.
Kahire açısından Hamas yalnızca Filistin direnişinin bir unsuru değil aynı zamanda silahlı yapısı, sınır aşan örgüt kapasitesi ve İhvan’la tarihsel ilişkisi nedeniyle aynı zamanda Mısır’ın iç güvenlik hafızasını tetikleyen ve etkileyen bir aktördür.
Bu yüzden Mısır’ın Gazze’yi çevreleyen politikası, çoğu zaman Filistinlilerin ihtiyaçlarından ziyade Sina’daki güvenlik risklerini azaltmaya yönelik bir kontrol stratejisidir. Bu çerçevede Mısır’ın Filistin dosyasındaki ana refleksi çözüm üretmek değil, konuyu yönetilebilir eşiklerde tutarak hem rejim güvenliğini hem bölgesel ağırlığını korumaktır.
Mısır–İsrail ilişkilerinin 1979 Camp David Anlaşmasıyla birlikte başladığı kabul edilmektedir. Bu anlaşma, sadece Mısır için değil Arap dünyası açısından bir kırılma anıdır. Mısır, İsrail’i tanıyan ilk Arap devleti olmuş, karşılığında Sina’yı geri almış ve ABD’nin güvenlik–ekonomi eksenli himayesine girmiştir.[2] Bu tarihten sonra Mısır, Filistin meselesinde askerî meydan okuyan bir aktör olmaktan çıkıp, arabulucu ve dengeleyici bir aktöre dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Mısır resmi anlatısında genellikle “barış” söylemiyle sunulur fakat gerçekte bu, Mısır’ın bölgesel rolünün yeniden tanımlanmasıdır.
Mısır artık İsrail’e karşı mukavemet hattının merkezi ülkesi değil, İsrail’le yaşanan her çatışmayı kontrol eden daha büyük bir küresel güvenlik düzeninin parçası haline gelmiştir.
Bugün Kahire’nin Filistin meselesindeki rolü, Gazze sınırının kontrolü, Hamas–İsrail arasında ateşkes arabuluculuğu ve uluslararası toplumla koordinasyon üzerinden ilerliyor. Ancak Mısır’ın bu rolü, Filistinliler için rahatlatıcı ve destekleyici değil, bilakis kısıtlayıcı ve engelleyici bir güç olarak kendini göstermektedir.[3] Refah Kapısı’nın açılıp kapanması, insani yardımların geçişi, Gazze’nin nefes borusunun Kahire’nin siyasi hesaplarına bağlı olması, Mısır’ı “denge sağlayıcı”dan çok “krizi yöneten” bir aktör olarak konumlandırıyor. Bu, Filistin meselesinin trajedisini daha da ağırlaştıran bir boyuttur. Filistinliler yalnızca işgale karşı mücadele etmiyor, aynı zamanda bölgesel düzenin kurduğu engellerle de yaşamak zorunda kalıyor.
Ancak Filistin meselesinin, tarihsel olarak Arap dünyasında birleştirici bir dava iken bugün bölgesel rekabetlerin arasında normalleşme süreçlerinin ve güvenlik iş birliklerinin arasında sıkışmış hale gelmesini, Mısır’ı ve politikasını aşan bir değişim çerçevesinde düşünmek gerekir.
Özellikle son otuz yılda bu dava, bölgesel rekabetlerin, normalleşme süreçlerinin ve güvenlik eksenli ittifakların içinde giderek sıkışmış ve Filistin, bir “kurucu siyasi mesele” olmaktan çıkarılmıştır. Rashid Khalidi’nin de vurguladığı üzere Filistin meselesi, sömürgeci bir yerleşim düzeninin ve bu düzeni mümkün kılan uluslararası ve bölgesel güç ilişkilerinin sürekliliği içinde okunmalıdır.[4]
Mısır’ın Gazze siyasetini yalnızca dış politika üzerinden okumak da eksik kalır, burada aynı zamanda iç siyaset belirleyicidir. Özellikle 2013 sonrasında Mısır’da güvenlik paradigmasının sertleşmesi, Gazze’yi de doğrudan bu güvenlik haritasının bir parçası hâline getirmiştir. Hamas’ın İhvan’la kurduğu ideolojik ve tarihsel bağ, Kahire’nin Filistin dosyasını sadece İsrail’le değil kendi iç siyasal dengeleriyle de ilişkilendirmesine yol açmıştır.
Bu yüzden Refah Kapısı, yalnızca bir sınır noktası değil, Mısır açısından hem bir iç güvenlik aracı hem de uluslararası pazarlık kapısıdır.
Burada temel mesele şu; Mısır, İsrail’le olan münasebetlerini Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemekte, aksine Filistin dosyasını, İsrail’le kurduğu güvenlik ve istihbarat iş birliğinin bir parçası olarak yönetmektedir. Bu durum Filistin meselesinin bir adalet sorunu olmaktan çıkıp, bölgesel bir güvenlik dosyasına indirgenmesine yol açıyor.İsrail’in de yıllardır yaptığı tam olarak Filistin’i bir hak meselesi olmaktan çıkarıp, bir güvenlik sorununa dönüştürmekti. Bu açıdan İsrail’in başarılı olduğunu söylemek mümkündür.
Son dönemde bu ilişki Doğu Akdeniz bağlamında yeni bir boyut kazandı. İsrail’in Leviathan ve Tamar gibi doğal gaz sahaları üzerinden enerji ihracatını artırma çabası, Mısır’ı kilit bir ortak haline getirdi. Mısır’ın tesisleri, İsrail gazının Avrupa pazarına açılmasında stratejik bir rol oynuyor.
Bu iş birliği kâğıt üzerinde Mısır’a ekonomik kazanç sağlamakta ancak jeopolitik düzlemde İsrail’in Doğu Akdeniz’deki manevra alanını genişletmektedir.
Enerji jeopolitiği burada yalnızca ekonomik bir iş birliği değil, İsrail’in bölgesel meşruiyet üretiminde stratejik bir araç olarak karşımıza çıkıyor. İsrail, bu anlaşmalar sayesinde Filistin meselesi çözülmeden bile bölgeye entegre olabilen, “normal” bir aktör gibi kabul görebilen bir pozisyon inşa etmektedir. Bu durum, Filistin meselesinin diplomatik ağırlığını zayıflatıyor, çünkü bu şekilde İsrail’in uluslararası konumu, Filistin’deki soykırım cürmüne rağmen sürdürülebilir hale geliyor. Daniel Yergin’in enerji güvenliği meselesinde vurguladığı gibi enerji, yalnızca bir kaynak değil, aynı zamanda ittifakları ve diplomatik öncelikleri şekillendiren bir güç çarpanıdır.[5]
Bu hususta dikkate değer nokta İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinin Filistin meselesine etkisidir. İsrail’in enerji, deniz yetki alanları ve bölgesel ittifaklar üzerinden güçlenmesi, Filistin meselesini daha da tali bir meseleye dönüştürüyor. İsrail güç kazandıkça, Filistin dosyasını müzakere edilmesi gereken bir mesele olarak değil, yönetilmesi gereken düşük yoğunluklu bir sorun olarak görmektedir.
Mısır’ın bu tabloda oynadığı rol ise, İsrail’in bölgesel entegrasyonunu kolaylaştıran bir nevi tampon işlevine tekabül etmektedir.
Mısır Neden Potansiyelini Zorlayıcı Güce Dönüştüremiyor?
Mısır nüfusu, ordusu, jeostratejik konumu ve Arap dünyasındaki tarihsel ağırlığıyla İsrail karşısında ciddi bir potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyel, son kırk yıldır sistematik biçimde kilitlenmiş durumda. Bunun birkaç nedeni var; birincisi rejim güvenliğidir.
Bugünkü Mısır yönetimi için öncelik Filistin değil, iç istikrar ve rejimin devamlılığıdır.
İsrail’le gerilim, ABD ile ilişkileri ve askerî yardımları riske atabilir, bu da Kahire açısından kabul edilebilir bir maliyet değildir. Bir diğer neden Mısır ordusunun rolüdür; ordu, tarihsel olarak İsrail’e karşı savaşmış olsa da bugün ekonomik ilişkiler ve iç güvenlik bağıyla rejimle tamamen bütünleşmiş bir aktördür. İsrail’le açık bir gerilim, ordunun mevcut konfor alanını sarsar. Dolayısıyla ordu, Filistin meselesinde yüksek sesli ama düşük riskli bir çizgiyi tercih etmektedir. En dikkate değer neden ise, Filistin meselesinin Arap dünyasında geçirdiği bölgesel dönüşümdür.
Filistin, artık birçok Arap rejimi için bir dini ve ahlaki dava olmaktan çok, iç kamuoyunu kontrol etmek için kullanılan bir söylem alanıdır.
Pratikte ise bu söylem İsrail’le kurulan ilişkilere mani olmamaktadır. Mısır da bölgedeki bu genel eğilimin dışında değildir. Hatta İsrail ile ilişkileri bu bölgesel dönüşümün en görünür örneklerinden biridir.
Bütün bu göstergeler ışığında kısa vadede radikal bir değişim beklemek gerçekçi değildir. Ancak şunu net söylemek gerekir ki Mısır’ın Filistin lehine daha zorlayıcı bir rol üstlenmemesi, bir yetersizlik sebebiyle değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, Mısır’ı bölgesel sistemde istikrar sağlayıcı gibi gösterse de Filistin meselesini çözüme yaklaştırmamakta, aksine onu kalıcı bir belirsizlik alanında tutmaktadır.
Mısır, Filistin meselesinde potansiyelini gerçekten kullanmak istiyorsa “arabuluculuk” rolüyle yetinmemeli, İsrail’in siyasi ve diplomatik maliyet hesabını değiştirecek bir strateji kurmalıdır.
Refah Kapısı sadece güvenlik ve pazarlık gerekçesiyle kapatılıp açılan bir sınır olmaktan çıkarılıp, Mısır’ın elini güçlendiren kurumsal bir insani koridor mekanizmasına dönüştürülebilir. Doğu Akdeniz’deki enerji ve normalleşme girişimleri de İsrail’i bölgeye entegre eden pasif iş birlikleri değil, Filistin’de somut siyasi şartlara bağlanan bir pazarlık aracına çevrilebilir. Kahire, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi aktörlerle koordinasyonu artırıp normalleşme yanlısı ülkelerle ilişkilerini de Filistin’i dışlamayacak şekilde dengeleyebilirse, bölgede yeniden ağırlık kazanabilir.
Sonuç olarak Mısır–İsrail ilişkilerinin mevcut seyri Filistin meselesini güçlendirmemekte aksine onu yönetilebilir bir kriz olarak dondurmaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesi bu donmayı daha da kalıcı hale getirmektedir. Mısır ise sahip olduğu tarihsel ve jeopolitik potansiyele rağmen bu potansiyeli Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemektedir. Bu durum Filistin meselesinin neden bugün bir adalet sorunu olmaktan çok bir güvenlik dosyasıolarak ele alındığını açık biçimde göstermektedir. Kudüs ve Filistin üzerine konuşurken asıl sorulması gereken, bölgedeki büyük aktörlerin sorunu gerçekten çözmek mi istediği, yoksa Filistin’i yönetilebilir bir kriz olarak tutmayı mı tercih ettiğidir. Mısır ve İsrail ilişkilerinin bugünkü seyri takip edildiğinde soruya verilecek cevap açıktır.
Son Notlar
[1] Hazem Kandil, Soldiers, Spies, and Statesmen: Egypt’s Road to Revolt (London: Verso, 2012)
[2] William B. Quandt, Camp David: Peacemaking and Politics (Washington, DC: Brookings Institution Press, 1986); “Treaty of Peace Between the Arab Republic of Egypt and the State of Israel,” March 26, 1979.
[3] “Egypt’s Rafah crossing: when will aid begin to enter Gaza and why is it closed?,” The Guardian, October 19, 2023.
[4]Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017 (New York: Metropolitan Books, 2020).
[5] Daniel Yergin, “Ensuring Energy Security,” Foreign Affairs 85, no. 2 (2006): 69–82.
Filistin meselesi genellikle İsrail-Filistin karşıtlığına hapsedilmektedir. Oysa bu mesele, sadece iki taraf arasındaki bir işgal ve direniş ilişkisi değil, Orta Doğu’daki rejimlerin meşruiyet politikaları, küresel güç dengeleri ve bölgesel güvenlik siyasetlerinin kesişim noktasında duran bir tarihsel sorundur. Son dönemdeki Mısır ile İsrail arasındaki ilişkilerin seyri de bu bağlamda yeniden tartışılmaktadır.
Mısır’ın tutumunun Filistin meselesini nasıl etkilediği, İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinde Mısır’ın bir rolünün olup olmadığı ve belki en kritik soru olan Mısır’ın sahip olduğu potansiyele rağmen İsrail’e karşı neden “zorlayıcı” bir güç kullanamadığı merak edilmektedir.
Bu bağlamda Mısır’ın tarihsel kırılmalarını, rejim yapısını, Arap dünyasının Filistin’e bakışında yaşanan dönüşümü ve Filistin meselesinin nasıl giderek “yönetilebilir bir kriz” haline getirildiğini birlikte düşünmek gerekir. Çünkü Kudüs ve Filistin, sadece bir dış politika gündemi değil, bölge halkları için bir adalet ve haysiyet meselesidir. Fakat rejimler açısından çoğu zaman bir yönetim aracına, kontrollü bir öfke alanına ve diplomatik pazarlık başlığına indirgenmektedir.
Mısır’ın Devlet Refleksi ve Filistin Dosyasına Yaklaşımı
Mısır’ın Filistin dosyasındaki tutumunu anlamak için “devlet refleksi”ni dikkate almak gerekir.
Mısır devleti tarihsel olarak merkezi otoriteyi önceleyen, güvenliği siyasetin üstünde konumlandıran ve kontrol edemediği risklere girmeyen bir devlet aklıyla hareket eder.[1]
Bu nedenle Kahire’nin Filistin politikası çoğu zaman ideolojik bir dayanışmadan ziyade, sınır güvenliği, rejim istikrarı ve bölgesel rol inşası üzerinden şekillenir. Refah Kapısı’nın yönetimi de bu refleksin en görünür alanı olup sınır sadece bir geçiş noktası değil, devletin kriz yönetim aracı olarak görülmektedir.
Bu refleksin bir diğer boyutu, Mısır’ın devlet dışı aktörlere karşı yapısal alerjisidir.
Kahire açısından Hamas yalnızca Filistin direnişinin bir unsuru değil aynı zamanda silahlı yapısı, sınır aşan örgüt kapasitesi ve İhvan’la tarihsel ilişkisi nedeniyle aynı zamanda Mısır’ın iç güvenlik hafızasını tetikleyen ve etkileyen bir aktördür.
Bu yüzden Mısır’ın Gazze’yi çevreleyen politikası, çoğu zaman Filistinlilerin ihtiyaçlarından ziyade Sina’daki güvenlik risklerini azaltmaya yönelik bir kontrol stratejisidir. Bu çerçevede Mısır’ın Filistin dosyasındaki ana refleksi çözüm üretmek değil, konuyu yönetilebilir eşiklerde tutarak hem rejim güvenliğini hem bölgesel ağırlığını korumaktır.
Mısır–İsrail ilişkilerinin 1979 Camp David Anlaşmasıyla birlikte başladığı kabul edilmektedir. Bu anlaşma, sadece Mısır için değil Arap dünyası açısından bir kırılma anıdır. Mısır, İsrail’i tanıyan ilk Arap devleti olmuş, karşılığında Sina’yı geri almış ve ABD’nin güvenlik–ekonomi eksenli himayesine girmiştir.[2] Bu tarihten sonra Mısır, Filistin meselesinde askerî meydan okuyan bir aktör olmaktan çıkıp, arabulucu ve dengeleyici bir aktöre dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Mısır resmi anlatısında genellikle “barış” söylemiyle sunulur fakat gerçekte bu, Mısır’ın bölgesel rolünün yeniden tanımlanmasıdır.
Mısır artık İsrail’e karşı mukavemet hattının merkezi ülkesi değil, İsrail’le yaşanan her çatışmayı kontrol eden daha büyük bir küresel güvenlik düzeninin parçası haline gelmiştir.
Bugün Kahire’nin Filistin meselesindeki rolü, Gazze sınırının kontrolü, Hamas–İsrail arasında ateşkes arabuluculuğu ve uluslararası toplumla koordinasyon üzerinden ilerliyor. Ancak Mısır’ın bu rolü, Filistinliler için rahatlatıcı ve destekleyici değil, bilakis kısıtlayıcı ve engelleyici bir güç olarak kendini göstermektedir.[3] Refah Kapısı’nın açılıp kapanması, insani yardımların geçişi, Gazze’nin nefes borusunun Kahire’nin siyasi hesaplarına bağlı olması, Mısır’ı “denge sağlayıcı”dan çok “krizi yöneten” bir aktör olarak konumlandırıyor. Bu, Filistin meselesinin trajedisini daha da ağırlaştıran bir boyuttur. Filistinliler yalnızca işgale karşı mücadele etmiyor, aynı zamanda bölgesel düzenin kurduğu engellerle de yaşamak zorunda kalıyor.
Ancak Filistin meselesinin, tarihsel olarak Arap dünyasında birleştirici bir dava iken bugün bölgesel rekabetlerin arasında normalleşme süreçlerinin ve güvenlik iş birliklerinin arasında sıkışmış hale gelmesini, Mısır’ı ve politikasını aşan bir değişim çerçevesinde düşünmek gerekir.
Özellikle son otuz yılda bu dava, bölgesel rekabetlerin, normalleşme süreçlerinin ve güvenlik eksenli ittifakların içinde giderek sıkışmış ve Filistin, bir “kurucu siyasi mesele” olmaktan çıkarılmıştır. Rashid Khalidi’nin de vurguladığı üzere Filistin meselesi, sömürgeci bir yerleşim düzeninin ve bu düzeni mümkün kılan uluslararası ve bölgesel güç ilişkilerinin sürekliliği içinde okunmalıdır.[4]
Mısır’ın Gazze siyasetini yalnızca dış politika üzerinden okumak da eksik kalır, burada aynı zamanda iç siyaset belirleyicidir. Özellikle 2013 sonrasında Mısır’da güvenlik paradigmasının sertleşmesi, Gazze’yi de doğrudan bu güvenlik haritasının bir parçası hâline getirmiştir. Hamas’ın İhvan’la kurduğu ideolojik ve tarihsel bağ, Kahire’nin Filistin dosyasını sadece İsrail’le değil kendi iç siyasal dengeleriyle de ilişkilendirmesine yol açmıştır.
Bu yüzden Refah Kapısı, yalnızca bir sınır noktası değil, Mısır açısından hem bir iç güvenlik aracı hem de uluslararası pazarlık kapısıdır.
Burada temel mesele şu; Mısır, İsrail’le olan münasebetlerini Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemekte, aksine Filistin dosyasını, İsrail’le kurduğu güvenlik ve istihbarat iş birliğinin bir parçası olarak yönetmektedir. Bu durum Filistin meselesinin bir adalet sorunu olmaktan çıkıp, bölgesel bir güvenlik dosyasına indirgenmesine yol açıyor.İsrail’in de yıllardır yaptığı tam olarak Filistin’i bir hak meselesi olmaktan çıkarıp, bir güvenlik sorununa dönüştürmekti. Bu açıdan İsrail’in başarılı olduğunu söylemek mümkündür.
Son dönemde bu ilişki Doğu Akdeniz bağlamında yeni bir boyut kazandı. İsrail’in Leviathan ve Tamar gibi doğal gaz sahaları üzerinden enerji ihracatını artırma çabası, Mısır’ı kilit bir ortak haline getirdi. Mısır’ın tesisleri, İsrail gazının Avrupa pazarına açılmasında stratejik bir rol oynuyor.
Bu iş birliği kâğıt üzerinde Mısır’a ekonomik kazanç sağlamakta ancak jeopolitik düzlemde İsrail’in Doğu Akdeniz’deki manevra alanını genişletmektedir.
Enerji jeopolitiği burada yalnızca ekonomik bir iş birliği değil, İsrail’in bölgesel meşruiyet üretiminde stratejik bir araç olarak karşımıza çıkıyor. İsrail, bu anlaşmalar sayesinde Filistin meselesi çözülmeden bile bölgeye entegre olabilen, “normal” bir aktör gibi kabul görebilen bir pozisyon inşa etmektedir. Bu durum, Filistin meselesinin diplomatik ağırlığını zayıflatıyor, çünkü bu şekilde İsrail’in uluslararası konumu, Filistin’deki soykırım cürmüne rağmen sürdürülebilir hale geliyor. Daniel Yergin’in enerji güvenliği meselesinde vurguladığı gibi enerji, yalnızca bir kaynak değil, aynı zamanda ittifakları ve diplomatik öncelikleri şekillendiren bir güç çarpanıdır.[5]
Bu hususta dikkate değer nokta İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesinin Filistin meselesine etkisidir. İsrail’in enerji, deniz yetki alanları ve bölgesel ittifaklar üzerinden güçlenmesi, Filistin meselesini daha da tali bir meseleye dönüştürüyor. İsrail güç kazandıkça, Filistin dosyasını müzakere edilmesi gereken bir mesele olarak değil, yönetilmesi gereken düşük yoğunluklu bir sorun olarak görmektedir.
Mısır’ın bu tabloda oynadığı rol ise, İsrail’in bölgesel entegrasyonunu kolaylaştıran bir nevi tampon işlevine tekabül etmektedir.
Mısır Neden Potansiyelini Zorlayıcı Güce Dönüştüremiyor?
Mısır nüfusu, ordusu, jeostratejik konumu ve Arap dünyasındaki tarihsel ağırlığıyla İsrail karşısında ciddi bir potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyel, son kırk yıldır sistematik biçimde kilitlenmiş durumda. Bunun birkaç nedeni var; birincisi rejim güvenliğidir.
Bugünkü Mısır yönetimi için öncelik Filistin değil, iç istikrar ve rejimin devamlılığıdır.
İsrail’le gerilim, ABD ile ilişkileri ve askerî yardımları riske atabilir, bu da Kahire açısından kabul edilebilir bir maliyet değildir. Bir diğer neden Mısır ordusunun rolüdür; ordu, tarihsel olarak İsrail’e karşı savaşmış olsa da bugün ekonomik ilişkiler ve iç güvenlik bağıyla rejimle tamamen bütünleşmiş bir aktördür. İsrail’le açık bir gerilim, ordunun mevcut konfor alanını sarsar. Dolayısıyla ordu, Filistin meselesinde yüksek sesli ama düşük riskli bir çizgiyi tercih etmektedir. En dikkate değer neden ise, Filistin meselesinin Arap dünyasında geçirdiği bölgesel dönüşümdür.
Filistin, artık birçok Arap rejimi için bir dini ve ahlaki dava olmaktan çok, iç kamuoyunu kontrol etmek için kullanılan bir söylem alanıdır.
Pratikte ise bu söylem İsrail’le kurulan ilişkilere mani olmamaktadır. Mısır da bölgedeki bu genel eğilimin dışında değildir. Hatta İsrail ile ilişkileri bu bölgesel dönüşümün en görünür örneklerinden biridir.
Bütün bu göstergeler ışığında kısa vadede radikal bir değişim beklemek gerçekçi değildir. Ancak şunu net söylemek gerekir ki Mısır’ın Filistin lehine daha zorlayıcı bir rol üstlenmemesi, bir yetersizlik sebebiyle değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, Mısır’ı bölgesel sistemde istikrar sağlayıcı gibi gösterse de Filistin meselesini çözüme yaklaştırmamakta, aksine onu kalıcı bir belirsizlik alanında tutmaktadır.
Mısır, Filistin meselesinde potansiyelini gerçekten kullanmak istiyorsa “arabuluculuk” rolüyle yetinmemeli, İsrail’in siyasi ve diplomatik maliyet hesabını değiştirecek bir strateji kurmalıdır.
Refah Kapısı sadece güvenlik ve pazarlık gerekçesiyle kapatılıp açılan bir sınır olmaktan çıkarılıp, Mısır’ın elini güçlendiren kurumsal bir insani koridor mekanizmasına dönüştürülebilir. Doğu Akdeniz’deki enerji ve normalleşme girişimleri de İsrail’i bölgeye entegre eden pasif iş birlikleri değil, Filistin’de somut siyasi şartlara bağlanan bir pazarlık aracına çevrilebilir. Kahire, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan gibi aktörlerle koordinasyonu artırıp normalleşme yanlısı ülkelerle ilişkilerini de Filistin’i dışlamayacak şekilde dengeleyebilirse, bölgede yeniden ağırlık kazanabilir.
Sonuç olarak Mısır–İsrail ilişkilerinin mevcut seyri Filistin meselesini güçlendirmemekte aksine onu yönetilebilir bir kriz olarak dondurmaktadır. İsrail’in Doğu Akdeniz’de güçlenmesi bu donmayı daha da kalıcı hale getirmektedir. Mısır ise sahip olduğu tarihsel ve jeopolitik potansiyele rağmen bu potansiyeli Filistin lehine bir baskı aracına dönüştürmemektedir. Bu durum Filistin meselesinin neden bugün bir adalet sorunu olmaktan çok bir güvenlik dosyasıolarak ele alındığını açık biçimde göstermektedir. Kudüs ve Filistin üzerine konuşurken asıl sorulması gereken, bölgedeki büyük aktörlerin sorunu gerçekten çözmek mi istediği, yoksa Filistin’i yönetilebilir bir kriz olarak tutmayı mı tercih ettiğidir. Mısır ve İsrail ilişkilerinin bugünkü seyri takip edildiğinde soruya verilecek cevap açıktır.
Son Notlar
[1] Hazem Kandil, Soldiers, Spies, and Statesmen: Egypt’s Road to Revolt (London: Verso, 2012)
[2] William B. Quandt, Camp David: Peacemaking and Politics (Washington, DC: Brookings Institution Press, 1986); “Treaty of Peace Between the Arab Republic of Egypt and the State of Israel,” March 26, 1979.
[3] “Egypt’s Rafah crossing: when will aid begin to enter Gaza and why is it closed?,” The Guardian, October 19, 2023.
[4]Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine: A History of Settler Colonialism and Resistance, 1917–2017 (New York: Metropolitan Books, 2020).
[5] Daniel Yergin, “Ensuring Energy Security,” Foreign Affairs 85, no. 2 (2006): 69–82.
Bu Sayfada:
title
title
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir







