Gazze'de Kültürel Mirasın Yıkımı (Culturicide)
Gazze'de Kültürel Mirasın Yıkımı (Culturicide)
Araştırmacı-Yazar Ahmet Faruk Asa

Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.
Özet
Raporun devam eden bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki saldırıları "Culturicide" (kültür kıyımı) kavramı ekseninde ele alınarak, mekânsal ve hafızaya dayalı yıkımın stratejik boyutları irdelenmektedir. Metinde, Gazze’nin kadim medeniyetlerin kesişim noktası olduğu vurgulanırken; cami, kütüphane, eğitim kurumları, tarihi sit alanları ve sivil konutların sistematik imhasının, Filistin halkının geçmişle ve toprakla kurduğu bağı koparmayı amaçladığı savunulmaktadır. İşgalin, fiziksel tasfiyenin ötesine geçerek tapu kayıtlarından şahsi arşivlere kadar toplumsal belleği hedef alması, uluslararası hukuka aykırı bir "epistemik şiddet" ve kimliksizleştirme politikası olarak analiz edilmektedir. Batı kökenli oryantalist yaklaşımlar ve güncel siyasi projelerle (örneğin Riviera Planı) desteklenen bu sürecin, Filistinlilerin gelecekteki hak iddialarını ve tarihsel tanıklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bütüncül bir silme girişimi olduğu sonucuna varılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Culturicide, Toplumsal Hafıza, Epistemik Şiddet, Kültürel Miras.
Gazze, dar bir coğrafi alana sahip olmanın ötesinde, kadim geçmişin ve medeniyetlerin izlerini toprağında biriktiren bir kültür havzasıdır. Özel konumuyla çağlar boyunca medeniyetler arası bir köprü ve stratejik merkez olmuştur. Bu topraklar, sayısız gücün egemenliğinde kalmış ve her devlet, bugün büyük bir yıkımla karşı karşıya olan Gazze’de kültürel katmanlara etki etmiştir. İslamiyet’in gelişiyle birlikte Gazze, Bilad-ı Şam’ın önemli bir kapısı haline gelmiş, yüzyıllar boyunca farklı kültürlere ve inançlara sahip insanlar Gazze’de huzur içinde hayatına devam etmiştir. Bugün Gazze sadece Filistinlilerin değil, tüm insanlığın ortak hafızası, kadim medeniyetlerin somut bir kanıtıdır.
İsrail’in kurulmasıyla beraber pek çok veçhesini gördüğümüz yerleşimci kolonyal politikaların, üzerinde daha fazla durmayı hak eden boyutlarından biri de bu hafızaya içkin kültürel yıkımdır. İsrail’in kurulmasına giden yolda Filistinlileri ortadan kaldırmanın yegâne ve tek çözüm olmadığı konusunda fikir birliği içerisinde olan askeri ve siyasi elitler, güvenlik hedeflerini Filistin direnişinin kitlesel imhası ile sınırlamamışlardır. Bu durum, aynı zamanda günümüzde de devam eden işgalin psikolojik boyutunu anlamak açısından önemlidir.
Mazisi 1948’in çok daha gerisine uzanan bu yıkım biçimi, 7 Ekim süreci ile en doruk noktasına ulaşmış, İsrail yüz binlerce insanı hedef alırken adeta Gazze’nin kültürel mirasını da tarumar etmiştir. Nekbe ile tarumar edilen ve haritadan silinmek zorunda kalan yüzlerce Filistin köyü, tarihin akışında Filistin’in karşı karşıya kaldığı kültürel miras tehdidinin sistematik yönünü anlamak açısından önemlidir. 7 Ekim süreci, sistematik kültür işgalinin son halkası olarak, kültür yıkımı geleneğinde yeni bir sayfa açılmasını sağlamıştır.
Kültürel miras, toplumun toprakla, dinle, mekânla, geçmişle, gelecekle ve birbiri arasında kurduğu bağların nişanesi olarak geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Bu mirasın hedef alınması, bir toplumun bizatihi yok edilmesi gibi o toplumun tüm hafızasını, toprakla ve birbiriyle kurduğu bağların da ortadan kaldırılması amacını taşır.
Camiler, kütüphaneler, arşivler, evler, tapular, tarihi yapılar, eserler, evlerin temelindeki taşlar ve diğer tüm somut göstergeler, bu mirasın taşıyıcıları olarak İsrail tarafından saldırıya uğramışlardır.
Filistin’de kültürel mirasın hedef alınması, işgal politikalarının merkezinde yer almaktadır. Yahudilerin bölgeye göç etmeye başladığı 1800’lerin ikinci yarısından itibaren coğrafyadaki İngiltere-Yahudi iş birliği, önce kültürel sahada kendisini göstermiştir. Filistin’de kültürel yıkıma dair başlangıç referansımız 1800’lerin ortası olduğu için, bu yıkımda tek pay sahibi Yahudiler diyemeyiz. Zira mezkûr yıllar, Siyonizm’in sistemli bir harekete dönüşmesi için henüz çok erkendir. Ancak bu tarihler Batı’nın, Filistin topraklarına olan ilgisinin oldukça yükselişte olduğu bir dönemdir. Dinî, siyasi ve ekonomik hedefler doğrultusunda bölgedeki rolünü arttırmak isteyen başta İngiltere olmak üzere Batı ülkeleri, Filistin’in stratejik konumundan faydalanmak istemişlerdir. İsrail, bu mirası devralarak ve derinleştirerek bölgedeki hakimiyetini güçlendirmiş, yerleşimci kolonyal projelerini bir anlamda Batı’nın Filistin tahayyülüne dayandırmıştır.
Oryantalist düşüncenin etkileriyle beraber dinî ve siyasi faktörler, Filistin’i yaşayan bir coğrafya olarak değil, Kitab-ı Mukaddes anlatısının arka planı olarak görülmesine yol açmıştır. Doğu’nun kendi tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamından koparılarak, Batı’nın epistemik tahakkümü altındaki bir bilgi sahası olarak değerlendirilmesi, Filistin’i “yeniden keşfedilmesi gereken” bir bölge haline getirmiştir. Kurumlar ve aktörler aracılığıyla arkeoloji, göçlerin finansesi gibi alanlarda yeniden keşif süreci örtülü sömürgecilikle kendini göstermiştir. Bu arkeolojik ve kültürel müdahale, zamanla sadece Batı’nın değil, İsrail’in de ideolojik mirası hâline gelmiştir. 1948 sonrasında kurulan İsrail devleti, oryantalist söylemin bu epistemik yaklaşımını devralarak, kolonyal şiddeti merkezine yerleştirmiştir.
Yaklaşık 100 yıllık ideolojik arka planı birkaç satırda özetlemek zor olsa da İsrail’in başta 7 Ekim olmak üzere Filistinlilerin somut ve soyut kültürel mirasını doğrudan hedef alması, bir işgal geleneğinin son halkasını oluşturmaktadır. Ancak İsrail, Batı’dan bu mirası devralırken daha da ileriye gitmiştir. Artık sadece toprakla İsrail arasındaki bağın kurulması yeterli görülmemiş, bir öteki olarak Filistinlilerle toprağın/geleneğin arasındaki bağı simgeleyen her şey ortadan kaldırılmak istenmiştir. Bu simgeler, özne mahiyetinde genel itibariyle zihinlerde insan toplulukları olarak karşılık bulsa da ağaç, taş, ev, cami, anıt, mezarlık vb. hepsi geleneğin tanıkları olarak İsrail’in hedefinde yer almıştır. 7 Ekim’in başlamasından bu yana İsrail sistemli bir şekilde merkezi olarak Gazze’de, eş zamanlı olarak Batı Şeria’da bu tanıkları hedef almıştır. Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde dinî yapılar, eğitim merkezleri, kütüphaneler, arşivler, müzeler ve sit alanları ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır.
Kültürel yıkımın boyutları, rakamların soğuk diliyle daha çarpıcı hale gelmektedir. 800’den fazla cami, 200’den fazla sit alanı, 100’den fazla kütüphane, 100’den fazla müze ve kültür alanı, 100’den fazla okul, son olarak yaklaşık 300.000 ev tamamen yok edilmiştir. Kültürel yıkım denildiğinde evlerin neden bu kapsama dahil edildiği soru işaretleri oluşturabilir. Ancak bu evlerle beraber, Gazze halkının evlerinde bulundurduğu arşivler, albümler, tapu kayıtları, fotoğraflar, kişisel bilgiler de tarihe karışmıştır.
Evin küçük bir parçası sayılabilecek anahtar ikonunun dahi Filistin’in direniş sembollerinden biri haline geldiğini düşündüğümüzde, bizatihi evlerin yıkılması, geçmişle gelecek arasındaki miras aktarımının da inkıtaya uğraması riskini taşımaktadır.
Zira her bir ev, direnişe karşı ayakta kalabilmeyi simgelemektedir. Evler gibi kültürel mirasın izlerinin en iyi gözlemlenebildiği ve İsrail’in odağındaki yerlerden biri de eğitim kurumları olmuştur.
Filistin halkı, işgale karşı direnişin en önemli boyutlarından birinin eğitim olduğunu en iyi bilen toplumlardan biridir.
Nekbe’den bu yana gerek Filistin coğrafyasının içinde gerek diasporada, Filistinliler eğitim ile öne çıkan, aydın, okumaya düşkün bir halk olarak tarif edilmiştir.
Şartlar ne olursa olsun, eğitim kurumları her zaman öncelikli imar sahası olmuştur. Şu anda direnişi devam ettiren öncü kadroların neredeyse tamamı iyi bir eğitim geçmişine sahiptir. Bazıları Gazze Üniversitesi gibi Filistin içinde bazıları da ABD ve dünyanın farklı yerlerinde tahsillerini tamamlamıştır. Eğitime olan bu ilgi, Gazze’nin her noktasının kütüphaneler ve eğitim kurumları ile donatılmasının önünü açmıştır.
İsrail, 7 Ekim’in ardından sistematik şekilde eğitim yapılarını hedef almıştır. Gazze'deki okul ve üniversite binalarının yüzde 90'ından fazlası, İsrail saldırılarında yok edilmiştir. Eğitim kurumlarının tamamen kullanılamaz hale gelmesi, eğitim çağındaki yüz binlerce Gazzelinin iki yıldır eğitim-öğretim haklarının elinden alınmasına yol açmıştır. ‘Kültürel yıkımın’ eğitim boyutu oldukça önemlidir. Zira kitlelerin seneler içinde eğitimden uzak düşmesi, yalnızca sosyal problemlerin değil aynı zamanda kültürel bir kayboluşun da işaretçisi olmaktadır. Benzer bir durum Batı Şeria için de geçerlidir. Orada bizzat Gazze kadar yıkıcı bir tahribat olmasa da İsrail’in daha uzun zamana yaydığı politikalar, genç Filistinlileri eğitim haklarından mahrum bırakmaktadır. Ayrım noktaları, kontrol noktaları ve diğer sosyal izolasyonlar, burada da kitlelerin okul/üniversite ile buluşmasına engel olmaktadır.
Gazze Üniversitesi, bu coğrafyadaki eğitim/kültür havasının en iyi şekilde teneffüs edilebileceği yerlerden biri olarak, yıkılan eğitim kurumlarına önemli bir örnektir. Bu üniversite, Gazze'nin akademik havzasının temel taşlarından biri olmuş, bölgenin entelektüel temellerini ve geleceğini şekillendiren bilim alanlarında programları senelerce devam ettirmiştir. Şimdi ise Gazze’deki diğer üniversiteler ile aynı kaderi paylaşmaktadır.
Filistin hafızasının matbu olarak bir araya getirildiği kütüphaneler, bu süreçte yıkılmış, Gazze’deki Filistin arşivlerinin tamamına yakını yok edilmiştir. Abbas ve Umari gibi önemli kütüphaneler, artık tamamen harabe haline gelmiştir. Kültürel depo olarak da adlandırabileceğimiz kütüphane ve diğer alanların yıkımı, tıpkı sivillerin hedef alınması gibi savaş suçu örneğidir. Lahey Sözleşmesi’nde açıkça belirtildiği üzere ülkeler savaş esnasında kültürel alanları korumakla mükelleftir. Uluslararası mahkemelerde açıkça yargılanması ve ceza alması gereken İsrail, bu sözleşmelere aykırı politikaları yıllardır arttırarak devam etmesine karşın yıkımı durdurmada herhangi bir etkin yaptırım ile karşılaşmamıştır.
Kütüphanelerin dışında şehrin ve kültürün hafızasının bir arada olduğu diğer mekânlar da İsrail saldırılarından nasibini almıştır. Gazze belediyesi bu bağlamda üzerinde durulması gereken örneklerden bir tanesidir. Belediyenin merkez binası İsrail saldırılarından etkilenmiş, Osmanlı döneminden kalan tapu arşivleri gibi yüz yıllara dek uzanan bir hafızanın muhafaza edildiği bu mekân, 7 Ekim’den sonra kullanılamaz hale gelmiştir.
Dört bir yanı camilerle mamur Gazze’de ibadethaneler de İsrail’in kasıtlı olarak hedef aldığı yerlerden bir diğeri olmuştur.
Camilere ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Zira Nekbe’den sonra dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek yeri haline gelen Gazze’de mültecilik ve sosyal krizlerin gün geçtikçe hayatı daha da zorlaştırdığı dönemlerde camiler bu halkın sığınakları olmuştur. Kitleler camilerde bir araya gelmiş, kararlar camilerde alınmış, sohbetler camide edilmiş, faaliyetlere buradan başlanmıştır.
Ezan sesleri, hutbeleri, avluları, vaazlarıyla camiler, Gazze halkının birbiri ve ümmet ile kenetlendiği, işgalin boğucu havasının arasında soluklandığı yerler olmuştur. Filistin’de camiler, şehrin kültürel dokusunun en yakından teneffüs edilebildiği yerlerdir.
Cami ve kültürel hayatın Gazze özelinde önemli bir örneği Peygamberimizin büyük dedesi Haşim Bin Abdülmenaf’tır.
Haşim Bin Abdülmenaf’ın Gazze’de Seyyid Bin Hişam Camii’nde kabrinin bulunması, Gazze’nin İslam dünyası için taşıdığı önemli anlamlardan yalnızca bir tanesidir.
Bu kabre ithafen Gazze yüz yıllar boyunca Haşim’in Gazze’si yani Gazze’tül Haşim olarak anılmıştır. 7 Ekim’in ardından İsrail’in doğrudan hedef aldığı yerlerden birisi de burası olmuştur.
Filistinlilerin “küçük Mescid-i Aksa” olarak tarif ettiği Ömer Camii de bu süreçte yıkılan kültürel mirasın en önemli örneklerinden birini oluşturmaktadır. Filistin’in en büyük üçüncü camisi olan yapı, aynı zamanda Gazze’nin en eski camisidir. İçerisinde arşivler, tarihi eserler bulunmaktadır. Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan, geniş avlusuyla Gazze halkına kucak açan yapı, Gazze’de yıkılan yüzlerce camii ile benzer bir akıbeti yaşamıştır. Camiye çevrilmeden önce Hristiyan Kilisesi olan bu yapı, geçmiş yıllarda da hasar görmüş ancak her defasında yenilenmişti. Günümüzde yapının karşı karşıya kaldığı manzara, yapının ruhunu geri kazansa bile eski formunun ortaya çıkmasını adeta imkânsız hale getirmiştir.
7 Ekim’in başlangıcından bu yana koruma altındaki sit alanları da İsrail saldırılarının hedefinde yer almıştır. Filistinlilerin toprakla olan tarihsel bağlarının önemli bir göstergesi olarak sit alanlarının yıkımı, kolektif kimliği zedelemektedir.
Filistin coğrafyasında kesintisiz bir Yahudi varlığı anlatısını desteklemek için toprakla Filistinliler arasındaki bağın somut görünümleri, ulusal bir politika kapsamında hedef alınmaktadır.
Paşa Sarayı, Gazze işgalinin neticesinde varlığı doğrudan hedef alınan bir diğer önemli kültür mirasıdır. Memlükler döneminde inşa edilen yapı, daha sonrasında saray, okul, karakol ve nihayetinde müze olarak hizmet vermiştir. 7 Ekim’in ardından yapılan saldırılarda sadece birkaç duvar parçası ve bir kemer ayakta kalmış, müzeden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.
Filistin’e ait kurum ve kuruluşlar her ne kadar bu yapıların korunması konusunda önlem almaya çalışsa da bugün koruma altında tutacak bir yapı bile Gazze’de neredeyse kalmamış durumdadır. Teknik olarak bu sürecin takipçisi olan araştırmacıların da saldırılar sonucunda hayatını kaybetmesi, durumun vahim boyutlarının Gazze’yi çoktan aştığını göstermektedir.
Gazze’deki kültürel yıkımda en büyük faktör olsa da İsrail’in tek faktör olmadığını unutmamak gerekir. Kültürel soykırım, Gazze’nin silüetini harabe ve enkaza çevirirken, Trump’ın zaman zaman sunmuş olduğu yeni Gazze planları, bu yıkımın tek ortağının İsrail olmadığını da gösteriyor. Kamuoyuna Riviera Planı olarak da takdim edilen plan, bunun önemli bir örneğidir. Trump, Gazze halkını tahliye ederek bölgeyi sil baştan yenileyerek cazibe merkezi haline getirmek istediğini açıklaması, kültürel mirası ayakta tutmak bir yana tamamen yok etmeyi amaçlamaktadır. Filistin’in kadim şehirlerinden Yafa’nın akıbeti adeta Gazze içinde hayata geçirilmek istenen plana dönüşmüştür. Geçmişte Filistinlilerin kültür başkenti olan Yafa nasıl zaman içerisinde Tel Aviv sınırlarına hapsedilen bir mahalleye hüviyetine büründüyse, Gazze de ABD tarafından kadim mirası yok sayılarak dönüştürülmek istenmiştir. Bu duruma benzer dönüşümler Batı Şeria’da yıllardır yaşanmaktadır. İsrail, Filistinlilere ait kadim yapıları, farklı arkeolojik ya da siyasi sebeplerle ele geçirip, yıkım gerçekleştirmiş, ardından çevresinde yaşayan yerli halkı göçe zorlamıştır.
Kültürel miras sadece binalar veya eserlerden ibaret değildir; bir halkın kimliğinin, tarihinin ve geleceğinin vücut bulmuş halidir. Bu mirası tahrip etmek, yalnızca geçmişi yok etmek değil, geleceğe yönelik de umutları ortadan kaldıran psikolojik bir eşiktir. Kendisini inşa eden insanlardan daha uzun süre ayakta kalmış bu yapılar, aidiyetin önemli bir göstergesi olarak toplumsal bağların sürekliliğine katkı sağlamaktadır.
Kültürel yıkımın önemli bir boyutu da epistemik sahadadır. Hafızanın silinmesi ve mülksüzleştirme bu bağlamda kontrol aracı olarak İsrail’in sıklıkla başvurduğu bir politikadır.
2 yıldır devam eden saldırılarla ortaya çıkan hasarın büyüklüğü, Gazze’nin geleceğinde hayati öneme sahip bazı sorumlulukları da uluslararası kuruluşlara hatırlatmaktadır. Koordineli girişimler, teknik destekler, savunuculuk/diplomasi ve diğer atılımlar ile Gazze'nin kültürel kaynaklarının belgelenmesi, korunması ve restorasyonuna yönelik girişimlerin hayata geçmesi gerekmektedir. Zira İsrail, bu saldırılarla tahayyül ettiği Filistin coğrafyası için geride tanık bırakmamak, Filistinlilerin bu topraklarda hak iddia etmesini engellemek istemektedir. Tarihsel iddiaların somut kanıtlarını ortadan kaldırmak, bu yönüyle soykırımın farklı bir yönünü oluşturur.
Unutulmamalıdır ki Nekbe’nin ardından yok edilen yüzlerce Filistin köyünün izine bugün üretilen haritalarda rastlanmamaktadır. Kadim evlerin yerinde çoktan yeller esmektedir. Filistinlilere ait mezarlıkların bile üzerinde İsrail yapıları bulunmaktadır. Bahsedilen kültür soykırımı, basit bir mimari değişimin çok ötesinde bir halkın varlığının ortadan kaldırılması amacına yönelik bir girişimdir.
Gazze'nin kültürel ve tarihi alanları, dünya mirasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bunlar yalnızca Filistinlilere değil, tüm insanlığa aittir. Bu kültürel mirası korumak ve İsrail'i uluslararası suç teşkil eden ihlallerinden sorumlu tutmak için uluslararası toplumun ve ilgili kurumlarının acilen harekete geçmesi gerekmektedir. Bu bağlamda devletlerin, bireylerin ve kitlelerin daha etkili adımlar atması, hayati önem taşımaktadır.
Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.
Özet
Raporun devam eden bu bölümünde, İsrail’in Gazze’deki saldırıları "Culturicide" (kültür kıyımı) kavramı ekseninde ele alınarak, mekânsal ve hafızaya dayalı yıkımın stratejik boyutları irdelenmektedir. Metinde, Gazze’nin kadim medeniyetlerin kesişim noktası olduğu vurgulanırken; cami, kütüphane, eğitim kurumları, tarihi sit alanları ve sivil konutların sistematik imhasının, Filistin halkının geçmişle ve toprakla kurduğu bağı koparmayı amaçladığı savunulmaktadır. İşgalin, fiziksel tasfiyenin ötesine geçerek tapu kayıtlarından şahsi arşivlere kadar toplumsal belleği hedef alması, uluslararası hukuka aykırı bir "epistemik şiddet" ve kimliksizleştirme politikası olarak analiz edilmektedir. Batı kökenli oryantalist yaklaşımlar ve güncel siyasi projelerle (örneğin Riviera Planı) desteklenen bu sürecin, Filistinlilerin gelecekteki hak iddialarını ve tarihsel tanıklarını ortadan kaldırmayı hedefleyen bütüncül bir silme girişimi olduğu sonucuna varılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Culturicide, Toplumsal Hafıza, Epistemik Şiddet, Kültürel Miras.
Gazze, dar bir coğrafi alana sahip olmanın ötesinde, kadim geçmişin ve medeniyetlerin izlerini toprağında biriktiren bir kültür havzasıdır. Özel konumuyla çağlar boyunca medeniyetler arası bir köprü ve stratejik merkez olmuştur. Bu topraklar, sayısız gücün egemenliğinde kalmış ve her devlet, bugün büyük bir yıkımla karşı karşıya olan Gazze’de kültürel katmanlara etki etmiştir. İslamiyet’in gelişiyle birlikte Gazze, Bilad-ı Şam’ın önemli bir kapısı haline gelmiş, yüzyıllar boyunca farklı kültürlere ve inançlara sahip insanlar Gazze’de huzur içinde hayatına devam etmiştir. Bugün Gazze sadece Filistinlilerin değil, tüm insanlığın ortak hafızası, kadim medeniyetlerin somut bir kanıtıdır.
İsrail’in kurulmasıyla beraber pek çok veçhesini gördüğümüz yerleşimci kolonyal politikaların, üzerinde daha fazla durmayı hak eden boyutlarından biri de bu hafızaya içkin kültürel yıkımdır. İsrail’in kurulmasına giden yolda Filistinlileri ortadan kaldırmanın yegâne ve tek çözüm olmadığı konusunda fikir birliği içerisinde olan askeri ve siyasi elitler, güvenlik hedeflerini Filistin direnişinin kitlesel imhası ile sınırlamamışlardır. Bu durum, aynı zamanda günümüzde de devam eden işgalin psikolojik boyutunu anlamak açısından önemlidir.
Mazisi 1948’in çok daha gerisine uzanan bu yıkım biçimi, 7 Ekim süreci ile en doruk noktasına ulaşmış, İsrail yüz binlerce insanı hedef alırken adeta Gazze’nin kültürel mirasını da tarumar etmiştir. Nekbe ile tarumar edilen ve haritadan silinmek zorunda kalan yüzlerce Filistin köyü, tarihin akışında Filistin’in karşı karşıya kaldığı kültürel miras tehdidinin sistematik yönünü anlamak açısından önemlidir. 7 Ekim süreci, sistematik kültür işgalinin son halkası olarak, kültür yıkımı geleneğinde yeni bir sayfa açılmasını sağlamıştır.
Kültürel miras, toplumun toprakla, dinle, mekânla, geçmişle, gelecekle ve birbiri arasında kurduğu bağların nişanesi olarak geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Bu mirasın hedef alınması, bir toplumun bizatihi yok edilmesi gibi o toplumun tüm hafızasını, toprakla ve birbiriyle kurduğu bağların da ortadan kaldırılması amacını taşır.
Camiler, kütüphaneler, arşivler, evler, tapular, tarihi yapılar, eserler, evlerin temelindeki taşlar ve diğer tüm somut göstergeler, bu mirasın taşıyıcıları olarak İsrail tarafından saldırıya uğramışlardır.
Filistin’de kültürel mirasın hedef alınması, işgal politikalarının merkezinde yer almaktadır. Yahudilerin bölgeye göç etmeye başladığı 1800’lerin ikinci yarısından itibaren coğrafyadaki İngiltere-Yahudi iş birliği, önce kültürel sahada kendisini göstermiştir. Filistin’de kültürel yıkıma dair başlangıç referansımız 1800’lerin ortası olduğu için, bu yıkımda tek pay sahibi Yahudiler diyemeyiz. Zira mezkûr yıllar, Siyonizm’in sistemli bir harekete dönüşmesi için henüz çok erkendir. Ancak bu tarihler Batı’nın, Filistin topraklarına olan ilgisinin oldukça yükselişte olduğu bir dönemdir. Dinî, siyasi ve ekonomik hedefler doğrultusunda bölgedeki rolünü arttırmak isteyen başta İngiltere olmak üzere Batı ülkeleri, Filistin’in stratejik konumundan faydalanmak istemişlerdir. İsrail, bu mirası devralarak ve derinleştirerek bölgedeki hakimiyetini güçlendirmiş, yerleşimci kolonyal projelerini bir anlamda Batı’nın Filistin tahayyülüne dayandırmıştır.
Oryantalist düşüncenin etkileriyle beraber dinî ve siyasi faktörler, Filistin’i yaşayan bir coğrafya olarak değil, Kitab-ı Mukaddes anlatısının arka planı olarak görülmesine yol açmıştır. Doğu’nun kendi tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamından koparılarak, Batı’nın epistemik tahakkümü altındaki bir bilgi sahası olarak değerlendirilmesi, Filistin’i “yeniden keşfedilmesi gereken” bir bölge haline getirmiştir. Kurumlar ve aktörler aracılığıyla arkeoloji, göçlerin finansesi gibi alanlarda yeniden keşif süreci örtülü sömürgecilikle kendini göstermiştir. Bu arkeolojik ve kültürel müdahale, zamanla sadece Batı’nın değil, İsrail’in de ideolojik mirası hâline gelmiştir. 1948 sonrasında kurulan İsrail devleti, oryantalist söylemin bu epistemik yaklaşımını devralarak, kolonyal şiddeti merkezine yerleştirmiştir.
Yaklaşık 100 yıllık ideolojik arka planı birkaç satırda özetlemek zor olsa da İsrail’in başta 7 Ekim olmak üzere Filistinlilerin somut ve soyut kültürel mirasını doğrudan hedef alması, bir işgal geleneğinin son halkasını oluşturmaktadır. Ancak İsrail, Batı’dan bu mirası devralırken daha da ileriye gitmiştir. Artık sadece toprakla İsrail arasındaki bağın kurulması yeterli görülmemiş, bir öteki olarak Filistinlilerle toprağın/geleneğin arasındaki bağı simgeleyen her şey ortadan kaldırılmak istenmiştir. Bu simgeler, özne mahiyetinde genel itibariyle zihinlerde insan toplulukları olarak karşılık bulsa da ağaç, taş, ev, cami, anıt, mezarlık vb. hepsi geleneğin tanıkları olarak İsrail’in hedefinde yer almıştır. 7 Ekim’in başlamasından bu yana İsrail sistemli bir şekilde merkezi olarak Gazze’de, eş zamanlı olarak Batı Şeria’da bu tanıkları hedef almıştır. Yaklaşık iki yıllık zaman içerisinde dinî yapılar, eğitim merkezleri, kütüphaneler, arşivler, müzeler ve sit alanları ağır hasar görmüş veya tamamen yıkılmıştır.
Kültürel yıkımın boyutları, rakamların soğuk diliyle daha çarpıcı hale gelmektedir. 800’den fazla cami, 200’den fazla sit alanı, 100’den fazla kütüphane, 100’den fazla müze ve kültür alanı, 100’den fazla okul, son olarak yaklaşık 300.000 ev tamamen yok edilmiştir. Kültürel yıkım denildiğinde evlerin neden bu kapsama dahil edildiği soru işaretleri oluşturabilir. Ancak bu evlerle beraber, Gazze halkının evlerinde bulundurduğu arşivler, albümler, tapu kayıtları, fotoğraflar, kişisel bilgiler de tarihe karışmıştır.
Evin küçük bir parçası sayılabilecek anahtar ikonunun dahi Filistin’in direniş sembollerinden biri haline geldiğini düşündüğümüzde, bizatihi evlerin yıkılması, geçmişle gelecek arasındaki miras aktarımının da inkıtaya uğraması riskini taşımaktadır.
Zira her bir ev, direnişe karşı ayakta kalabilmeyi simgelemektedir. Evler gibi kültürel mirasın izlerinin en iyi gözlemlenebildiği ve İsrail’in odağındaki yerlerden biri de eğitim kurumları olmuştur.
Filistin halkı, işgale karşı direnişin en önemli boyutlarından birinin eğitim olduğunu en iyi bilen toplumlardan biridir.
Nekbe’den bu yana gerek Filistin coğrafyasının içinde gerek diasporada, Filistinliler eğitim ile öne çıkan, aydın, okumaya düşkün bir halk olarak tarif edilmiştir.
Şartlar ne olursa olsun, eğitim kurumları her zaman öncelikli imar sahası olmuştur. Şu anda direnişi devam ettiren öncü kadroların neredeyse tamamı iyi bir eğitim geçmişine sahiptir. Bazıları Gazze Üniversitesi gibi Filistin içinde bazıları da ABD ve dünyanın farklı yerlerinde tahsillerini tamamlamıştır. Eğitime olan bu ilgi, Gazze’nin her noktasının kütüphaneler ve eğitim kurumları ile donatılmasının önünü açmıştır.
İsrail, 7 Ekim’in ardından sistematik şekilde eğitim yapılarını hedef almıştır. Gazze'deki okul ve üniversite binalarının yüzde 90'ından fazlası, İsrail saldırılarında yok edilmiştir. Eğitim kurumlarının tamamen kullanılamaz hale gelmesi, eğitim çağındaki yüz binlerce Gazzelinin iki yıldır eğitim-öğretim haklarının elinden alınmasına yol açmıştır. ‘Kültürel yıkımın’ eğitim boyutu oldukça önemlidir. Zira kitlelerin seneler içinde eğitimden uzak düşmesi, yalnızca sosyal problemlerin değil aynı zamanda kültürel bir kayboluşun da işaretçisi olmaktadır. Benzer bir durum Batı Şeria için de geçerlidir. Orada bizzat Gazze kadar yıkıcı bir tahribat olmasa da İsrail’in daha uzun zamana yaydığı politikalar, genç Filistinlileri eğitim haklarından mahrum bırakmaktadır. Ayrım noktaları, kontrol noktaları ve diğer sosyal izolasyonlar, burada da kitlelerin okul/üniversite ile buluşmasına engel olmaktadır.
Gazze Üniversitesi, bu coğrafyadaki eğitim/kültür havasının en iyi şekilde teneffüs edilebileceği yerlerden biri olarak, yıkılan eğitim kurumlarına önemli bir örnektir. Bu üniversite, Gazze'nin akademik havzasının temel taşlarından biri olmuş, bölgenin entelektüel temellerini ve geleceğini şekillendiren bilim alanlarında programları senelerce devam ettirmiştir. Şimdi ise Gazze’deki diğer üniversiteler ile aynı kaderi paylaşmaktadır.
Filistin hafızasının matbu olarak bir araya getirildiği kütüphaneler, bu süreçte yıkılmış, Gazze’deki Filistin arşivlerinin tamamına yakını yok edilmiştir. Abbas ve Umari gibi önemli kütüphaneler, artık tamamen harabe haline gelmiştir. Kültürel depo olarak da adlandırabileceğimiz kütüphane ve diğer alanların yıkımı, tıpkı sivillerin hedef alınması gibi savaş suçu örneğidir. Lahey Sözleşmesi’nde açıkça belirtildiği üzere ülkeler savaş esnasında kültürel alanları korumakla mükelleftir. Uluslararası mahkemelerde açıkça yargılanması ve ceza alması gereken İsrail, bu sözleşmelere aykırı politikaları yıllardır arttırarak devam etmesine karşın yıkımı durdurmada herhangi bir etkin yaptırım ile karşılaşmamıştır.
Kütüphanelerin dışında şehrin ve kültürün hafızasının bir arada olduğu diğer mekânlar da İsrail saldırılarından nasibini almıştır. Gazze belediyesi bu bağlamda üzerinde durulması gereken örneklerden bir tanesidir. Belediyenin merkez binası İsrail saldırılarından etkilenmiş, Osmanlı döneminden kalan tapu arşivleri gibi yüz yıllara dek uzanan bir hafızanın muhafaza edildiği bu mekân, 7 Ekim’den sonra kullanılamaz hale gelmiştir.
Dört bir yanı camilerle mamur Gazze’de ibadethaneler de İsrail’in kasıtlı olarak hedef aldığı yerlerden bir diğeri olmuştur.
Camilere ayrı bir parantez açmak gerekmektedir. Zira Nekbe’den sonra dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek yeri haline gelen Gazze’de mültecilik ve sosyal krizlerin gün geçtikçe hayatı daha da zorlaştırdığı dönemlerde camiler bu halkın sığınakları olmuştur. Kitleler camilerde bir araya gelmiş, kararlar camilerde alınmış, sohbetler camide edilmiş, faaliyetlere buradan başlanmıştır.
Ezan sesleri, hutbeleri, avluları, vaazlarıyla camiler, Gazze halkının birbiri ve ümmet ile kenetlendiği, işgalin boğucu havasının arasında soluklandığı yerler olmuştur. Filistin’de camiler, şehrin kültürel dokusunun en yakından teneffüs edilebildiği yerlerdir.
Cami ve kültürel hayatın Gazze özelinde önemli bir örneği Peygamberimizin büyük dedesi Haşim Bin Abdülmenaf’tır.
Haşim Bin Abdülmenaf’ın Gazze’de Seyyid Bin Hişam Camii’nde kabrinin bulunması, Gazze’nin İslam dünyası için taşıdığı önemli anlamlardan yalnızca bir tanesidir.
Bu kabre ithafen Gazze yüz yıllar boyunca Haşim’in Gazze’si yani Gazze’tül Haşim olarak anılmıştır. 7 Ekim’in ardından İsrail’in doğrudan hedef aldığı yerlerden birisi de burası olmuştur.
Filistinlilerin “küçük Mescid-i Aksa” olarak tarif ettiği Ömer Camii de bu süreçte yıkılan kültürel mirasın en önemli örneklerinden birini oluşturmaktadır. Filistin’in en büyük üçüncü camisi olan yapı, aynı zamanda Gazze’nin en eski camisidir. İçerisinde arşivler, tarihi eserler bulunmaktadır. Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan, geniş avlusuyla Gazze halkına kucak açan yapı, Gazze’de yıkılan yüzlerce camii ile benzer bir akıbeti yaşamıştır. Camiye çevrilmeden önce Hristiyan Kilisesi olan bu yapı, geçmiş yıllarda da hasar görmüş ancak her defasında yenilenmişti. Günümüzde yapının karşı karşıya kaldığı manzara, yapının ruhunu geri kazansa bile eski formunun ortaya çıkmasını adeta imkânsız hale getirmiştir.
7 Ekim’in başlangıcından bu yana koruma altındaki sit alanları da İsrail saldırılarının hedefinde yer almıştır. Filistinlilerin toprakla olan tarihsel bağlarının önemli bir göstergesi olarak sit alanlarının yıkımı, kolektif kimliği zedelemektedir.
Filistin coğrafyasında kesintisiz bir Yahudi varlığı anlatısını desteklemek için toprakla Filistinliler arasındaki bağın somut görünümleri, ulusal bir politika kapsamında hedef alınmaktadır.
Paşa Sarayı, Gazze işgalinin neticesinde varlığı doğrudan hedef alınan bir diğer önemli kültür mirasıdır. Memlükler döneminde inşa edilen yapı, daha sonrasında saray, okul, karakol ve nihayetinde müze olarak hizmet vermiştir. 7 Ekim’in ardından yapılan saldırılarda sadece birkaç duvar parçası ve bir kemer ayakta kalmış, müzeden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamıştır.
Filistin’e ait kurum ve kuruluşlar her ne kadar bu yapıların korunması konusunda önlem almaya çalışsa da bugün koruma altında tutacak bir yapı bile Gazze’de neredeyse kalmamış durumdadır. Teknik olarak bu sürecin takipçisi olan araştırmacıların da saldırılar sonucunda hayatını kaybetmesi, durumun vahim boyutlarının Gazze’yi çoktan aştığını göstermektedir.
Gazze’deki kültürel yıkımda en büyük faktör olsa da İsrail’in tek faktör olmadığını unutmamak gerekir. Kültürel soykırım, Gazze’nin silüetini harabe ve enkaza çevirirken, Trump’ın zaman zaman sunmuş olduğu yeni Gazze planları, bu yıkımın tek ortağının İsrail olmadığını da gösteriyor. Kamuoyuna Riviera Planı olarak da takdim edilen plan, bunun önemli bir örneğidir. Trump, Gazze halkını tahliye ederek bölgeyi sil baştan yenileyerek cazibe merkezi haline getirmek istediğini açıklaması, kültürel mirası ayakta tutmak bir yana tamamen yok etmeyi amaçlamaktadır. Filistin’in kadim şehirlerinden Yafa’nın akıbeti adeta Gazze içinde hayata geçirilmek istenen plana dönüşmüştür. Geçmişte Filistinlilerin kültür başkenti olan Yafa nasıl zaman içerisinde Tel Aviv sınırlarına hapsedilen bir mahalleye hüviyetine büründüyse, Gazze de ABD tarafından kadim mirası yok sayılarak dönüştürülmek istenmiştir. Bu duruma benzer dönüşümler Batı Şeria’da yıllardır yaşanmaktadır. İsrail, Filistinlilere ait kadim yapıları, farklı arkeolojik ya da siyasi sebeplerle ele geçirip, yıkım gerçekleştirmiş, ardından çevresinde yaşayan yerli halkı göçe zorlamıştır.
Kültürel miras sadece binalar veya eserlerden ibaret değildir; bir halkın kimliğinin, tarihinin ve geleceğinin vücut bulmuş halidir. Bu mirası tahrip etmek, yalnızca geçmişi yok etmek değil, geleceğe yönelik de umutları ortadan kaldıran psikolojik bir eşiktir. Kendisini inşa eden insanlardan daha uzun süre ayakta kalmış bu yapılar, aidiyetin önemli bir göstergesi olarak toplumsal bağların sürekliliğine katkı sağlamaktadır.
Kültürel yıkımın önemli bir boyutu da epistemik sahadadır. Hafızanın silinmesi ve mülksüzleştirme bu bağlamda kontrol aracı olarak İsrail’in sıklıkla başvurduğu bir politikadır.
2 yıldır devam eden saldırılarla ortaya çıkan hasarın büyüklüğü, Gazze’nin geleceğinde hayati öneme sahip bazı sorumlulukları da uluslararası kuruluşlara hatırlatmaktadır. Koordineli girişimler, teknik destekler, savunuculuk/diplomasi ve diğer atılımlar ile Gazze'nin kültürel kaynaklarının belgelenmesi, korunması ve restorasyonuna yönelik girişimlerin hayata geçmesi gerekmektedir. Zira İsrail, bu saldırılarla tahayyül ettiği Filistin coğrafyası için geride tanık bırakmamak, Filistinlilerin bu topraklarda hak iddia etmesini engellemek istemektedir. Tarihsel iddiaların somut kanıtlarını ortadan kaldırmak, bu yönüyle soykırımın farklı bir yönünü oluşturur.
Unutulmamalıdır ki Nekbe’nin ardından yok edilen yüzlerce Filistin köyünün izine bugün üretilen haritalarda rastlanmamaktadır. Kadim evlerin yerinde çoktan yeller esmektedir. Filistinlilere ait mezarlıkların bile üzerinde İsrail yapıları bulunmaktadır. Bahsedilen kültür soykırımı, basit bir mimari değişimin çok ötesinde bir halkın varlığının ortadan kaldırılması amacına yönelik bir girişimdir.
Gazze'nin kültürel ve tarihi alanları, dünya mirasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bunlar yalnızca Filistinlilere değil, tüm insanlığa aittir. Bu kültürel mirası korumak ve İsrail'i uluslararası suç teşkil eden ihlallerinden sorumlu tutmak için uluslararası toplumun ve ilgili kurumlarının acilen harekete geçmesi gerekmektedir. Bu bağlamda devletlerin, bireylerin ve kitlelerin daha etkili adımlar atması, hayati önem taşımaktadır.
Bu Sayfada:
title
İlginizi çekebilir
İlginizi çekebilir



