İnsan Yıkılırken

İnsan Yıkılırken

14 Nisan 2026

Gazeteci-Yazar Taha Kılınç

Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.

Özet

Bu bölümde, El-Cezîre Medya Enstitüsü tarafından hazırlanan "Zulmün Tek Şahidiyiz Biz" adlı eserde yer alan tanıklıklar ışığında, Gazze’deki çok boyutlu insani kriz ve yıkım irdelenmektedir. Metin, Filistinli gazeteci Hişâm Zakût’un sahadaki tecrübeleri üzerinden, basın mensuplarının yaşadığı lojistik imkânsızlıkları, doğrudan hedef alınmalarını ve en temel yaşam malzemelerine erişim sorunlarını somut bir dille aktarmaktadır. İşgalin yarattığı tahribat; ailelerin parçalanması, kalıcı fiziksel ve psikolojik travmalar, toplumsal hafızanın ve kişisel öykülerin silinmesi, derinleşen değersizlik hissi ve geleceğe dair umutların yok olması gibi beş temel başlık altında analiz edilmektedir. Fiziksel enkazın ötesinde toplumun iç dünyasındaki çöküşe dikkat çekilmekle birlikte, Gazze halkının sergilediği manevi direnç ve metanet, varoluşsal bir umut kaynağı olarak değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Gazze, İnsani Kriz, Toplumsal Hafıza, Psikolojik Yıkım.

“Gözümün önünden gitmeyen bir görüntü var. Üst üste yığılmış taşlar, karanlık bir göğün kapanan çenesi gibi toprağın avını yutuyor. Enkaz altından yükselen çığlıklar, kırılmış uzuvlar, kum ve toz içinde boğulan bedenler, karanlıkta hayatta kalanların soluğu, bir ayak, bir boyun arayışı... Ve umutsuzca dokunmak, bir hayata ulaşmak ya da artık ölümün kesinliğini kabul etmek…

Koşuyorum. Elimde kameram, yanımda kaderim. Ölüm sahnesinin çevresinde dönüyorum. Olan bitenin izini sürüyorum. Bir sonraki füzeye, bir sonraki patlamaya karşı, zamana karşı yarışıyorum. Parçalanacak bedenlere, dağılacak et ve kemiklere doğru koşuyorum. 

Sanki dayanabiliyormuşum gibi davranıyorum. Ama acıya gerçekten kayıtsız kalabilir miyim? Ateşin, bombardımanın ve tarifsiz kayıpların ortasında, kardeşlerimi, arkadaşlarımı, komşularımı kıvranırken görmezden gelebilir miyim?

27 Mayıs 2023’te silah sesleri durmaksızın devam etti. Refah’taki evimizin yakınında yaşanan bombardıman, şimdiye kadar deneyimlediğimiz hiçbir şeye benzemiyordu. Güneş battıktan hemen sonra, hiçbir uyarı yapılmaksızın, Refah’ın doğu mahallelerinde konuşlanmış işgal güçleri, batı yakasındaki -özellikle Tel es-Sultan’a giden ana caddeye yakın bölgemize- yoğun bir topçu ateşi başlattı.

Hava karardıkça bombardıman şiddetlendi. Çevremizi tamamen sardılar. Dördüncü kattaki dairemizden İsrail tanklarını sadece birkaç metre ötemizde görebiliyorduk. İçimize korku düştü. Eşyalarımızı toparlayıp alt kata indik. Çünkü dışarı çıkmak kesin ölüm demekti. Ama o ölüm korkusunun ortasında bile içimizdeki gazeteci sesi yükseldi. Olan biteni kaydetmeye başladık. Bu bir içgüdüydü, tanıklık etme refleksiydi. Bu görüntüler, bu videolar belki de son kayıtlarımız olacaktı. Belki de burada yaşadığımızın, var olduğumuzun tek kanıtı olacaklardı. Sevdiğimiz, bedenimizin bir parçası gibi olan gazetecilik ekipmanlarımız artık elimizde değildi. Kameralarımız, lenslerimiz, hepsi o karmaşanın içinde ulaşılamaz hâle gelmişti. Eskiden yedek olarak kullandığımız telefon artık bizim can damarımızdı. O tek cihazla kayıt yapıyor, haberleri çekiyor ve dış dünyaya ulaştırmaya çalışıyorduk.

Bu savaş farklıydı. Ne güvenli bir yer vardı ne de istikrar. Ekipmanlarımızın çoğunu Gazze kentindeki merkezimize bırakmıştık. Kısa sürede geri döneceğimizi sanıyorduk. Ama savaş uzadıkça uzadı. Habercilik sorumluluğu hiç durmadı. Üstelik artık sadece kameraları değil, kameramanları da doğrudan hedef alıyorlardı. Kullandığımız araçları tek tek kaybediyorduk. Kaybettiğimiz şey sadece ekipman değildi. Yanımızda omuz omuza çalışan, acıyı görüntüleyen, hayatını riske atarak gerçeği kaydeden cesur kameramanlardı. Bilinçli ve doğrudan hedef alınan onlar oldu.”

“Gazze’de savaşı takip etmek her zaman “ölümle dans etmek” gibi olmuştur. Gazeteciler ya yalan yere suçlanır ya da doğrudan hedef alınır. Kaybettikleri her şey için yeni bir yol, yeni bir çözüm üretmeye zorlanırlar. Yeni ekipman, yeni korunma yolları, yaşam için gereken en temel şeylere ulaşma çabası... Bütün bu arayışlar, İsrail işgalinin gazetecileri hedef almasına yönelik gerekçelerini ortadan kaldırmak içindir. Ama çoğu zaman onların zaten bir gerekçeye ihtiyacı yoktur. Bu bir yıllık savaş boyunca evlerimizin yerini çadırlar aldı. Ne ofis kaldı ne kurum ne de güvenli bir mekân. Çadırlarımızı yanımızda taşıdık. Hava saldırılarından ve tahliye bölgelerinden kaçarken çadırlarımızı hayvan arabalarına, kamyonlara ya da sırtımıza yükleyerek yol aldık.

Çadırlarımızı deniz kenarlarına kurduk. Elektriğin, suyun ve yakıtın olmadığı, en temel ihtiyaçların dahi bulunmadığı bölgelere. Gelen az miktarda yakıt, sadece uluslararası kuruluşlara ayrılıyordu. Biz ise ilkel koşullarda yaşamayı kabullenmek zorunda kaldık. Hastaneler ya da onların çevresi, geçici merkezlerimiz hâline geldi. Kapılarına çadırlarımızı kurduk. En temel hizmetlere erişebilmek umuduyla oradaydık. Çünkü Gazze’de elektriği olan tek yer hastanelerdi. Onlar da ancak uluslararası yardımlarla çalıştırılan jeneratörler sayesinde ayakta kalıyordu. Bu da suya ve internete ulaşabilmek demekti. Bu sayede görevimize devam edebildik.”

“Gazze halkı, yaşam koşullarının tamamen çöktüğü bir dönemin içinden geçiyor. Giyim eşyalarının ithalatına getirilen mutlak yasak, bu çöküşü daha da derinleştirdi. Üzerimdeki kıyafetlerin artık lime lime olduğunu gizlemeyeceğim. Kaçarken giydiğim ayakkabılar parçalanmak üzere. Bu kadar uzun süre yerinden edilmiş bir şekilde kalacağımızı hiç düşünmemiştik. Elbette dünyanın böyle suskun bir şekilde bu soykırıma tanıklık edeceğini de beklememiştik. Bu, modern tarihte eşi benzeri olmayan bir vahşet. İnsanlık vicdanının ölümüne tanıklık ediyoruz.

Yaz yerini kışa bıraktı. Kendimizi ve ailemizi bir nebze olsun sıcak tutacak kıyafet bulabilmek için yalnızca akraba ve dostlarımızın desteğine sığınabildik. Savaşın üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Gazze Şeridi’ne tek bir parça kıyafet ya da ayakkabı bile girmedi. Sürekli kan kaybeden, tükenmiş bedenlerimizi örtmek için elimizde hiçbir şey yok. Sadece yaşamak, sadece var olmak bile İsrail işgalini ve onun liderlerini rahatsız ediyor sanki. Bombalardan sağ çıkanlar, bu kez hastalıkla, açlıkla ya da umutsuzlukla öldürülmek isteniyor.

Tüm bu ayrıntılar ve burada yer veremediğim sayısız başka tanıklık, belgelenmeli. On yıllardır savaşın dehşetini yaşayan bir halkın uğradığı bu büyük suçlar karşısında sessiz kalınmamalı. Bugün ise farklı bir savaş biçimi, özgürlük ve kurtuluşa dair geriye kalan son umudu da söndürmeye çalışıyorlar. 

Hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra, içimde de sessiz bir savaş verdim. Detaylarında boğulmamaya çalıştım. Bu anlamsız savaşın sona ereceğine dair bir umuda tutundum. Aklımın bir gün susacağına, kalbimin huzur bulacağına dair dualar ettim. Bu, müttefiksiz bir savaştı. Çünkü dostlarım, meslektaşlarım, akrabalarım, komşularım, hepsi gitmişti. Birlikte yaşadığım, savaşın acı günlerine birlikte dayandığım insanlar artık yoktu.”

Yukarıdaki uzun alıntıyı, El-Cezîre Medya Enstitüsü (Aljazeera Media Institute) tarafından hazırlanan, Türkçe edisyonuna da benim bir takdim yazısıyla katkıda bulunduğum, “Zulmün Tek Şahidiyiz Biz” adlı kitaptan yaptım. Okuduğunuz şahitlikler, Filistin medyasının önemli isimlerinden Hişâm Zakût’a ait. İşgal altındaki İsdûd köyünden zorla göç ettirilen bir ailenin çocuğu olarak Nusayrat Mülteci Kampı’nda dünyaya gelen Zakût, doktorasını psikoloji alanında yaptığı için, Filistinlilerin iç dünyasındaki kapsamlı yıkımın hem teorik hem de pratik şahitlerinden. İç dünya, Filistin topraklarında 1948’den günümüze devam etmekte olan İsrail işgalinin hiç şüphesiz en derin tesirler bıraktığı alan. Gazze’de İsrail’in düzenlediği son ve en büyük soykırım, bu anlamıyla insanî yıkımın bütün dünyanın gözlerinin önünde yaşandığı bir sahneye dönüştü. Herkesin gördüğü, izlediği ve ama müdahale etmekte zorlandığı / geri durduğu bir tiyatro sahnesi gibi adeta.

Söz konusu yıkımı birkaç başlık altında ele almamız mümkün: 

Ailelerin Parçalanması ve Can Kayıpları

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve dağılma dönemlerinde kadim Filistin topraklarında kök salmaya başlayan Siyonist işgal, ilk ve en büyük etkisini sıradan sivil halk üzerinde gösterdi. Nekbe (1948) ve sonrasında yaşanan sürgünler bir yandan aileleri dağıtırken, diğer yandan da çok sayıda cana mal oldu. Sayısız örnekten sadece biri olarak, 1948-1949 aralığında, bugünkü Tel Aviv yakınlarında yer alan Lud (Lodd) ve Ramle kasabalarında yaşayan on binlerce insan, geleceğin İsrail başbakanlarından Yitzhak Rabin’in tek bir kararıyla tehcir edilirken, yaz sıcağında yollarda ölen binlerce insan bugün tamamen unutulmuştur. İsrail tamamen kan ve gözyaşı üzerine tesis edilmiş bir terör devletidir.Filistinliler, asırlar boyunca yaşadıkları ve etle tırnak gibi bir oldukları vatanlarından sökülüp atılmış, 2023 ve sonrasında da bu durum hız kesmeden devam etmiştir.   

Ölümlere ve Yaralanmalara Bağlı Travmalar

Ölüme alışmak mümkün olabilir mi? Herhalde bu sorunun en net cevabını Filistinliler verecektir. Bazen aynı gün içinde geniş ailelerinden onlarca kişiyi kendi elleriyle toprağa vermek zorunda kalan bir millet için, ölüm artık hayatın normallerinden biridir. Yine de ölümlerin, yaralanmaların ve sakatlanmaların herkes üzerinde derin bir tesir bıraktığı kesindir. Bugün Gazze’ye baktığımızda belki sadece hayatını kaybedenleri -onları da ne yazık ki birer rakam olarak- görüyoruz. Ancak ölümler, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Esas imtihan sakat kalan, yaralanan, fizyolojik ve psikolojik travmalara sürüklenen insanların bundan sonraki ömürleri boyunca yaşadıkları ve yaşayacaklarıdır hiç kuşkusuz.   

Hatıraların ve Öykülerin Kayboluşu

Her savaş ve işgal gibi, İsrail’in Filistin ve Gazze’deki sivillere uyguladığı korkunç soykırım, insanların günlük rutinlerini, alışkanlıklarını, hatıralarını ve öykülerini de beraberinde götürdü. Savaştan önce kendi hayatlarını sade ve gösterişsiz bir biçimde yaşayan, doğan, okullarına giden, seven, sevilen, nişanlanan, evlenen, çocukları dünyaya gelen, acı ve tatlı nice hatıralar yaşayan Gazzeliler, tüm bu zamanları silik birer hatıra gibi yaşıyor şimdi. Gazze’de bir zamanlar “normal” bir hayat akışının mümkün olabildiği şimdi hepimize imkânsız birer efsane gibi görünse de, her şey bir zamanlar oralarda da sıradan ve rutindi. Enkaz altında kalan aile albümleri, kullanıcıları öte âleme göçen sosyal medya sayfaları, önceki zamanlarda yapılmış paylaşımlar… Hepsi, işgalin şahitleri durumunda şimdi.     

Duygusal Çöküş ve Değersizlik Hissi

Filistin’in etrafı, halka halka Müslüman devletlerden oluşuyor. On milyonlarca Müslüman, kardeşlerinin bir avuç Siyonist tarafından katledilişini seyrediyor. Dışarıdan bakanlar için, bu durum belki bir ömür boyu hiç unutulmayacak bir utanç iken, soykırımı yaşayanların iç dünyasında duygusal çöküşle birlikte sahipsizlik ve değersizlik hissi de derinleşip kökleşiyor. Filistinliler, ırk ve din bakımından kardeşlerinin kendilerine sahip çıkmadığı, onları kabullenmediği ve uğurlarına hiçbir fedakârlığa katlanmadığı gerçeğiyle de mücadele etmeye çalışıyor. Üstelik medya ve sosyal medya eliyle, bu değersizlik ve sahipsizlik hissini besleyecek nice tablolar da gözlere ve gönüllere zerk ediliyor.      

Geleceğe Dair Umutların ve Hayallerin Dağılması

“Bir savaşın meydana getirdiği en büyük yıkım nedir?” diye sorulsa, herhalde bu sorunun muhtemel cevaplarından biri şudur: Geleceğe dair umutların ve hayallerin dağılması. İnsanoğlu hayalleriyle ve hedefleriyle var olabilen bir varlıktır. Hayata tutunmanın en temel motivasyonunu oluşturan bu imkânı onun elinden aldığınızda, artık varlık anlamını tümüyle yitirmeye başlar.

Gazze’de bütün ailesini kaybetmiş, hatıraları enkaz altında kalmış, etrafında hiç kimse kendisine sahip çıkmamış bir çocuğun iç dünyasında kopan fırtınaları tahayyül etmeye çalışın mesela. Bu çocuk hayata nasıl ve neresinden tutunacak, geleceğe yürürken hangi zemine ayağını basacak ve içine hangi umutları dolduracaktır? Bugün Filistinlilerin ve Gazzelilerin karşı karşıya bulunduğu en ağır imtihanlardan biri budur.

Tüm bunların yanında, Gazze’de bambaşka tablolar da görmekteyiz:

Parçalanan ailelere ve can kayıplarına, ölümlerin ve sakatlanmaların meydana getirdiği travmalara, hatıraların ve öykülerin kayboluşuna, derinden hissedilen duygusal çöküş ve değersizlik hissine ve geleceğe dair umutların kaybolmasına rağmen, yine de gülümseyen, şuurunu kaybetmeyen, istikametini bozmayan, kendisini toparlayabilen, etrafına moral ve huzur aşılayan insanlarla dolu Gazze. Dışarıdan bakanların adeta imkânsızı gördüğü, hatta ölümleri izleyenlerin bile gördükleri karşısında sarsılıp dirildiği, bakanlara iman ve hayat aşılayan Gazzeliler… İstikbalimize dair bir ümidimiz ve heyecanımız varsa, onlardadır.

Yıkımlar Raporunun tamamını okumak için buraya tıklayın.

Özet

Bu bölümde, El-Cezîre Medya Enstitüsü tarafından hazırlanan "Zulmün Tek Şahidiyiz Biz" adlı eserde yer alan tanıklıklar ışığında, Gazze’deki çok boyutlu insani kriz ve yıkım irdelenmektedir. Metin, Filistinli gazeteci Hişâm Zakût’un sahadaki tecrübeleri üzerinden, basın mensuplarının yaşadığı lojistik imkânsızlıkları, doğrudan hedef alınmalarını ve en temel yaşam malzemelerine erişim sorunlarını somut bir dille aktarmaktadır. İşgalin yarattığı tahribat; ailelerin parçalanması, kalıcı fiziksel ve psikolojik travmalar, toplumsal hafızanın ve kişisel öykülerin silinmesi, derinleşen değersizlik hissi ve geleceğe dair umutların yok olması gibi beş temel başlık altında analiz edilmektedir. Fiziksel enkazın ötesinde toplumun iç dünyasındaki çöküşe dikkat çekilmekle birlikte, Gazze halkının sergilediği manevi direnç ve metanet, varoluşsal bir umut kaynağı olarak değerlendirilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Gazze, İnsani Kriz, Toplumsal Hafıza, Psikolojik Yıkım.

“Gözümün önünden gitmeyen bir görüntü var. Üst üste yığılmış taşlar, karanlık bir göğün kapanan çenesi gibi toprağın avını yutuyor. Enkaz altından yükselen çığlıklar, kırılmış uzuvlar, kum ve toz içinde boğulan bedenler, karanlıkta hayatta kalanların soluğu, bir ayak, bir boyun arayışı... Ve umutsuzca dokunmak, bir hayata ulaşmak ya da artık ölümün kesinliğini kabul etmek…

Koşuyorum. Elimde kameram, yanımda kaderim. Ölüm sahnesinin çevresinde dönüyorum. Olan bitenin izini sürüyorum. Bir sonraki füzeye, bir sonraki patlamaya karşı, zamana karşı yarışıyorum. Parçalanacak bedenlere, dağılacak et ve kemiklere doğru koşuyorum. 

Sanki dayanabiliyormuşum gibi davranıyorum. Ama acıya gerçekten kayıtsız kalabilir miyim? Ateşin, bombardımanın ve tarifsiz kayıpların ortasında, kardeşlerimi, arkadaşlarımı, komşularımı kıvranırken görmezden gelebilir miyim?

27 Mayıs 2023’te silah sesleri durmaksızın devam etti. Refah’taki evimizin yakınında yaşanan bombardıman, şimdiye kadar deneyimlediğimiz hiçbir şeye benzemiyordu. Güneş battıktan hemen sonra, hiçbir uyarı yapılmaksızın, Refah’ın doğu mahallelerinde konuşlanmış işgal güçleri, batı yakasındaki -özellikle Tel es-Sultan’a giden ana caddeye yakın bölgemize- yoğun bir topçu ateşi başlattı.

Hava karardıkça bombardıman şiddetlendi. Çevremizi tamamen sardılar. Dördüncü kattaki dairemizden İsrail tanklarını sadece birkaç metre ötemizde görebiliyorduk. İçimize korku düştü. Eşyalarımızı toparlayıp alt kata indik. Çünkü dışarı çıkmak kesin ölüm demekti. Ama o ölüm korkusunun ortasında bile içimizdeki gazeteci sesi yükseldi. Olan biteni kaydetmeye başladık. Bu bir içgüdüydü, tanıklık etme refleksiydi. Bu görüntüler, bu videolar belki de son kayıtlarımız olacaktı. Belki de burada yaşadığımızın, var olduğumuzun tek kanıtı olacaklardı. Sevdiğimiz, bedenimizin bir parçası gibi olan gazetecilik ekipmanlarımız artık elimizde değildi. Kameralarımız, lenslerimiz, hepsi o karmaşanın içinde ulaşılamaz hâle gelmişti. Eskiden yedek olarak kullandığımız telefon artık bizim can damarımızdı. O tek cihazla kayıt yapıyor, haberleri çekiyor ve dış dünyaya ulaştırmaya çalışıyorduk.

Bu savaş farklıydı. Ne güvenli bir yer vardı ne de istikrar. Ekipmanlarımızın çoğunu Gazze kentindeki merkezimize bırakmıştık. Kısa sürede geri döneceğimizi sanıyorduk. Ama savaş uzadıkça uzadı. Habercilik sorumluluğu hiç durmadı. Üstelik artık sadece kameraları değil, kameramanları da doğrudan hedef alıyorlardı. Kullandığımız araçları tek tek kaybediyorduk. Kaybettiğimiz şey sadece ekipman değildi. Yanımızda omuz omuza çalışan, acıyı görüntüleyen, hayatını riske atarak gerçeği kaydeden cesur kameramanlardı. Bilinçli ve doğrudan hedef alınan onlar oldu.”

“Gazze’de savaşı takip etmek her zaman “ölümle dans etmek” gibi olmuştur. Gazeteciler ya yalan yere suçlanır ya da doğrudan hedef alınır. Kaybettikleri her şey için yeni bir yol, yeni bir çözüm üretmeye zorlanırlar. Yeni ekipman, yeni korunma yolları, yaşam için gereken en temel şeylere ulaşma çabası... Bütün bu arayışlar, İsrail işgalinin gazetecileri hedef almasına yönelik gerekçelerini ortadan kaldırmak içindir. Ama çoğu zaman onların zaten bir gerekçeye ihtiyacı yoktur. Bu bir yıllık savaş boyunca evlerimizin yerini çadırlar aldı. Ne ofis kaldı ne kurum ne de güvenli bir mekân. Çadırlarımızı yanımızda taşıdık. Hava saldırılarından ve tahliye bölgelerinden kaçarken çadırlarımızı hayvan arabalarına, kamyonlara ya da sırtımıza yükleyerek yol aldık.

Çadırlarımızı deniz kenarlarına kurduk. Elektriğin, suyun ve yakıtın olmadığı, en temel ihtiyaçların dahi bulunmadığı bölgelere. Gelen az miktarda yakıt, sadece uluslararası kuruluşlara ayrılıyordu. Biz ise ilkel koşullarda yaşamayı kabullenmek zorunda kaldık. Hastaneler ya da onların çevresi, geçici merkezlerimiz hâline geldi. Kapılarına çadırlarımızı kurduk. En temel hizmetlere erişebilmek umuduyla oradaydık. Çünkü Gazze’de elektriği olan tek yer hastanelerdi. Onlar da ancak uluslararası yardımlarla çalıştırılan jeneratörler sayesinde ayakta kalıyordu. Bu da suya ve internete ulaşabilmek demekti. Bu sayede görevimize devam edebildik.”

“Gazze halkı, yaşam koşullarının tamamen çöktüğü bir dönemin içinden geçiyor. Giyim eşyalarının ithalatına getirilen mutlak yasak, bu çöküşü daha da derinleştirdi. Üzerimdeki kıyafetlerin artık lime lime olduğunu gizlemeyeceğim. Kaçarken giydiğim ayakkabılar parçalanmak üzere. Bu kadar uzun süre yerinden edilmiş bir şekilde kalacağımızı hiç düşünmemiştik. Elbette dünyanın böyle suskun bir şekilde bu soykırıma tanıklık edeceğini de beklememiştik. Bu, modern tarihte eşi benzeri olmayan bir vahşet. İnsanlık vicdanının ölümüne tanıklık ediyoruz.

Yaz yerini kışa bıraktı. Kendimizi ve ailemizi bir nebze olsun sıcak tutacak kıyafet bulabilmek için yalnızca akraba ve dostlarımızın desteğine sığınabildik. Savaşın üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ Gazze Şeridi’ne tek bir parça kıyafet ya da ayakkabı bile girmedi. Sürekli kan kaybeden, tükenmiş bedenlerimizi örtmek için elimizde hiçbir şey yok. Sadece yaşamak, sadece var olmak bile İsrail işgalini ve onun liderlerini rahatsız ediyor sanki. Bombalardan sağ çıkanlar, bu kez hastalıkla, açlıkla ya da umutsuzlukla öldürülmek isteniyor.

Tüm bu ayrıntılar ve burada yer veremediğim sayısız başka tanıklık, belgelenmeli. On yıllardır savaşın dehşetini yaşayan bir halkın uğradığı bu büyük suçlar karşısında sessiz kalınmamalı. Bugün ise farklı bir savaş biçimi, özgürlük ve kurtuluşa dair geriye kalan son umudu da söndürmeye çalışıyorlar. 

Hayatta kalma mücadelesinin yanı sıra, içimde de sessiz bir savaş verdim. Detaylarında boğulmamaya çalıştım. Bu anlamsız savaşın sona ereceğine dair bir umuda tutundum. Aklımın bir gün susacağına, kalbimin huzur bulacağına dair dualar ettim. Bu, müttefiksiz bir savaştı. Çünkü dostlarım, meslektaşlarım, akrabalarım, komşularım, hepsi gitmişti. Birlikte yaşadığım, savaşın acı günlerine birlikte dayandığım insanlar artık yoktu.”

Yukarıdaki uzun alıntıyı, El-Cezîre Medya Enstitüsü (Aljazeera Media Institute) tarafından hazırlanan, Türkçe edisyonuna da benim bir takdim yazısıyla katkıda bulunduğum, “Zulmün Tek Şahidiyiz Biz” adlı kitaptan yaptım. Okuduğunuz şahitlikler, Filistin medyasının önemli isimlerinden Hişâm Zakût’a ait. İşgal altındaki İsdûd köyünden zorla göç ettirilen bir ailenin çocuğu olarak Nusayrat Mülteci Kampı’nda dünyaya gelen Zakût, doktorasını psikoloji alanında yaptığı için, Filistinlilerin iç dünyasındaki kapsamlı yıkımın hem teorik hem de pratik şahitlerinden. İç dünya, Filistin topraklarında 1948’den günümüze devam etmekte olan İsrail işgalinin hiç şüphesiz en derin tesirler bıraktığı alan. Gazze’de İsrail’in düzenlediği son ve en büyük soykırım, bu anlamıyla insanî yıkımın bütün dünyanın gözlerinin önünde yaşandığı bir sahneye dönüştü. Herkesin gördüğü, izlediği ve ama müdahale etmekte zorlandığı / geri durduğu bir tiyatro sahnesi gibi adeta.

Söz konusu yıkımı birkaç başlık altında ele almamız mümkün: 

Ailelerin Parçalanması ve Can Kayıpları

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve dağılma dönemlerinde kadim Filistin topraklarında kök salmaya başlayan Siyonist işgal, ilk ve en büyük etkisini sıradan sivil halk üzerinde gösterdi. Nekbe (1948) ve sonrasında yaşanan sürgünler bir yandan aileleri dağıtırken, diğer yandan da çok sayıda cana mal oldu. Sayısız örnekten sadece biri olarak, 1948-1949 aralığında, bugünkü Tel Aviv yakınlarında yer alan Lud (Lodd) ve Ramle kasabalarında yaşayan on binlerce insan, geleceğin İsrail başbakanlarından Yitzhak Rabin’in tek bir kararıyla tehcir edilirken, yaz sıcağında yollarda ölen binlerce insan bugün tamamen unutulmuştur. İsrail tamamen kan ve gözyaşı üzerine tesis edilmiş bir terör devletidir.Filistinliler, asırlar boyunca yaşadıkları ve etle tırnak gibi bir oldukları vatanlarından sökülüp atılmış, 2023 ve sonrasında da bu durum hız kesmeden devam etmiştir.   

Ölümlere ve Yaralanmalara Bağlı Travmalar

Ölüme alışmak mümkün olabilir mi? Herhalde bu sorunun en net cevabını Filistinliler verecektir. Bazen aynı gün içinde geniş ailelerinden onlarca kişiyi kendi elleriyle toprağa vermek zorunda kalan bir millet için, ölüm artık hayatın normallerinden biridir. Yine de ölümlerin, yaralanmaların ve sakatlanmaların herkes üzerinde derin bir tesir bıraktığı kesindir. Bugün Gazze’ye baktığımızda belki sadece hayatını kaybedenleri -onları da ne yazık ki birer rakam olarak- görüyoruz. Ancak ölümler, buzdağının sadece görünen kısmıdır. Esas imtihan sakat kalan, yaralanan, fizyolojik ve psikolojik travmalara sürüklenen insanların bundan sonraki ömürleri boyunca yaşadıkları ve yaşayacaklarıdır hiç kuşkusuz.   

Hatıraların ve Öykülerin Kayboluşu

Her savaş ve işgal gibi, İsrail’in Filistin ve Gazze’deki sivillere uyguladığı korkunç soykırım, insanların günlük rutinlerini, alışkanlıklarını, hatıralarını ve öykülerini de beraberinde götürdü. Savaştan önce kendi hayatlarını sade ve gösterişsiz bir biçimde yaşayan, doğan, okullarına giden, seven, sevilen, nişanlanan, evlenen, çocukları dünyaya gelen, acı ve tatlı nice hatıralar yaşayan Gazzeliler, tüm bu zamanları silik birer hatıra gibi yaşıyor şimdi. Gazze’de bir zamanlar “normal” bir hayat akışının mümkün olabildiği şimdi hepimize imkânsız birer efsane gibi görünse de, her şey bir zamanlar oralarda da sıradan ve rutindi. Enkaz altında kalan aile albümleri, kullanıcıları öte âleme göçen sosyal medya sayfaları, önceki zamanlarda yapılmış paylaşımlar… Hepsi, işgalin şahitleri durumunda şimdi.     

Duygusal Çöküş ve Değersizlik Hissi

Filistin’in etrafı, halka halka Müslüman devletlerden oluşuyor. On milyonlarca Müslüman, kardeşlerinin bir avuç Siyonist tarafından katledilişini seyrediyor. Dışarıdan bakanlar için, bu durum belki bir ömür boyu hiç unutulmayacak bir utanç iken, soykırımı yaşayanların iç dünyasında duygusal çöküşle birlikte sahipsizlik ve değersizlik hissi de derinleşip kökleşiyor. Filistinliler, ırk ve din bakımından kardeşlerinin kendilerine sahip çıkmadığı, onları kabullenmediği ve uğurlarına hiçbir fedakârlığa katlanmadığı gerçeğiyle de mücadele etmeye çalışıyor. Üstelik medya ve sosyal medya eliyle, bu değersizlik ve sahipsizlik hissini besleyecek nice tablolar da gözlere ve gönüllere zerk ediliyor.      

Geleceğe Dair Umutların ve Hayallerin Dağılması

“Bir savaşın meydana getirdiği en büyük yıkım nedir?” diye sorulsa, herhalde bu sorunun muhtemel cevaplarından biri şudur: Geleceğe dair umutların ve hayallerin dağılması. İnsanoğlu hayalleriyle ve hedefleriyle var olabilen bir varlıktır. Hayata tutunmanın en temel motivasyonunu oluşturan bu imkânı onun elinden aldığınızda, artık varlık anlamını tümüyle yitirmeye başlar.

Gazze’de bütün ailesini kaybetmiş, hatıraları enkaz altında kalmış, etrafında hiç kimse kendisine sahip çıkmamış bir çocuğun iç dünyasında kopan fırtınaları tahayyül etmeye çalışın mesela. Bu çocuk hayata nasıl ve neresinden tutunacak, geleceğe yürürken hangi zemine ayağını basacak ve içine hangi umutları dolduracaktır? Bugün Filistinlilerin ve Gazzelilerin karşı karşıya bulunduğu en ağır imtihanlardan biri budur.

Tüm bunların yanında, Gazze’de bambaşka tablolar da görmekteyiz:

Parçalanan ailelere ve can kayıplarına, ölümlerin ve sakatlanmaların meydana getirdiği travmalara, hatıraların ve öykülerin kayboluşuna, derinden hissedilen duygusal çöküş ve değersizlik hissine ve geleceğe dair umutların kaybolmasına rağmen, yine de gülümseyen, şuurunu kaybetmeyen, istikametini bozmayan, kendisini toparlayabilen, etrafına moral ve huzur aşılayan insanlarla dolu Gazze. Dışarıdan bakanların adeta imkânsızı gördüğü, hatta ölümleri izleyenlerin bile gördükleri karşısında sarsılıp dirildiği, bakanlara iman ve hayat aşılayan Gazzeliler… İstikbalimize dair bir ümidimiz ve heyecanımız varsa, onlardadır.

Bu Sayfada:

title

İlginizi çekebilir

İlginizi çekebilir

• Kudüs Çalışma Grubu • Kudüs Çalışma Grubu